Solforum.net
Politik Tartışma-Derleme-Yorum-Haber

Bir Yazıyı İzlerken... (1) Stratejik Muğlaklık

Yazıcı uyumluYazıcı uyumlu
Asagida Tayfun Sen'in SDP ye dönük elestirileri ve bu elestirilere G. Kubilay'in verdigi yanitlar yer aliyor. Bu tartismayi buraya tasimamizin nedeni , DBH calismasina nasil yaklasilmali sorusuna verilen farkli yanitlari göstermesi nedeniyledir.

Bir Yazıyı İzlerken... (1) Stratejik Muğlaklık

Tayfun Şen kullanıcısının resmi

Özgürlük hareketi ile şu veya bu düzeyde ilişkilenme içine giren “türk” sosyalizmi içindeki her parti, grubun bir tür çalkalanma, değişim yaşadığını ve bunun sonucunda genellikle grubun veya partinin statükocu güçlerinin bu etkilenmeye karşı önlem aldığını görmekteyiz.

SDP’de bundan muaf değil.

M. Sayın’ın SDP’ye cinsel taciz iddiası üzerinden yaptığı müdahale, SDP’nin özgürlük hareketi ile girdiği yakınlaşmada insiyatif alan kesim ve kişilerin tasfiyesini amaçlamaktaydı.

Bunu başaramadı ama kurtuluşu ve SDP’yi bölmeyi başardı. Suçlarını örttüğü darbeci klik ile birlikte SP’yi kurdu. Kadın konusuna karşı duyarlılığı göstermek için olmalı ki, cinsel tacizden ceza almış bir kişiyi de SP’nin İstanbul il başkanlığı ile mükafatlandırdı! Bu arada o kadar SDP’de kalan kurtuluş kesimini ezmiş olmalı ki, mitçi olarak bilinen Sebahattin Selek ile “silahlı grup kurma pazarlığı” üzerine yapılan SP’deki kurtuluş grubunun “şaka” açıklamasına, SDP’deki kurtuluş’tan tek bir söz bile gelmedi. Böylece SDP’deki kurtuluş, partideki “ sol liberalleri” keşfetmedeki ve tasfiye etmedeki kararlılığını ve başarısını, “mit ile yapılan pazarlılığa” tepki vermede gösteremedi. Belli ki İsmet Öztürk’ün seksenlerin başındaki tespiti, “okul arkadaşlığı” halen sürmekte.

M. Sayın’ın SDP’deki özgürlük hareketi ile ilişkilenme insiyatifine yönelik operasyonunu SDP kendi kendine tamamlamış oldu. G. Kubilayı da bu çabasında kutlamalıyız. Artık gerek politik, gerek yapısal olarak SP’den hangi noktalarda ayrı durduklarını açıklamak durumundalar.

Biz ise yapacağımız tespit ve açıklamalarda, SDP içindeki tasfiye üzerinden geçen zamanda gördüğüm tek yazı olan G. Kubilay’ın yazısını izleyeceğiz.

SDP’nin özgürlük hareketi ile kurduğu ilişkilenmesinin “stratejik ittifak” olduğunu sanırım bütün SDP kabul etmekte. Bu ittifak durumuna, G. Kubilay’ın da itirazının olduğunu duymadım.

SDP’nin kuruluşundan bu güne açmazı da burada yatıyor. Bu açmazı gerek kongre kararlarında, gerek G. Kubilay’ın yazısında görüyoruz. Kongre kararlarının bir tür uzlaşma metni olması belki mantıklı bir açıklama gibi görünebilir.( bu da mantıklı görünmüyor kuşkusuz bana) Ama kişisel yazılmış yazılarda bu stratejik ittifak meselesinin ya es geçilmesi ya da ne anlama geldiğinin muğlaklaştırılmasının bir anlamı olmalı.

Bu anlam Demokratik cumhuriyet talebinden kaçışın bir ifadesi.

Türkiye’deki irili ufaklı bütün türk sosyalist grup ve partilerinin ağızlarına bile almaktan imtina ettikleri bu talebi, özgürlük hareketi strateji haline getirdi. İşte kurtuluş’taki sıkıntı o zaman başladı. SDP metinlerindeki es geçmeler, yuvarlamalar vb. da bu sıkıntının ifadesi.

Sen bir hareketi “stratejik ittifakın” olarak göreceksin, hem de o hareketin demokratik cumhuriyet stratejisini görmezden gelmeye çalışacaksın? Mümkün değil.

Çünkü bir hareketle stratejik ittifak yapıyorsan, bu stratejik hedeflerde uzlaşma sağlamak ile olanaklıdır. Özgürlük hareketinin stratejisi belli; demokratik cumhuriyet. Peki SDP ve dolayısıyla G. Kubilay bu stratejik hedefte özgürlük hareketi ile anlaşabiliyorlar mı?

Böyle bir ortaklık olduğu yönünde tek bir satır okumadım. Ama ortada oldukça fazla yuvarlamalar olduğunu görülüyor.

Şimdi G. Kubilay özgürlük hareketi ile ittifakını tanımlamalı. Bunu stratejik olarak tanımlıyorsa, hangi ortak hedefte ittifakı gerçekleştireceğini veya gerçekleştirdiğini açık biçimde ortaya koymalı. Yoksa şu tür cümleler, varolan yuvarlamaların bir devamı olmaktan öte geçmeyecektir: “SDP, bir sosyalist parti olarak olay ve olguları sınıf perspektifiyle analiz eder, kendi dışındaki güçlerle ilişkilerini ve çelişkilerini sınıf mücadelesinin güncel ve tarihsel çıkarlarını eksen alarak belirler. SDP’nin “geçici ve kalıcı”, taktik ve stratejik” ittifak politikaları sınıf mücadelesinin prizmasında kırılarak şekillenir...”

Alıntı böyle devam ediyor. Cafcaflı cümleler. Sınıf ekseni, sınıf mücadelesinin pirizmaları, sınıf mücadelesinin güncel ve tarihsel çıkarları vb. Bu kadar parıltılı cümlelerin ardından özgürlük hareketi ile hangi stratejik hedefte stratejik ortaklık kurulduğuna ilişkin tek bir laf yok. Başına “sınıf” kelimesi konduğunda bütün tespit ve politikaların otomatik olarak sınıfsal olacağını sanacak saflara çok benziyor mu görünüyoruz. Yukarıdaki alıntıda, SDP yerine herhangi bir ulusalcı sosyalist parti ya da grubu yazın, sonuç değişmez, o parti ya da grupta hiç karşı çıkmayacaktır. Yani bu gün bütün “türk” sosyalist parti ve gruplar sınıfçıdır. Tespit ve politikaları sınıf prizmasında kırılır, sınıfın güncel ve tarihsel çıkarları eksen alınarak ittifak ilişkilerine girerler ve vallahi de billahi de sınıf indirgemeci değillerdir!

Burada sınıfın güncel çıkarının içeriğinin ve kendisinin iyi tanımlanması zorunludur. İşte “türk” sosyalizminin bunu tanımlamada zorluğu vardır. Kimisi bunu işçi sınıfının ekonomik talepleri olarak, işsizlik, yoksulluk, sendikal haklar, işyerleri ve ücretlerin düzenlenmesi olarak veya bunun değişik versiyonları biçiminde tanımlar. Bu tanım, işçi sınıfını siyasal sorunlardan uzak tutmaya çalışan ekonomistlerin ve işçi sınıfının ulusalcı yanından beslenen sosyalistlerin tanımıdır.

Bu gün işçi sınıfının güncel ve tarihsel çıkarı, adına ister oligarşik devlet deyin, ister askeri vesayet rejimi deyin, mevcut siyasal rejimin yerine demokratik bir cumhuriyetin geçirilmesindedir.

Neden sınıfın burada bir çıkarı vardır. Çünkü, sınıf mücadelesi türkiyede demokrasi ekseninde gelişmektedir. (bizim gibi siyasetin vesayet altında olduğu ve bu vesayetin yasalarla korunduğu ülkelerde genelde böyledir) Ve bir siyasal rejim ne kadar demokratik ise, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf kavgası o ölçüde yalınlaşır ve daha açık hale gelir. İmtiyazlılık rejimleri, işçi sınıfının ezeli sınıf düşmanı burjuvazi ile karşı karşıya gelmesini engelleyen bir tür örtü görevi görür. İşçi sınıfının bu örtüyü kaldırmak için en tutarlı biçimde mücadele etmesinin gereği hem güncem çıkarları gereğidir hem de tarihsel çıkarları gereğidir. Çünkü bu örtünün başka sınıflar öncülüğünde kaldırılması, en fazla işçi sınıfına zarar verir.

Mesela, İran’da molla vesayetine karşı demokrasi mücadelesi vermeyen bir işçi sınıfının başarılı olma olasılığı yoktur. Diğer tüm toplumsal kesimleri, molla vesayetine karşı seferber edebilme becerisi gösteremez. Bu işçi sınıfı, ancak mollaların vesayetinde kalan bir işçi sınıfıdır. Ve her kim İran’da bizim sorunumuz molla vesayeti değil, sosyalizmdir, sınıfın güncel ve tarihsel çıkarlarıdır der, bilin ki o sınıf mücadelesine en büyük zararı vermektedir. Bu örnekten sonra, G. Kubilay’ın, iş demokratik cumhuriyete geldiğinde nasıl yuvarladığına yeniden dönelim:

“Kürt özgürlük hareketi ile bu hareketle ittifaka açık sosyalist hareketin itici ve sürükleyici olacağı, işçi sınıfı ve emekçilerle, kır ve kent yoksulları ile kuracağı ittifak stratejiktir ve SDP açısından demokratik devrimle bağlıdır.”

