.
Karadeniz'de Çernobil faciasının ardından artan kanser vakalarına dikkat çeken ve kendi halkının ve kültürüne vefa borcunu ödemek için Lazca grup kuran Koyuncu, aynı zamanda halkların dostluğuna olan inancı ile ilk konserini Diyarbakır'da verecek kadar evrensel düşünen bir sanatçıydı. Sanatçı dostları ve arkadaşları 'Şair ceketli çocuğun' ölümünün 5. yıldönümünde hala büyük bir özlemle anıyor.
25 Haziran 2005'de Türkiye'de hem herkesin çok tahmin ettiği hem de hiç tahmin etmediği bir şey gerçekleşti. Akciğer kanserine yakalanan sanatçı Kazım Koyuncu hastalıkla olan mücadelesini kazanamadı ve hayata gözlerini yumdu. Doktorların daha önceki açıklamaları üzerine gerçekleşen ve beklenen bu ölümle tüm Türkiye hiç beklemediği bir gerçekle yüzleşti. Koyuncu'nun Harbiye Açık Hava'da düzenlenen cenazesi binlerce insana mesaj oldu. Koyuncu'nun yaşama bakışı piyasanın kirli ilişkilerine bulaşmadan, "nasıl müzik yapılır" ve "nasıl sanatçı olunur"un cevabı olmuştu. İnatçı, asi, hırçın. Karadeniz'de "viya" inmiş ama ilk konserlerinden birini "dağların çocukları" diye selamladığı Diyarbarkır'da gerçekleştirmiş gerçek bir devrimci. Didounana'ya, tsira'ya, İşte gidiyorum'a sesi ile can vermiş, Karadeniz müziğinin onurunu kurtarmış, efsanevi bir müzisyen. Karadeniz'in ezber bozanı... Kazım Koyuncu. Gitarın asi çocuğu. "Ha konser ha kanser" deyip mücadele ettiği akciğer kanser hastalığı yakasını bırakmayınca, 25 Haziran 2005'de aramızdan ayrıldı. Sevenleri, dinleyicileri, her yıl önce sıkca karşılaştıkları İstiklal Caddesi'nde, sonra doğup büyüdüğü Hopa'nın Pançol köyünde Koyuncu'yu anıyor. Çünkü, 5 yıl, 5 gün gibi geldi sevenlerine. 26 Haziran 2005'de sahne alacağı Harbiye Açık Hava'nın sahnesinden ona veda ederken, duyulan hıçkırıklar, sessiz feryatlar halen kulaklarda. Bu defa müzikal yolculuğuna tanıklık eden müzisyen arkadaşları anlattı Koyuncu'yu.
Dinmeyen'de başlayan ve dinmeyen bir yürek
Karadeniz'in asi kalbi halkların kardeşliği ve mücadelesi için atan ve kısacık yaşamına kocaman bir devrim aşkı sığdırın Koyuncu'nun en yakınındaki isimlerden Dinmeyen Müzik Grubu'ndan arkadaşı Ali Elver, ilk Lazca müzik yapan grup olan Zuğaşi Berebe'den Mememali Barış Beşli, arkadaşlarından Laz kültürü araştırmacısı İsmail Bucaklisi ve sola albümlerinde eşlik eden ve Koyucu'nun Hemşin prensi diye hitap ettiği müzisyen Harun Topaloğlu, O'nu anlattı.
"Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem" diyordu bir röportajında Kazım Koyuncu. Koyuncu, yirmi yaşında Dinmeyen isimli müzik grubunu, Ali Elver ile birlikte kurdu. Elver, o günleri şöyle anlattı: "1989 yılında Çağdaş Sanat Atölyesi bünyesinde bir müzik grubu kurmayı düşünürken, Sevim adında bir arkadaşım ondan bahsetti. Onun için şöyle demişti: 'Gitar çalmayı pek bilmiyor, ama bütün eylemlere eski bir gitarla gelip şarkı söylüyor, sesi de çok iyi.' Onunla ilk kez Beyazıt'ta, Siyasal'ın kantininde tanıştım. Sıcaklığı ve heyecanı beni çok etkilemişti. Zaten sonrada hiç ayrılmadık. Onunla ilk tanıştığımızda, ikimizde sadece müziğe ilgi duyan genç insanlardık. Müzik gurubu kurmaya karar verip bizle çalışabilecek insanlar aramaya koyulduk. İlk karşımıza çıkan insan, ilk solistimiz Hayal Sarıpınar'dı."