Kubilay stratejik ittifakı tanımlamış. Anlayan söylesin. Ben anladığımı söyleyeyim: Önce Kürt hareketi ve bu hareketle ittifaka açık olan sosyalist hareketin sürükleyici ve itici olacağı bir hareket olması gerekiyor sanırım ve bu hareketin işçi ve emekçilerle....... kuracağı bir ittifaktan bahsediliyor. Yanlış mı anlıyorum bilemem ama cümle çok çetrefilli. İki hareket var ve bu hareket işçilerle, emekçilerle., kır ve kent yoksulları ile, yoksul köylülük ile stratejik ittifak kuruyor.

Bir hareketten bahsettiğinizde, bunun toplumsal dayanaklarından bahsediyorsunuz demektir. Sınıflara dayanmadan bir fikir hareket haline gelemez. Dolayısıyla, “kürt” özgürlük hareketi dediğinizde bir sınıfsal hareketten bahsediyorsunuzdur. Sosyalist hareketten bahsediyorsanız ise sadece işçi sınıfına dayanan bir hareketten bahsediyorsunuz demektir. Dolayısıyla, kendi kendileri ile stratejik ittifak kuran sınıflar ve hareketler saçmalığı ortaya çıkıyor ki, bu sanırım sınıf prizması değil. Başka bir prizmadaki kırılma olsa gerek...

Ortada bir sosyalist hareket olduğu tezi tamamen gerçek dışıdır. (Özgürlük hareketini ayırarak söylüyorum) Varolan, kendisine sosyalist diyen irili ufaklı bir çok parti ve gruptur. İşçi sınıfının sosyalist bilinçli kesimlerinin bir hareketinden söz etmek mümkün gözükmüyor. Bu gruplarda zaten işçi sınıfı ile bağlantısı olmayan üniversiteli ve liseli gençlik temelinde yürüyor.

İşin vurucu cümlesi ise “ SDP açısından demokratik devrimle bağlıdır” biçiminde gözüküyor. Tüm bu ittifak saçmalığının yapılmasının nedeni SDP için demokratik devrimle bağlı olması. Yetmişlerde çıkan demokratik devrim tezi bile yukarıdaki saçmalığa göre bayağı bir iç tutarlılığa sahipti. Bütün ittifak demokratik devrim için. Peki demokratik devrim ne için yapılıyor? Devrim sonuçta bir araç. Bir şeyleri, strateji denilen hedefi gerçekleştirmek için gerekli bir araç. Demokratik devrim ile gerçekleştirmeyi amaçladığınız şey nedir ve bu tanımınıza göre özgürlük hareketi ile stratejik ittifakınızı nasıl tanımlayacaksınız? Bu sorudan, öyle devrimle bağlıyız türü cafcaflı cümleler ile kurtulamazsınız. Stratejik ittifak yaptığınız partneriniz bu stratejiyi demokratik cumhuriyet olarak koyuyor. Özgürlük hareketinin bu hedefine yönelik düşünceleriniz nedir? Bunu “sistem içi demokratik bir açılım” olarak mı tanımlıyorsunuz?

Görüldüğü üzere demokratik cumhuriyet üzerine söz söylemeksizin yapılan tüm stratejik ittifak laflarının en küçük bir politik değeri yok. Laf cambazlığı. Özgürlük hareketi ile arayı açmamak için demokratik cumhuriyet üzerine tek kelime etmeden işi idare et; sonra da özgürlük hareketi ile stratejik ittifak kur. Bunu da demokratik devrimle bağlıyız türü parıltılı laflarla süsle. Zaten yıllardır bir demokratik devrimin içinde yaşadığını görmeden, ileriki tarihte olacak bir devrim ile avun.

Sana bunları birisi dediğinde de tut, “sosyalist hareketi Kürt halkının gözünde küçük düşürüyorlar” diye bağır. “Verili ittifak ilişkilerinin güç merkezini değişikliğe” uğratıyorlarmış. Sevsinler güç merkezlerini, ittifak ilişkilerini. Daha ne üzerinde stratejik ittifak kuracağını bile net biçimde söyleyemiyorsun, ittifak ilişkilerinden, güç merkezlerinden bahsediyorsun.

Bizimkiler utangaçlar. Diğer “türk” sosyalistlerinin çoğunda olduğu gibi açık açık demokratik cumhuriyetin sistem içi bir çözüme yönelme, özgürlük hareketinin geri adım atması olarak, hatta liberalizm olarak tanımlayacaklarda dilleri varmıyor yuvarlayıp duruyorlar. Yuvarladıkça iş iyice saçmalığa varıyor ne gam...

Yazının buradaki kısmını bir yineleme ile bitirelim.

Özgürlük hareketini “stratejik ittifak” olarak niteleyen bir kimse şu sorunun yanıtını açık, net biçimde vermek zorundadır: Özgürlük hareketinin stratejik hedefi demokratik cumhuriyettir ve özgürlük hareketi ile bir stratejik ittifakın kurulması bunun dışında nasıl olabilir?

Daha somut: G Kubilay demokratik cumhuriyet stratejik hedefi noktasında özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapmaya var mıdır, yok mudur?

Yazıyı izlemeye devam edeceğiz...

5.07.2009

Bir Yazıyı İzlerken(2)

Tayfun Şen kullanıcısının resmi

“Özgürlük hareketini “stratejik ittifak” olarak niteleyen bir kimse şu sorunun yanıtını açık, net biçimde vermek zorundadır: Özgürlük hareketinin stratejik hedefi demokratik cumhuriyettir ve özgürlük hareketi ile bir stratejik ittifakın kurulması bunun dışında nasıl olabilir?
Daha somut: G Kubilay demokratik cumhuriyet stratejik hedefi noktasında özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapmaya var mıdır, yok mudur?”
G. kubilay’ın SDP genel başkan ve PM, MYK üyelerinin tasfiyesi üzerine yazdığı açık mektuba yanıtım bu sözlerle bitmişti.
Epey bir zaman geçti ve yazının ikincisini yazmak bu güne kaldı.
Aradan geçen zamanda G.Kubilay’dan bir yanıt gelmedi ve kuşkusuz ben de bir yanıt gelmesini beklemiyordum.
Sadece G. Kubilay’ın değil, bütün “türk” sosyalizminin açmazı bu soruda yatmaktadır. Bir yanda açık biçimde demokratik cumhuriyeti burjuvazinin çözümü olarak niteleyip, özgürlük hareketini teslim olmakla eleştirenler ile diğer yanda demokratik cumhuriyet talebini görmezden gelmeye çalışan G. Kubilay gibi utangaçlar var. Utangaçlar, aslında demokratik cumhuriyeti kötüleyip özgürlük hareketi ile arayı açmamak; diğer yanda savunur gözükerek de “türk” sosyalizmi ile kötü olmamak arasında sıkışıp kalmış durumdalar.
SDP’nin parti kararlarına kadar yansımış durumda bu sıkışıklık.
İşler kaçacak yer bırakmayınca, özgürlük hareketi ile sıkı ilişkide olanları tasfiye dışında bir çözümde bulamıyorlar. Ama bu tasfiyeyi açıklamak da güç olduğu için; efendim “liberal sızmalar gittiler” diye bir açıklama ile yüreklere su serpiyorlar. Sonra, sonrasının gelmemesi mümkün mü; ahlaksız hiziplerin tasfiyesi mi ararsın, sol liberaller mi ararsın, gerekçe çok.
Bir kez arınmaya başladığında insan derisinin yüzünü soya soya “kıpkırmızı” yapar!
Şimdi G.Kubilay’ın da nasıl kızıllaştığını göreceğiz.
G. Kubilay ordu ile hükümet arasındaki dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, artık çelişkinin kalmadığını şu satırlarla ifade ediyor: “22 Temmuz seçimlerinden kısa bir süre önce Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanıt arasında tarihi bir görüşme yapılmış ve bu görüşme “uzlaşma” ile sonuçlanmıştı.”
Yanlışlığı son ortaya dökülen “ıslak imzalı” “AKP’yi bitirme planı” ile görülmüş bu “uzlaşma”nın, en azından ki G. Kubilay’ın anladığı gibi bir uzlaşma olmadığını bu gün daha iyi anlıyoruz.
Devamla “ Uzlaşmanın temelini Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesi ve emek düşmanı yeni liberal kapitalist politikaların sürdürülmesi oluşturmuştu.” diyerek, hepimizin merak ettiği görüşmeyi faş eden Gkubilay, aslında dogma haline getirdiği fikirlerine dolmabahçe görüşmesinden dayanak yaratmaya çalışıyor.
G. Kubilay, bir bütün halinde egemen sınıf ve kesimleri, emekçilerin karşısına dikmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Yine biliyoruz ki, türk milliyetçiliği hiç de azınsanmayacak bir toplumsal güçtür. Ve asker sivil bürokrasi, bu azımsanmayacak toplumsal kesimlerden destek almaktadır. İşin ilginç yanı, tam da bir çok emekçi örgütlenmeleri, sendikaları bu asker sivil bürokrasiye kan taşımaktadır. Bu kanı da tıpkı G. Kubilay’ın yaptığı gibi, her demokrasi dendiğinde, ekonomik, toplumsal sorunlara, neo liberal politikalara, iş, aş, yoksulluk vb. ni öne çıkararak yapmaktadır. DİSK genel başkanının açıklamaları, asıl sorunun demokrasiden öte yoksulluk olduğunu söylemesi ve bunun zamanlaması ilginçti: 9 ağustos 2009 tarihli Radikal gazetesindeki açıklamalarında şunları diyordu: “Türkiye’nin yaşamakta olduğu ekonomik çalkantılar bizi toplumsal anlamda bir faciaya sürüklüyor. Kürt sorunu son dönemde gündemde. Biz bu konuyu erteleyelim demiyoruz. Aynı zamanda demokratikleşme sorunlarımızda var. Bu konular çok önemli. Fakat bu gün bu konulardan çok daha acil bir sorunumuz var. Ekonomik kriz, ülke nüfusunun bütün kimliklerini ilgilendiriyor.” O da kendi alanıyla ilgili sorunları demokrasi mücadelesinin önüne, yanına, ardına vb. ekleyerek, demokrasi mücadelesini sulandırma işlevi görüyor.
Ekonomik krizin sosyalizmin yakındığı bir sorun olduğuna ilk kez tanık oluyoruz. Sosyal hakları isteyen mi ararsın, ücret düşüklüğünden yakınan mı ararsın, işsizlikten bahsedip duran mı ararsın. Yakınıcı bir sosyalizm ortaya çıktı.
Yine Türk-İş Başkanlar kurulunun Ergenekoncu Türk_Metal İş Başkanı Özbek’e sahip çıkması ve bunu yaparken yoksulluğa vb. vurgu yapması kayda değer.
G. Kubilay büyük emekçi örgütlerinin demokrasi mücadelesine işçi sınıfının sahip çıkmasının önünde engel olmakla eleştirmek yerine, “emek düşmanı yeni liberal kapitalist politikaların” dolmabahçede onlara karşı yapıldığını boşuna vaaz etmektedir. Sanmaktadır ki, böyle deyince, emek örgütleri “vay o zaman askeriyeye de AKP’ye karşı çıktığımız gibi çıkalım” diyecekler.
Büyükkanıt ile Başbakanın “uzlaşma konusu” yeni liberal politikaları nasıl tartıştıkları ve nasıl uzlaştıklarını da okumak gerçi bayağı ilginç olurdu!
G. Kubilay emekçileri kandıracağını düşünüyor: Bak diyor, askere de bari karşı çık, o da tıpkı AKP gibi seni yoksulluğa sokan Liberal politikalardan yana!
Böylece, Demokrasi mücadelesinde “kürtlere”: Uzlaşmanın birinci temeli onların tasfiyesiydi;
Yeni liberal kapitalist politikalara karşı mücadeleyi emekçilere uygun gördükten sonra; kendisi de bir emekçi temsilcisi olarak demokrasiden yan çizip; şöyle anti emperyalist, anti kapitalist vb. bir eksende politika oluşturabilirdi.
Sahi ya, Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükkanıt arasındaki dolmabahçe görüşmesinde “emek düşmanı yeni liberal kapitalist politikalar” üzerinde uzlaştıklarını duyan, okuyan ne bileyim en azından mantıklı bulan var mı?!
Kürt sorununda uzlaştıklarını söylemek mantıklı; zira iki kesimde devrimci demokrasinin tasfiyesinden çıkarı var. Ama büyükkanıt aslında emek düşmanı liberal kapitalist politikalara karşıydı da, orada ikna mı oldu?
G. Kubilay ne kadar sınıftan da bahsetse, akıl yürütmelerini, tespitlerine kanıtları sınıflar arası çatışmalardan değil, iki kişi arasındaki gizli görüşmelerden yapmaya çalışıyor.
“Üçüncü konferans muhtemel “çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini” belirtiyor. Konferans yalnızca Kürt sorunu ve militarizme karşı mücadelede değil, emperyalizm, kapitalizm, cinsiyetçilik, devletçi laiklik, ekolojik sorunlar gibi temel sorunlara karşı mücadelede “asgari politik ortaklık” ile şekillenecek bir programın altını çiziyor.”
Bu satırlarda G. Kubilay’ın olumladığı ve yorumladığı SDP konferansından.
Ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı istiyor G.Kubilay. Yani, demokrasinin, kendi başına işçilerin temel talebi olmasını doğru bulmuyor. Sorun da burada, demokrasinin, demokratik cumhuriyetin işçi sınıfının temel talebi olabileceğini ve ancak ve ancak bu mücadele içinde toplumun diğer ezilen kesimlerinden destek bulabileceğini ve kapitalizmin ancak ve ancak demokrasi mücadelesi içinden aşılabileceğini düşünemiyor. O, demokrasiyi içinde kapitalizme karşılık, cinsiyetçiliğe karşılık, liberal politikalara karşılık haydi bi tanede biz ekleyelim, kımıl zararlılarına karşılık gibi temel sorunları içerdiğinde ve böylece artık demokrasi olmaktan çıkmış bir program olduğunda sahipleniyor.
Kavramlar değişik.
Biz Demokrasiyi, siyasal eşitlik rejimi olarak biliriz.
Böylece demokrasi, siyasal imtiyazlılık rejimlerinde, sınıf mücadelesinin açık, çıplak hale getirilmesi işlevi görür. Kapitalizm koşullarında işçi sınıfı olabilecek en ileri demokrasiyi savunur. Bunu, siyasal imtiyazlılık dışında kalmış kesimlerin desteğini sağlarken, kapitalizmi aşabilecek en uç noktaya gelmek için ister. Demokraside burjuva ufkunun bittiği yerde, işçi sınıfının iktidarı başlar. İşçi sınıfı demokrasiyi aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak mücadelesinde izleyeceği yegane yol olduğu savunur.
Bir çok sorun ile karşı karşıyayız. Politika bu karmaşık sorunlar içinden çözücü sorunu bulma, güçleri o yöne yığma sanatıdır da. (Politika sanattır denmesinde bunun da epey payı olmalı.) Bu yapılırken, kendi kafamızdaki idealleri, sorunları, yanılsamaları, tespitleri değil; sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı sorunları temel almalıyız. Örneğin, bana sorulsa tez elden kapitalizmi yıkıp, sosyalizmi kurarak kurtulmak isterim. Bu benim isteğimdir. Ama bunu gerçekleştirme derdim varsa, gerçekleştirecek siyasal ve toplumsal mücadeleler alanına bakmak zorundayım. Sınıf mücadelesi hangi politik eksen üzerinde şekilleniyor. Politika yapmak isteyen birisi veya bir parti bu soruya yanıt vermek durumundadır. Bu gün sorun işçi sınıfının kapitalizmi yıkma- yıkmama aşamasındaysa, kuşkusuz demokratik cumhuriyet politik talebinin gericiliğinden bahsedebiliriz. Ama bunu demek için, kapitalizmi aşma noktasına gelmiş bir işçi sınıfı mücadelesini göstermek gerekiyor.
“Koçali bu sorunlara karşı mücadelede “asgari politik ortaklığa” dahi gerek görmeyerek, programı “Kürt sorununda çözümsüzlük ve askeri vesayete hayır” ile sınırlayarak, konferans kararını bir çırpıda geminin bordasından atıveriyor. Bu sol liberalizm değil de nedir? Bu demokrasi mücadelesini sınıfsal içerikten yoksun, işçi sınıfının ve emekçilerin temel sorunlarından azade, devrim stratejisinden bağışık “demokratizme” indirgemek değil de nedir? “
Ahmet Altan, cumhuriyeti oligarşik devlet olarak nitelediği için, kimsenin aklına kurtuluş devlet tezinin neo liberal tez olduğu gelmez. 3 Temmuz 2009 tarihli Taraf gazetesindeki köşesinde “...söyledikleri doğru ama eksik. Bu oligarşik Cumhuriyet” tehlikede.....Ordu kışlasına çekilecektir. Kendi halkına karşı “oligarşik” bir cumhuriyetin bekçiliğini çok fazla yapamaz.” der. Birisi çıkıp da G. Kubilaya, neo liberallerle devlet tespiti konusunda uzlaşıyorsunuz dese, diyenin aklından şüphe edilir, değil mi?
Ama, liberal demokratlarda askeri vesayet ve kürt sorununda demokratik çözüm dediğinde, bunu diyen her sosyalist neo liberal damgası yeme tehdidi altına girer!
Demokratik cumhuriyette veya kürt sorununda demokratik çözüm ve askeri vesayet karşıtlığında, sorun başlı başına ele alınacak politik sorunlardır. Kuşkusuz ülkedeki politik mücadelenin bu eksende sürdüğünü tespit ediyorsanız, buna ilişkin politikalarınız olmalı. Bu politikalar net, açık, anlaşılabilir sadelikte oluşturulmalıdır. Dersiniz ki, başka sorunlarda var.
Doğrudur. Ülkede ne kadar ararsan o kadar sorun vardır kuşkusuz. Ama tümünü politik mücadelenin eksenine almaya kalkarsanız, hiçbir şeyi belirleyemediğiniz gibi, belirleyici halkanın da işçi sınıfı nezdinde silikleşmesine hizmet edersiniz.
Bunu sendikacılar yapıyor mesela. Çelebi, demokrasi diye bir sorunun olduğu gerçektir ama ondan daha önemlisi işsizlik, yoksulluk ortadan kaldırılmalıdır derken, bunu yapıyor ve işçi sınıfını demokrasi mücadelesinden, siyasal mücadeleden uzak tutmaya çalışıyordu.
G. Kubilay da tıpkı çelebi gibi; işçileri demokrasi mücadelesinden uzak tutmak için, yanına kapitalizm koşullarındaki bütün hastalıklarla mücadeleyi de eklemeden demokrasi mücadelesi olmaz diye bağırıyor. ÖDP’de anımsanırsa, ne zaman kürt meselesi siyasal gündeme otursa, hemen bir işsizlik yoksulluk kampanyası başlatılırdı. Sıkı bir anti kapitalizm ortalığa keskin keskin kuruluverirdi. Belli ki, G.Kubilay da öğrenmiş, temel sorunun nasıl vıcıklaştırılacağını: yanına başka “temel” sorunlar ekleyerek, sorunu asıl temel sorundan kaydırmak.
Demokrasi mücadelesinde kapitalizm karşıtlığını koyabilen bu anlayış, ya Hollanda da yaşıyor, ya da bizi Hollanda’da yaşadığımıza inandırmak istiyor.
Kuşkusuz SDP kongre kararları açık biçimde demokratik cumhuriyet noktasında özgürlük hareketi ile bir stratejik ittifakı önüne koyamadı. Bunun nedenlerini ne kongre, ne de SDP’den birileri açıklayabildi.
Dolayısıyla bu soru yanıtlanmamış ve yanıtlanmayacak biçimde ortada kaldı.
Halen her hangi bir SDP’li demokratik cumhuriyet üzerine net bir şey söyleyebilecek konumda değildir.
Demokratik cumhuriyet’in UKKTH’nın kendisi olduğunu, ama bu ilkenin içindeki ulusun dine, dile, ırka dayalı tanımlamasının siyasal reddi anlamına geldiğini anlatabilmek zordur. Çünkü bu, kurtuluş’un ulus, ulusçuluk, milliyet tanımlamalarının tümünün sorgulanmasını gerektiriyor ve bu gelenek hiç de buna hazır görünmüyor.
Değil midir ki, kürt sorununa bunca duyarlı bir gelenek, kürt sorununun ülkenin gündemine oturduğu ve tartışıldığı bir durumda üretebildiği tek bir yeni şey yok, etkisi de yok.
Nedenini, Öcalan’ın demokratik cumhuriyet stratejik hedefini ortaya koymasında ve ulus tanımından ırkı, dili, dini dışlayan bir yönelime girmesinin geleneğin üzerindeki şokunda aramak gerekiyor.
G.Kubilay’ın yazısını ulus, ulusçuluk açısından bir daha ki sefere inceleyeceğimiz için, burada ilk yazımızdaki soruyu yineleyerek bitirelim: “Özgürlük hareketinin stratejik hedefi demokratik cumhuriyettir ve özgürlük hareketi ile bir stratejik ittifakın kurulması bunun dışında nasıl olabilir?
Daha somut: G Kubilay demokratik cumhuriyet stratejik hedefi noktasında özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapmaya var mıdır, yok mudur?”
Bakın, görün, bu kadar basit bir soruya tek bir açık yanıt gelebilecek mi?