Barda çalmak istemiyordu ve çalmadı
Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki bir sendika gecesinde ilk kez sahneye çıkacakken kulise gelen görevli gurubun ismi neydi diye sorduğunda "Dinmeyen" adını verdiklerini anlatan Elver, "Benim elimde dinmeyen şiirler adlı bir kitap vardı ve ben dinmeyen olsun dedim. Şimdi hayret ediyorum, sadece bir aylık bir çalışmayla ve sadece üç-beş akor biliyorken hangi cesaretle binlerce insanın önüne çıkmıştık. Sonra anladım ki bütün bunların sebebi hep Kazım'dı. O zaman ve ondan sonra Kazım bizi hep bir yerlere ittiriyordu. Hep bizden bir adım öndeydi" dedi. Kazım'ın karakteristik özelliklerini de paylaşan Elver, "Hayatta tanıdığım en inatçı insandı. Doğru tarafa yönlendirilirse, inat çok devrimci ve dönüştürücü bir özelliktir. Bunu Kazım da anladım. Bir şeyi kafaya taktığı zaman yapmadan bırakmazdı. Bu yıllar alsa da veya ağır bedeller ödese de vazgeçmezdi. Mesela bir dönem barlarda müzik yapıyorduk. Sonra Kazım bunun kendisini körelttiğini, bir daha çalmayacağını söyledi. Çok uzun dönem parasız kaldı ama bu kararından dönmedi. Belki de böyle yapmasa birçokları gibi, bir bar müzisyeni olarak kalacaktı" şeklinde konuştu.
'Atina'ya acaba kurşunlanır mıyız diye gitti Lazca grup kurup geldik'
Dinmeyen'in ardından 1993'de Mehmedali Barış Beşli ile Lazca müzik yapmak amacıyla 'Şku' grubunu kuran Koyuncu, gruba İlhan Karahan ve Metin Kalaç'ı da alarak grubun adını Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) dönüştürmüş ve 1995 başında Va Mişkunan (Bilmiyoruz) albümüyle Lazca rockın ilk örneğini vermişti. O günlerde grup elemanları Lazca dilinin yaşatılmasına rock yoluyla katkıda bulunmayı amaçladıklarını söylüyorlardı. İlk konserlerini ve Zuğaşi Berepe'nin çıkış noktasını Mehmetali Barış Beşli, şöyle anlatıyor: "Bizim Lazlarla ilk buluşmamız, 1993 yılıydı ve Pazar (Atina) orada bir şenlik yapılıyordu. Biz de daha tam grup olamamıştık aslında. Pazar şenliklerine gittik. Otobüsle gittik ve yol boyunca Kazımla sürekli acaba nasıl bir tepkiyle karşılaşacağız, acaba kurşunlanacak mıyız, ne olacak diye ciddi bir merakla gittik. Her ne kadar sahnede sigara içiyor bunlar diye eleştirilsek de sonradan orada Laz halkından ilk onayı aldık. Tabi bunda şarkıyı söylediğimiz dilin Lazca olmasında da çok büyük bir pay var. O gerçeği de teslim etmek lazım. O Lazca'nın yani ana dilin oradaki gücü çok yabancı bir müzik tarzını dahi Lazların bir sempati duymasını, sempati göstermesini sağladı. Biz de adımızı aslında o konserden sonra aldık. Yani ondan önce kendimize Şku diyorduk. Biz anlamına geliyordu 'Şku.' Orada işte o konser belediyenin düğün salonu döneminde henüz sahil yolu geçmemişti önünden ve hemen onun altı da denizdi. Yani konser salonundan çıkınca salonun balkonu denize bakıyordu. Ve orada tüm sevdiğimiz arkadaşlarla da birlikteydik. Atinalı küçük çocukların o güneşte denizde kavrulmuş sarı saçları ve gözlerindeki ışıltı bize döndüğümüzde Zuhaşi Berepe adını verdi."
Diyarbakır'a Lazlar'ın dosluk eli Kazım Koyuncu
"Kazım sıra dışı bir Laz'dı" diyen Beşli, Kazım Koyuncu'nun devrimci mücadelenin içinde çok genç yaşlarda yer almış ve orada da şekillenmiş, orada da çok şey öğrenmiş bir devrimci duruşa sahip sanatçı olduğunu da söyledi. Pazar'da kurulan Zuhaşi Berepe'inin ilk konser durağı ise Diyarbakır oldu. Kazım Koyuncu'nun Lazlar'dan Kürtler barış köprüsü kurduğu 'Denizin çocuklarından dağların çocuklarına selam' getirdim sözünün ilk söylendiği yer olan Diyarbakır'daki konseri Beşli, şöyle anlattı: "Barış şenliğine gitmiştik. Diyarbakır'dan, kalabalıktan çok etkilenmişti. Onu anlatmıştı bana çok iyi hatırlıyorum. Orada Lazca şarkı söylemişti. 'Beni Laz olarak kabul et, bir Laz ve bir dost olarak kabul et' diye açıklamıştı Lazca söylemesini. Kazım dediğim gibi devrimci duruşa sahip bir sanatçıydı. Toplumsal duyarlılığı da çok yüksek derecedeydi. Eğer barış noktasında Kazım'ın üzerine bir şey düşüyor idiyse bu ülkenin barışa kavuşmasında Kazım bir adım atabilecek idiyse elbette Diyarbakır'dan başlamak isterdi konserlerine." "
'Olması gerektiği gibi bir insandı'