1.11.2009

Günay Kubilay

Bizim “bilge yazarımız” T. Şen Temmuz 2009’da “Bir Numaralı yazı”yı yazınca bana “iki numaralı yazı”yı beklemek düşmüştü.  Bu yazın alanında devrimci siyasi etiğin bir gereğiydi. Düşüncelerini kalem oynatarak ifade etmek isteyen herkes bu basit “yazın etiği”ni bilir. Bizim “bilge yazarımız” aradan beş ay geçtikten sonra nihayet “iki numaralı yazı”yı yazmayı başardı. Ama, bu “gecikme”den dolayı, öncelikle okurundan özür dilemek yerine, kendisine “yanıt verilmemiş” diye “muarızına” eleştiri yöneltmekte bir beis görmüyor. Böyle bir yazın etiğinden yoksun biriyle ne kadar üretken ve verimli bir tartışma yapılır, bilemiyorum. Ancak, okuyucuya saygı gereği, bizim “bilge yazarımız”ın değindiği tarihsel sorunlara bir başka açıdan değinmek, yöneltilen eleştirilere ve ileri sürülen görüşlere dair düşüncelerimi açıklamak bir “farz” oldu. 

 

Öyleyse tartışmaya SDP’ye dair çapakları ayıklamakla başlayabiliriz.(*)

Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Bizim “bilge yazarımız” bu satırların yazarını önce “politik hafiye” gibi izliyor, sonra da sorguya çekiyor” “Söyle bakayım, Demokratik Cumhuriyet için ne diyorsun? Demokratik Cumhuriyet stratejik hedefi noktasında özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapmaya var mısın, yok musun? (…) Özgürlük hareketinin stratejik hedefi demokratik cumhuriyettir ve özgürlük hareketi ile bir stratejik ittifakın kurulması bunun dışında nasıl olabilir?”

Aslında bizim “bilge yazarımız” sorduğu soruya kendi yanıt veriyor. Bir siyasi hareket bir başka siyasi hareketle “stratejik ittifak” hedefini önüne koymuşsa, o hareketin stratejik hedeflerini görmezden gelerek bir stratejik ittifak kuramayacağını bilir. Bu bilinmez bir düşünce değildir ve ittifak politikalarının abc’sidir. Kürt özgürlük hareketi ile “stratejik ittifak” hedefini önüne koyan, “ittifak programı”na Demokratik Cumhuriyet talebini almazsa, bu talep için Kürt özgürlük hareketiyle birleşik mücadeleye yönelmezse, elbette o ittifak gerçekleşemez. Tersinden şu saptamayı da yapmak doğrudur: Kürdistan devriminin yanı sıra Türkiye devrimini pas geçerek bir stratejik ittifak da yapılamaz.

SDP, Kürt sorunu bahsinde ezen ulus sosyalist hareketinin organik bir bileşeni olan çoğulcu, devrimci, enternasyonalist sosyalist bir partidir. Ezen ulus sosyalistlerinin temel görevi ezilen ulusun kendi siyasi geleceğini belirleme hakkını ve bu doğrultuda ileri sürdüğü talepleri desteklemek, onun için mücadele etmektir. Kürt özgürlük hareketi, Kürt halkının siyasi geleceğini verili koşullarda Demokratik Cumhuriyet’te gördüğüne göre, SDP’ye ve bu hareketle ittifaka açık sosyalistlere düşen görev bu talep için Kürt özgürlük hareketi ile omuz omuza olmaktır.

SDP’nin Kürt sorununa bakışını ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikasını belirleyen bu temel enternasyonalist yaklaşım olmasına ve ortada iddia edildiği gibi bir “muğlaklık” olmamasına rağmen bizim “bilge yazarımız”ın ikna olmayacağına emin olabilirsiniz. O sözcüğün anlamına uygun bir “stratejik ittifak” ilişkisi değil, “stratejik ittifak” adı altında Kürt özgürlük hareketine tabi olunmasını ve iltihak edilmesini istiyor.

SDP’nin aşağıdaki Üçüncü Konferans kararını “muğlak” buluyor ve hiddetle karşı çıkıyor.

Ne diyor konferans kararı?: “Konferans şu somut gerçekliği açıklar: Türkiye’deki durgunluk ile Kürdistan’daki devrimci süreç, iki ülke devrimci güçlerinin eşitsiz ama birleşik mücadele içerisinde ortak politik hedefe yönelmesinin kaçınılmaz görev olduğuna işaret etmektedir. İki ülkenin denizaşırı sömürge ilişkilerinden farklı olarak Türkiye ve Kürdistan’ın “birleşik coğrafik özelliği”, iki ülkenin tek bir kapitalist üretim biçimince (Kürdistan’a yönelik sömürgeci kapitalist politikaları göz ardı etmeksizin) birbirine bağlanması karşılıklı etkileşimi güçlendirmekte ve ortak hedefe yönelik görevleri belli bir politik eksende birleştirmeyi ve kalıcı örgütsel biçime büründürmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu görev iki ülke devrimi bakımından stratejiktir ve bu stratejik ilişkinin merkezindeki politik güçler ve bağımsız organik bileşimi Kürt özgürlük hareketi ile böyle bir ilişkiye açık Türkiye sosyalist hareketidir. Böyle bir uyum, ortak bir eylem programı temelinde kurulacak “birleşik demokratik cephe” ve onun bir biçimi olarak “Çatı Partisi”yle yaşama geçirilebilir. Konferans, Çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini belirtir (…).”