Koyuncu'nun İstanbul'da müziğe tutunma hallerine tanıklık eden başka bir isim de Laz araştırmacı yazar İsmail Bucaklişi. Bucaklişi, 1992'de kültürel çalışmalar yaparken tanıştığı Koyuncu'yu şöyle anlatıyor: "1992'den hayata gözlerini yumana kadar uzunca bir süre arkadaş olduk. Kazım çok zeki, entelektüel bir insandı. Aslında Kazım olması gerektiği gibi bir insandı. Örneğin, müzik nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıyordu. Ya da insanlarla nasıl ilişki kurulması gerekiyorsa, o şekilde ilişki gerekiyordu. Yani bir insana sıcak davranması gerekiyorsa, sıcak davranıyordu. Kendini yükseklerde tanımlayan böyle birisi değildi. Kazım öldükten sonra çok düşündüm, bu kadar sevilmesinin sebebini ne diye. Müzik değildi diye düşünüyorum, tek başına müzik yeterli bir şey değil. Kazım insanlığını müziğine yansıtabiliyordu. Yani Kazım hemşince şarkı da söylüyordu, Lazca şarkı da söylüyordu dayanışma içinde olunması gereken çevrelerle dayanışma içinde olabiliyordu. Başkalarının problemini ya da başka bir toplumsal problemi kendi problemi gibi algılayabiliyordu ve samimi bir şekilde orada oluyordu." Bucaklisi, Anarşist biri olarak tanımladığı Kazım Koyuncu için "Laz, Kürt, Türk gibi tüm insanlara kucak açan biriydi. Bütün çevrelerle dayanışma içerisinde olabiliyordu. Ölüm orucu içinde olan insanlarla da, Kürt halkıyla da dayanışma içinde olunması gerekiyorsa onlarla da" diyerek Koyuncu'nun hayata bakışını anlattı.
'Başka kültürden 850 bin kişi seninle aynı dilde şarkı söylüyor'
Kazım Koyuncu müzik yaşamına tek başına devam etmek istediği zorlu döneminde kendi deyişiyle daha "Karadenizli" bir çalışmaya yöneldi. İşte o dönemlerde son anına kadar yanında olan hemşehrisi müzisyen Harun Topalığlu ile tanıştı. Topaloğlu, sahnede horonu ve vokali ile yer alıyordu. Topaloğlu, Koyuncu'yu şöyle anlatıyor: "Ölmeden 6-7 ay önce doğru turnemiz oldu bizim. Diyarbakır, Antep, Hatay, Van, Mardin yani Güneydoğu diyebiliriz. Ve o çok acayip bir durumdu. Mesela Kazım Koyuncu Karadeniz'de doğuda olduğu kadar popüler değildi. Tam aksine Doğu'da çok popülerdi. Kürt dostlarımız kardeşlerimiz çok dinlerdi. Hatta bir keresinde Diyarbakır'da Newroz'a katılmıştık. Sahneye bir çıktık 850 bin falan öyle bir rakam var orada, karşımızda, Kazım Ağabey'de heyecanlanmış. Geldi bana "Harun şimdi ne olacak" dedi. Etrafa baktık bende 'ağabey bana mı soruyorsun bunu benim zaten elim ayağım titriyor' dedim. Güzel tarafı şuydu. Dido gelince biz sustuk o 850 bin kişi o şarkıyı söyledi. Bu çok önemli bir şey bana göre. Başka bir kültürden başka bir dille başka bir yere gidiyorsunuz, yer ezilen bir halkın yanına tam zıttı gözükse de Karadeniz o Karadeniz'den bir adam çıkıp oraya gidiyor ve kendi parçasıyla kendi diliyle gidiyor. Ben bazen durup 4-5 yıl içerisinde birlikte yaşadığımız süreç içerisinde kat ettiğimiz yolu düşününce Kazım Koyuncu devrim yapabilirdi bu ülkede. Olumlu bir devrim yapabilirdi. Bu potansiyeli çok vardı. Şarkılarla devrim yapabilirdi. Çünkü ölümünden sonra şunu gördük; halkın bütün kesimi bizim çocuk diye tanısa da tanımasa da siyasi görüşü hiç önemli değil, bütün herkes arkasından ağladı. Bu da bir çok şeyi değiştirebilir anlamına da geliyordu. Ben onu çok gördüm ve dediğim gibi yaşasaydı devrim olurdu bu ülkede." DİHA
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
Benzer içerik
Felsefe
| Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci |
|
Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m... |
- Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı - Walter Benjamin
- Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken- Adorno
- Marx'ın neresindesiniz; sağında mı, solunda mı? Erol Göka
- John Berger’dan Seçme Yazılar: Yiyenler ve Yenenler
- İnsanlık Nereye-Ender Helvacıoğlu
- Modernlik Dün Bugün ve Yarın-Marshall Berman
- Modernlik ve Devrim -Perry Anderson
Kapitalizm - Emperyalizm
| 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan |
|
İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden... |
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
- TÜRKİYE DE TARIM NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR? -Dr.Necdet ORAL