Karar bir stratejik ittifak ilişkisini bütün yönleriyle ele aldığı halde, bizim “bilge yazarımız”ın eleştiri oklarının hedefi olmaktan kurtulamıyor. Çünkü onun ufkunda “iki ülke gerçeği”, “iki ayrı program-iki ayrı örgüt” “stratejik ittifak-birleşik devrim” gibi tezler artık yer almıyor.  Kürdistan devrimine dair taleplerin dışında Türkiye devrimine dair taleplere fena halde bozuluyor. SDP’yi ve bu satırların yazarını bu karardan dolayı  “demokrasi mücadelesinin dışına düşmek ve ekonomizm yapmakla” suçluyor. Ne zaman Kürdistan devrimi ile birlikte Türkiye devriminden, Türkiye devrimine dair güncel görevlerden, emperyalizme, kapitalizme karşı mücadeleden söz edilse bir hezeyan başlıyor. Türkiye devriminden anladıkları sıkça başvurdukları ekonomizmin ve sendikalizmin bir adım ötesine geçmiyor. Böyle düşünenleri biz anlayabiliyoruz. Bu tür düşünce sahipleri, mücadele denklemini “sınıfın sorunları mı, Kürt sorunu mu?” gibi yanlış bir tarzda kuruyor, Kürt sorununu işçi sınıfının diğer güncel ve tarihsel görevlerinin bir alternatifi haline getiriyor ve böylece Kürt sorunu Türkiye işçi sınıfının bir sorunu olmaktan çıkıyor. Biz bu bakışa yalnızca ekonomizm değil, aynı zamanda sosyal şovenizm diyoruz. Bir kez mücadele denklemi böyle kurulup Kürt sorunu işçi sınıfının diğer temel görevlerinin bir alternatifi haline gelince bizim “bilge yazarımız” da kendince sosyal şovenizme düşmemek için, farkında olmadan sıkça eleştirdiği ekonomizm batağına sürükleniyor.  Ve bir başka uca savrularak bize “ ittifak olmayan bir ittifak politikasını” empoze ediyor.

Lenin okurları, Lenin’in politik yaşamının büyük bir bölümünün İkinci Enternasyonale egemen olan ekonomizm ve sosyal şovenizme karşı mücadeleyle geçtiğini bilir. Oysaki, Lenin İkinci Enternasyonalin birbirini sembiyotik ilişki içinde besleyen ekonomist ve sosyal şoven anlayışı karşısında Rusya gibi “ezilen halklar hapishanesi” bir ülkede işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile ezilen halkaların kurtuluş mücadelesini enternasyonalist, devrimci politik bir eksende birleştirmeyi başarmış ve dünyaya yeni bir çığır açan Ekim Devrimi’nin yolunu açmıştı. Lenin, Marksizmi bir dogma gibi kavrayan politik muarızlarından nitelikçe farklı olarak, Marx’ın 19. yüzyıl ortalarında gelişen işçi mücadeleleri sırasında ileri sürdüğü “bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sloganını, “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin!” sloganıyla yaratıcı bir tarzda Rusya koşullarına uyarlayarak 20. yüzyılın devrimci Marksizmi olarak tarihteki yerini aldı.

Bizim “bilge yazarımız” ne düşünür, onu bilmiyorum ama SDP’ye bu Marksist-Leninist öğreti yön veriyor. Kediye göre budu… SDP de bu öğreti ışığında “iki ülke realitesi”ni temel alarak Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin kurtuluş mücadelesi ile ezilen ve varlığı inkar edilen Kürt halkının özgürlük mücadelesini “birleşik bir devrim” süreciyle, kesintisiz bir devrim anlayışı içinde sosyalizme taşımak için sosyalist siyaset arenasında yerini almış bulunuyor. İşte bu nedenle Kürt özgürlük hareketi ile bu hareket ile ittifaka açık enternasyonalist sosyalizmin stratejik ittifakında ısrar ediyor. Kürt sorununu Türkiye işçi sınıfının mücadele dağarcığından atan TKP gibi sosyal şoven partilerle de, Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin kurtuluşunu ufkundan silmiş bizim “bilge yazarımız” gibi ekonomist bakış açısına sahip olanlarla da teorik, ideolojik mücadelesini sürdürüyor.

Ne yazık ki, bizim “bilge yazarımız” bize bir ittifak önermiyor. Biz bunu da anlayabiliyoruz. Bunlar Türkiye sosyalist hareketinin çok parçalı yapısı, başarısız birlik deneyimleri ve örgütsel zayıflıklarından hareketle, artık verili sosyalist hareketin öncülük edebileceği bir Türkiye devriminden umutlarını kesmiş bulunuyorlar. Kendi güncel ve tarihsel görevlerini Kürt özgürlük hareketine havale etme aymazlığının ve sorumsuzluğunun farkında oldukları için, bunu açıktan söyleyemiyor, ama kendi dışındaki bütün bir sosyalist hareketi aynı çuvala doldurarak, eleştiri oklarını yöneltiyorlar. Örneğin, TKP gibi sol milliyetçi partilerle SDP gibi enternasyonalist sosyalist partileri aynı eleştirinin konusu yapmakta beis görmüyorlar. Sanki bu ülkede tek sosyalizm anlayışı ve tek politik çizgiye sahip yekpare bir sosyalist hareket varmış gibi herkesi aynı kefeye koyarak gazete köşelerinden, internet sitelerinden karalama kampanyalarını sürdürüyorlar.

Her şeyden önce bu tür kampanyaların bizlere olduğu kadar Kürt özgürlük hareketine de zarar vereceğini görmek gerekir. Bugün Kürt özgürlük hareketinin temel ihtiyacı, Türkiye sosyalist hareketinden üç beş kadronun saflarına katılması değildir. Elbette, Kürt özgürlük hareketinin saflarına katılanların, o harekete de katkıları olacağı yadsınamaz. Ancak, görünür gelecekte Kürt özgürlük hareketine azami katkı sunmak isteyenlerin temel görevi şu olmalıdır: bir yandan “Batı”da siyasal sınıf hareketi ile onun güncel ve tarihsel eylemine öncülük edebilecek yetenekte bir enternasyonalist, çoğulcu, birleşik devrimci partiyi inşa etmeye çalışmak, bir yandan da Kürt özgürlük hareketi ile bir “stratejik ittifak”ı sıcak mücadele içinde kuracak, geliştirecek çalışmaları yoğunlaştırmak. “Birleşik bir coğrafya”da ekonomizme ve sosyal şovenizme karşı enternasyonalist devrimci çizgi böyle geliştirilebilir. DBH bu bakımdan büyük bir imkandır, bu imkanı iyi değerlendirmek gerekir.

“Tasfiye” iddiasına gelince… 

Bizim “bilge yazarımız” ve onun gibi düşünenlerin bu satırların yazarını eleştiri bombardımanına tutmalarının biricik nedeni, onu SDP içinde  devreye sokulan “partiyi tasfiye planları”nı boşa çıkaran “bir engel” olarak görmeleridir. F. Koçali’nin genel başkan sıfatını kullanarak SDP’yi tasfiye etmek istiyorlardı. Başaramadılar.(**)

Şimdi ise DBH’yı tasfiye için kolları sıvamış bulunuyorlar. Çünkü, çatı partisinin DBH adı altında süren “hazırlık ve inşa süreci” onların öngördüğü politik çerçeve ve “güç merkezi” vasıtasıyla şekillenmiyor. DBH yalnızca Kürt özgürlük hareketinin Demokratik Cumhuriyet teziyle şekillenmiş bir program ve onun politik çizgisine tabi olan bir “ittifak politikası” tarifi yapmıyor.  Bu arkadaşlar, bu nedenle 27-28 Haziran Toplantısında alkışlarla kabul edilen ve Demokratik Cumhuriyet talebini de kapsamlı bir biçimde içeren sonuç metnine de burun kıvırıyor, sahip çıkmıyorlar.

Bu tartışma yeni değil ve biraz eskiye dayanıyor. F. Koçali’nin istifasıyla genel başkan seçimi için toplanan SDP 2. Olağanüstü Konferansı arifesinde, Haziran 2009’da parti üyelerine yazdığım bir “açık mektup”ta görüşlerimi parti üyeleriyle paylaşmıştım. İşte bu tartışmanın kısa bir özeti:

“Filiz Koçali, 12.4.2009 tarihli Günlük gazetesinde yayınlanan “‘En geniş güçler’ nasıl birleşecek?” başlıklı yazıda (…) “Kürt sorununda çözümsüzlük ve askeri vesayete hayır diyen herkese çatı partisinde yer var.” diyor.  Koçali’ye göre minimalize edilmiş bu iki talebe “evet” diyen herkes, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin diğer temel ve öncelikli sorunları konusunda ne söylerse söylesin çatı partisinde yer alabilir.

Peki SDP’nin Üçüncü Konferans kararı ne diyor:

“(…) Konferans, Çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini belirtir (…).”

Üçüncü Konferans muhtemel “çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini” belirtiyor. Konferans yalnızca Kürt sorunu ve militarizme karşı mücadelede değil, emperyalizm, kapitalizm, cinsiyetçilik, devletçi laiklik, ekolojik sorunlar gibi temel sorunlara karşı mücadelede de “asgari politik ortaklık” ile şekillenecek bir programın altını çiziyor. (…)

Koçali bu sorunlara karşı mücadelede “asgari politik ortaklığa” dahi gerek görmeyerek, programı “Kürt sorununda çözümsüzlük ve askeri vesayete hayır” ile sınırlayarak, konferans kararını bir çırpıda geminin bordasından atıveriyor.

Bu sol liberalizm değil de nedir?

Bu demokrasi mücadelesini sınıfsal içerikten yoksun, işçi sınıfının ve emekçilerin temel sorunlarından azade, devrim stratejisinden bağışık “demokratizm”e indirgemek değil de nedir?

Koçali’nin çizdiği sınır, yalnızca çatı partisinin merkezinde yer alacak güçleri değiştirmekle kalmıyor, muhtemel partinin imkânlarını da ortadan kaldırıyor.

Birincisi, bu sınır Kürt özgürlük hareketi ile aynı çatı altında buluşmak isteyen sosyalistleri daha baştan çatının dışına itiyor. Hangi sosyalist çevre sadece bu iki asgari sorunla bir parti kurmak ister. Bırakınız başka sosyalistleri bu bakış açısı esasen SDP’yi dahi dışında bırakıyor. Bir parti düşünün ki, kuruluşundan beri Kürt özgürlük hareketi ile sosyalist hareketin “stratejik ittifak”ı diye yatıp kalkıyor, ama genel başkanının ağzından öyle bir politik çerçeve ileri sürüyor ki, kendi bile o çerçevenin dışında kalıyor.

İkincisi, bu iki minimalize edilmiş sorunla bir çatı partisi kurulamaz. Bazıları kurmaya yeltense bile işçiler, emekçiler, aleviler, kadınlar, ulusal azınlıklar, ekolojistler, aydınlar, sanatçılar, yazarlar… yer almaz. Ama elbette, bu iki sorunu eksen alan başka türden cepheler, eylem birlikleri kurulabilir. Örneğin Kürt sorununun demokratik politik çözümü için mücadele edecek bir “barış cephesi” olabilir. Nitekim Barış Meclisi bu amaçla kurulmuş bir oluşumdur.

Örneğin, militarizme karşı mücadelede, sırf  “askeri vesayete” karşı olan güçleri içeren bir “anti militarist cephe”  de kurulabilir. Ama emek, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerinin temel dinamikleri dışlanarak sözcüğün gerçek anlamına uygun bir “demokrasi cephesi” kurulamaz.

Üçüncüsü, bu iki sorunla sınırlı politika yapacak bir parti, bugün DTP gibi tutarlı bir “Kürt partisi” bile olamaz. Eğer istenen Türkiye devrimini pas geçen bir Kürt partisi ise çatı partisine ne gerek var.  Kürt özgürlük hareketi ve onun legal partisi DTP bu işlevi zaten hakkıyla yerine getiriyor. Kaldı ki, eğer Kürt halkı ve onun politik temsilcileri yeni bir Kürt partisine ihtiyaç duyarlarsa kendi özgür iradeleriyle kurarlar.

Dördüncüsü, Kürt özgürlük hareketi de Koçali ve içinde yer aldığı fraksiyon gibi düşünmüyor. Kürt özgürlük hareketi Türkiye solu ile stratejik bir ittifak kurmak istiyor.  Muhtemel parti programının yalnızca Kürt sorununu değil, emekçilerin ve ezilenlerin öncelikli taleplerini içeren bir kapsamda olması gerektiğinde ısrar ediyor. Çatı partisine de bu anlamda stratejik değer biçtiğini her platformda yazılı ve sözlü olarak dile getiriyor. Kürt özgürlük hareketinin önderi İmralı’dan “çatı aynı zamanda anti tekel mücadele de vermelidir” diyor. Bir sosyalist partinin genel başkanı vesayet ve çözümsüzlükten başka her sorunu dışarıda bırakmayı en geniş çerçeve için zorunlu koşul olarak dayatıyor.”

Bu tartışmalar bu kadar açıkken, bizim “bilge yazarımız” Koçali ve arkadaşlarının tasfiye edildiğini, biz ise bu görüşlerle SDP’nin tasfiye edilmek istendiğini iddia ediyoruz. Elbette bundan sonrasına okuyucu karar verecek. Ancak, aynı mektupta Koçali’nin tasfiye edildiği iddialarına şu yanıtı vermiştim: “Koçali esastan karşı olduğu parti görüşlerinin politik sözcülüğünü yapmak istemediği, sol liberal bir çizgiyi benimsemeyen “büyük çoğunluk”tan umudunu kestiği, görünür gelecekte SDP’de sol liberal bir gelecek görmediği, “büyük çoğunluk”un parti görüşlerini eksen alan bir genel başkanlık ısrarı karşısında “iktidar tekeli”ni yitirdiği için istifa etti. Dogma haline getirdiği bu çizginin başka platformlarda sözcülüğünü yapmak için kendini özgürleştirdi.”

SDP’deki politik çizgi ve çatı partisi programına dair tartışmalar ile istifaların gerekçesinin özü ve özeti budur.

Demokrasi ve demokrasi mücadelesi sorununa gelince bizim “bilge yazarımız”, demokrasinin bir “eşitlik rejimi” olduğunu söylüyor. Genelde böyle söylenir.

Bu söylem kapitalizm koşullarında ideolojik bir yanılsamayla sürekli bir biçimde kendini yeniden üretir. Egemenlerin ideolojik hegemonya aygıtlarınca sürekli olarak herkesin aynı şemsiye altında eşitleneceği empoze edilir. Oysaki ezilenlerin (ezilen sınıf, ezilen ulus, ezilen cins) demokrasi mücadelesi pratiği kapitalizm koşullarında böyle bir demokrasinin olmadığına işaret eder ve bir bakıma bizim “bilge yazarımızı” tekzip eder. Çünkü burjuva demokrasisinin siyasal alandaki yegane eşitlik anlayışı “hukuksal eşitlik”tir. Ve bütün siyasal hak ve özgürlükler bu hukuk çerçevesinde belirlenir.

Ne var ki, toplumsal alanda eşit olmayanların yalnızca hukuksal düzlemde eşitlenmesi, özünde verili eşitsizliği “hukuk örtüsü” altında yeniden üretmekten başka bir işlev görmez. Egemen güçlerin yüksek çıkarlarının söz konusu olduğu sınır, bir başka değişle “kapitalist sistemin ön kabul sınırları” ezilenler için öngörülen demokrasinin de kabul sınırlarıdır. Son günlerde bu yaklaşımın çıplak örneğini “demokratik açılım” tartışmalarında gördük, yaşadık. DTP’nin barış gruplarını coşkulu bir kitle eşliğinde karşılamasına devlet ve sistem güçlerinin gösterdiği sert tepkinin nedeni, gerçekte çeyrek yüzyıldır bir devlet politikası olarak sürdürülen “kirli savaş” sebebiyle sermayenin tıkanmış nefes borularını açmayı ve önünde engel olarak gördüğü Kürt özgürlük hareketini kısmi reformlarla tasfiye etmeyi amaçlayan ve “demokratik açılım” adı altında devreye sokulan “tasfiye planı”nın üzerindeki kisvenin yırtılıp atılarak gün ışığına çıkarılmış olmasıydı. 

Egemen güçler “demokratik açılım” sürecini kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda, kendi inisiyatifleriyle tamamlamak istiyorlardı. Bu siyasal demokrasi oyunu Kürt özgürlük hareketi tarafından bozulmuş oldu. Ve “mola zamanı” dediler. Onlar devlet ve sistemin ön kabul sınırlarını aşacak, çıkarlarını zedeleyecek, süreci öngördükleri çerçevenin dışına taşıyacak hiçbir inisiyatife, girişime ve güce tahammül gösteremezler. Son örnekte de vurgulandığı gibi oligarşinin Kürt özgürlük hareketini tasfiye planlarının sınıfsal içerikten yoksun, sınıflar üstü bir “hümanist demokrasi” olduğunu kim iddia edebilir?

Bu satırların yazarı sınıfsal içerikten yoksun bir demokrasinin “demokratizm” olduğunda hala ısrarlıdır. Çok doğru olarak “devrimci demokrasi”den söz eden T. Şen, sanki “devrimci demokrasi” sınıfsal içerikten yoksun, kendinden menkul bir demokrasi anlayışıymış gibi, biz olay ve olgulara sınıf mücadelesinin prizmasında kırarak yaklaşmalıyız” dediğimiz zaman hiddetle itiraz ediyor. Kanımca bizim “bilge yazarımız”, “olay ve olgulara sınıf perspektifiyle ele almalı, sınıf mücadelesinin prizmasında kırarak yaklaşmalıyız” saptamamızı, mekanik biçimde “kaba sınıfçılık” olarak algılıyor, ezilen sınıf dışında, ezilen ulusun ve ezilen cinsin bağımsız örgütlenmesi ve mücadelesini dışlayan “sınıf indirgemeci” bir politika olduğuna hükmediyor. Oysa, ezen ulus sosyalistleri olarak, Kürt sorununa, yegane bilimsel dünya görüşü olan sınıf perspektifiyle baktığımız için, kendimize yukarıda değinilen pek çok güncel ve tarihsel görevi çıkarabiliyoruz.

Örneğin, SDP Kürt özgürlük hareketi ile “stratejik ittifak” anlayışında olduğu halde, Talabani ve Barzani’nin emperyalist güçlerle işbirlikçi çizgisine kesin bir dille karşı çıkıyor. Barzani ve Talabani çizgisiyle bırakınız “stratejik ittifakı”, her hangi bir dayanışma eylemi dahi yapmak istemiyor. Bunun nedeni hangi bakış açısı olabilir?  Bizim “bilge yazarımız” aklına her geleni söylemek yerine, bu söylenenler üzerine düşünmeyi de denemelidir.

Örneğin, son zamanlarda liberal demokrasinin meziyetlerinden, liberal demokrasinin geniş ufkundan söz edenler çoğalıyor. Ne kadar “eşitlikçi ve özgürlükçü bir rejim” olduğundan dem vuruluyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi tarihsel olarak liberal düşünce sahiplerinin ileri sürdüğü “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ideallerine dayanan demokrasi anlayışı,  kapitalizm koşullarında, özgün içeriğinden arınmış, emekçileri ve ezilenleri kapitalist sisteme entegre etmek amacıyla kullanılan etkili bir ajitasyon ve propaganda aracına dönüşmüştür.

Liberal demokrasinin siyasal temeli örgütsüzlüğe, toplumsal temeli eşitsizliğe dayanır. Ve birbirini diyalektik biçimde besleyerek kendini yeniden üretir. Liberal burjuvazi, egemen sınıf olarak kendini devlet biçiminde örgütlediği halde, işçi sınıfının ve ezilen halkların devlet biçiminde örgütlenmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Bugün “demokratik açılım”a sıkça vurgu yapan ve hükümete destek veren liberal çevreler Kürt halkının devlet kurma ve ayrılma hakkına şiddetle karşı çıkmakta, yalnızca “bireysel özgürlükleri” reva görmektedirler.

Aynı yaklaşımı toplumsal alanda da görmekteyiz. Liberal burjuvazinin işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere öngördüğü “maksimum eşitlik sınırı”, sözde bir “temiz ve insancıl kapitalizm”dir. İşçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesi, devlet ve sistemin önkabullerini zorlamaya başladığı zaman da aynı tutumu geliştireceklerine dair en küçük bir kuşku duymamak gerekir.

Oligarşinin sürekli ve sistemli baskıları karşısında bunalanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için verili koşullarda bir “soluk borusu” olarak gördükleri liberal demokrasiye itibar etmelerini elbette anlamak mümkündür. Ancak, bütün bunları tersinden kuvveden fiile dönüştürecek, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşunun ve özgürleşmesinin yolunu açacak yetenekteki tek demokrasi sosyalist demokrasidir.

Sonuç olarak, eğer bizim “bilge yazarımız”ın temel sorunu, Kürt özgürlük hareketine bütünüyle tabi olmak, ona iltihak etmek değil de, Demokratik Cumhuriyeti de içeren bir stratejik ittifak ilişkisi ise hem SDP’nin Üçüncü Konferans kararı bu talebi maksimum düzeyde içeriyor, hem de DBH’nın Haziran 2009’daki sonuç metni böyle bir ittifak politikasının geliştirilmesine imkan sağlayan “asgari politik çerçeveyi” oluşturmuş bulunuyor.

Şimdi bizim “bilge yazarımız”a soruyorum:

1. İstenilen gerçek anlamda Kürt özgürlük hareketiyle bir “stratejik ittifak” mıdır, yoksa ona tabi olmak, bir tür iltihak etmek midir?

2. Eğer, bir “tabi olma, iltihak etme”den söz edilmiyorsa, Demokratik Cumhuriyet talebini içermiş bulunan DBH sonuç metninde öngörülen çatı partisinin “hazırlık ve inşa sürecine” katılmak ve bu sürecin aktif bir öznesi olmak için kolları sıvamaya var mıdır?

Göreceksiniz, bizim “bilge yazarımız” bu sorulara olumlu yanıt vermeyecek, kırk dereden su getirerek bizi “izlemeye” devam edecek ve yalancı pehlivanlar gibi peşrev çekmeye devam edecektir.

Umarım benimki önyargıdır, önyargılarım beni yanıltır.

 

NOTLAR:

(*) Öncelikle şunu belirtmek yararlı olacaktır. Bizim “bilge yazarımız” görüşlerini temellendirmek için aklına gelen her şeyi yazmış. Bu nedenle Kürt sorunu ve militarizm gibi demokrasi mücadelesinin vazgeçilmez temel sorunlarına dair polemiklere zorunlu olmadıkça, çeşitli yönleriyle irdeleyici yanıtlar vermeyi gerekli görmüyorum. Çünkü, yıllarını şovenizme ve militarizme karşı mücadeleye hasretmiş SDP gibi bir partiye yönelik eleştirileri ciddiye almıyorum. Tereciye tere satmaya çalışan acemi satıcının çığırtkanlığı olarak değerlendiriyorum. Ve yazının başlığından da anlaşılacağı gibi kendimi “stratejik ittifak” konusuyla sınırlıyorum.

(**) F. Koçali’yle parti içinde yaşanan çatı partisi programı ve çizgisine dair tartışmaların, aynı zamanda örgütsel sorunları da içeriyor olması dolayısıyla internet sitelerine, dergi sayfalarına taşınmasını uygun görmemiştim. Ancak, F. Koçali ve arkadaşlarıyla parti üyelerine yazdığım “açık mektup”un bir bölümünün bu yazı vasıtasıyla SDP dışındaki politik platformlara taşınmasının sorumluluğu bana değil, T. Şen ve onun yazdığı internet sitesine ait olduğunun özellikle altını çizmek isterim.

 

Aslında G. Kubilay’a teşekkür borçluyuz.
Gerek birinci gerek ikinci yazısı bize belli sorunlar konusunda görüşlerimizi eleştiri temelinde ortaya koymamızı sağlıyor. Bunlar ulus, ulusçuluk, demokratik cumhuriyet, üst yapı vb. Bu anlamda G, kubilay’ın her iki yazısı da iyi bir malzeme.
Yazılardaki tek sorun her şeye değinmek, her şeye yetişmek kaygısının getirdiği sıkıcılık sanırım.
Kuşkusuz, bu yazılar dışında kurtuluş’un ve SDP’nin yazılarına da değineceğiz.

G. Kubilay Demokratik Cumhuriyeti nasıl savunur?

Önceki yazılarım bir soruyla başlamış, aynı soruyla bitmişti: özgürlük hareketinin stratejik hedefi demokratik cumhuriyettir. Özgürlük hareketini stratejik ittifak olarak gören bir parti veya kişi veya grup, her neyse; demokratik cumhuriyet konusunda net bir şey söylemeksizin bu ittifakı nasıl savunur?
Yanıt aslında basittir: G. Kubilay gibi savunur!
Yani demokratik cumhuriyet konusunda hiçbir şey dememek için her şeyi söyler.
Sorunumuz G. Kubilay’ın veya SDP’nin demokratik cumhuriyeti savunup, savunmaması değildir. İster savunur, ister savunmaz. Soru, demokratik cumhuriyet stratejik hedefini belirlemiş bir hareketle, demokratik cumhuriyet konusunda (hadi iyisinden bakalım) net bir şey söylemeyen bir partinin, grubun vb. nin nasıl bir stratejik ittifak gerçekleştirebileceğidir?
G. Kubilay’ı sıkıştıran soru budur.
“Bir siyasi hareket bir başka siyasi hareketle “stratejik ittifak” hedefini önüne koymuşsa, o hareketin stratejik hedeflerini görmezden gelerek bir stratejik ittifak kuramayacağını bilir.” (G. Kubilay’ın yazısından)
Bu sıkışıklıktan kurtulmaya çalışıyor yazarımız. Dikkat edin demokratik cumhuriyet hedefini “görmezden gelerek” ittifak kurulamaz diyor. Anahtar kavram “görmezden gelerek” kelimeleridir.
O zaman, yazarımız özgürlük hareketinin stratejik hedefini görmezden gelmeyerek bir stratejik ittifak kuracak demektir. Bu G. Kubilay’ın demokratik cumhuriyeti asgari programa alacağı ve bu talebi bir politik eksen olarak savunacağı anlamına gelmiyor. Sadece “görmezden gelmeyecek”miş. O kadar.
Ne büyük bir lütuf görüyor musunuz. Hadi diyor özgürlük hareketine, şu sizin demokratik cumhuriyeti bile görmezden gelmeyeceğiz.
Sonra, kendi parti ve grup programına değil, “ittifak programı”na demokratik cumhuriyet talebi alınmazsa, bu ittifak gerçekleşmez diyor. Ve işi şöyle sulandırıyor ardından iyice:
....Kürt özgürlük hareketi ile “stratejik ittifak” hedefini önüne koyan, “ittifak programı”na “demokratik cumhuriyet talebini almazsa, bu talep için Kürt özgürlük hareketiyle birleşik mücadeleye yönelmezse, elbette o ittifak gerçekleşmez. Tersinden şu saptamayı da yapmak doğrudur:Kürdistan devriminin yanısıra Türkiye devrimini pas geçerek bir stratejik ittifak da yapılamaz.”
Belli ki bir sıkıntı var. Sanki benim söylediklerimle tartışmıyor, partisi içinde demokratik cumhuriyet konusunda sıkıntı yaratanlarla “statükoyu” sağlamaya çalışıyor. Onlara diyor ki, eğer özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapma niyetimiz varsa, şu demokratik cumhuriyet konusunda fazla maraz çıkarmayın. Yoksa bu iş olmaz. Ben de size, şu demokratik cumhuriyet talebinin özgürlük hareketi ile aramızda bir sorun olmaması için eveleyip gevelerim.
Mesela derim ki; “ Tersinden şu saptamayı da yapmak doğrudur:Kürdistan devriminin yanısıra Türkiye devrimini pas geçerek bir stratejik ittifak da yapılamaz.” (anlayan anlatsın lütfen)
Yine mesela derim ki;
“Kürt özgürlük hareketi, kürt halkının siyasi geleceğini verili koşullarda Demokratik Cumhuriyet’te gördüğüne göre, SDP’ye ve bu hareketle ittifaka açık sosyalistlere düşen görev bu talep için Kürt özgürlük hareketi ile omuz omuza olmaktır.”
Yukarda demokratik cumhuriyet konusundaki sorumuza açık yanıt verdiğini düşünüyor G. Kubilay. Biz ise hiç de açık bir yanıt göremediğimizi söyleyeceğiz.
Birincisi, Kubilay stratejik ittifakı hedef olarak önüne koyuyor ki,(sanırım içsel sıkıntılarını kelime oyunları ile “konsensus sağlamak” G. Kubilay’ın işlevi), politik hedeflerde anlaşmadan nasıl stratejik ittifak gibi bir hedef oluşuyor bizim için anlaşılmazdır. Biz, politik amaçları hedef olarak belirlenmesinden yanayız. Politik amaçlarda çakışan parti, grup, hareket vb.nin bu politik amaç çerçevesinde bir stratejik işbirliğine, ittifaka vb. gitmesinin doğru olduğunu düşünenlerdeniz.
Eğer, bir hareketin önüne koyduğu stratejik hedef bize gerici olarak geliyorsa, liberal, düzen içi vb. geliyorsa, sırf bunu o hareket savunuyor diye savunamayız. Ve böyle düşündüğümüz halde, o stratejik amaç doğrultusunda bir ittifaka giremeyiz. Bu ister ulusal hareket olsun, ister sosyalist diye nitelenen hareket olsun böyle olmak zorundadır. ( Ah sıkıcı yazanımız bir de bana “tabi olma” ilişkisini savunuyor demez mi!)
Zaten G. Kubilay’da savunamıyor.
Açık biçimde, türkiyedeki sınıf mücadelesinin demokrasi politik ekseninde yürüdüğünü, bu sorun üzerine sosyalizmin politik tutumunun demokratik cumhuriyet isteminin savunusu olması gerektiği söyleyemiyor. Neymiş, Kürt özgürlük hareketi savunuyorsa napalım bizde savunacağızmışız.
Böyle politika yapma mı olurmuş allahını seversen.
Bir de omuz vermeliymiş bu mücadeleye.
Şu kibire bakın. Ey kürtler, siz doğru bir şeyi stratejik amaç olarak önünüze koymadınız ama, büyüklük bizde kalsın, gene de sizin hatırınız için bu işe omuz vereceğiz!
Daha durun, bu da yetmiyor, daha koşulları da var omuz verme işinin.
“Türkiye devrimini pas geçerek stratejik ittifak” da yapılmazmış!
Ya ne omuzmuş yarabbim ne omuz. Bu türk sosyalizminin omuzu işte. Böyle nazlı olur, böyle değerlidir!
Kaustky’de Rus Devrimcilerine sanırım böyle diyordu: Alman devrimini pas geçerek de sizinle bir işbirliğine giremem doğrusu. O, doğuda bir devrimin olacağına o büyük ulustan olmanın gururu ile pek sıcak bakmıyordu.
Şimdi sormak lazım, meşhur stratejik ittifakın yapılması için G. Kubilay özgürlük hareketinin Türkiye devrimini pas geçip geçmediğine bir karar vermeli.
İkincisi, Fıratın öte yanındaki devrimin bir Türkiye devrimi olup olmadığında bir karar vermeli. Ve bu devrimin amaçladığı politik hedefin demokratik cumhuriyet olup olmadığına karar vermeli.
Peki bu Türkiye devriminin pas geçmek (yazarımız cafcaflı cümlelere bayılır) neyin nesi oluyor, kim pas geçiyor ki bu ittifak yapılamıyormuş?
Bu soruya kendisi ilk yazısında aslında yanıt vermiş durumda, bakalım ne demiş: “Eğer istenen Türkiye devrimini pas geçen bir Kürt partisi ise çatı partisine ne gerek var. Kürt özgürlük hareketi ve onun legal partisi DTP bu işlevi zaten hakkıyla yerine getiriyor.”
Eğer stratejik ittifakın neden olmadığını sorarsanız yanıt belli değil mi: özgürlük hareketi türkiye devrimini pas geçiyor ve hakkıyla bu işi yapıyor, ittifakın bir tarafı pas geçtiğine göre, nasıl bir stratejik ittifak kurulabilir ki?
Burada da anlaşamıyoruz sıkıcı yazanımızla. Çünkü biz, özgürlük hareketinin etniye dayalı bir politik perspektifle değil, demokratik cumhuriyet hedefiyle hareket ettiğini söylüyoruz. Amaçlarının bir ulus devlet kurmak değil, Türkiye devletini dönüştürmek olduğunu biliyoruz. Yani, varolan devrimci süreç, bir Türkiye devrimidir; daha ileri gidelim, eğer başarıya ulaşırsa bir Ortadoğu devrimine yol açar.
Egemenler ise, bu hareketi etnik temelde tutmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Yazarımızda aynı şekilde, özgürlük hareketini önüne koyduğu politik hedefler ile değerlendirmek yerine, etnik olarak değerlendirme eğiliminde. Onlar Kürt, ve ulusal mücadele veriyorlar; biz de türküz biz de işçi sınıfının mücadelesini veriyoruz. Onlar ayrı devlet kurma hakları için mücadele eder, biz de onlara destek oluruz. Mesele bu kadar basittir.
Biz meselenin bu kadar basit olduğunu düşünmüyoruz.
Devletin türklüğünden kaynaklı dil, etnik kimlik sorununu, özgürlük hareketi bildiğimiz ulusal hareketler gibi çözmüyor. (Etniye, dile, dine vb. dayalı tarzda.) Politik hedefleri itibarıyla, ulus devlete yaklaşımıyla bunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Özgürlük hareketi bu sorunları demokratik cumhuriyet temelinde çözümünden yana. Yani, ayrı bir ulus devlet kurmanın, etnik olarak bir başka tür ulus devleti yeniden yaratmak olduğunu, ulus devletin çözüm olmadığını söylüyor. Demokratik cumhuriyet temelinde bir çözüm önerirken, etnisiz, dilsiz, dinsiz bir devlet tanımlıyor. Böylesi bir devlet içinde, etnik, dil, kimlik vb. sorunlarının çözülmesi, bildiğimiz UKKT’nın; dile, dine, etniye, kültüre, tarihe vb. dayanan ulus devletin kurulması anlamında reddidir. Bu anlamıyla ise çok ileri bir teorik-politik düzeyi yakalar. Bu teorik ve politik düzey, son yüzyılda unutulmuş bir çözümü ortaya koyar. Bu Amerikan tipi, Fransız tipi, Britanyalı tipi, İsviçre tipi vb. çözümdür. Sorunu çözerken bir bütün anlamında devleti dönüştürür ve demokratik cumhuriyet altında ayrılma hakkı belli etniye dayalı, dile, dine, tarihe dayalı gruplara değil, idari birimlere tanınır.
Burada parantez açıp kısa bir not düşmemiz gerekiyor.
Fıratın öte yanında yirmi beş yılı aşkın süre inişleriyle, çıkışlarıyla devam eden devrim; özellikle son on yıldır, ama asıl olarak önderliğinin politik düşünceleri itibarıyla 92-93 lerde etnik uluslaşma kabuğunu kırmaya çalışıyor. Reel sosyalizmin ulus teorisinden kendini sıyırma yeteneği olan belki de dünyadaki tek harekettir. Türkiyelileşmek süreci bunun politik ifadesi olarak şekillenmiştir. Demokratik cumhuriyet, başlı başına ulus sorununu demokratik temelde çözme adımıdır. Klasik ulusal hareket tanımlaması içine sığmayacak bir yapı ve politik perspektife sahiptir. Öcalan’ın görüşleri, Türklüğün üst yapıdan silinmesi temelinde, hiçbir etnik köken, dil, dine dayanmayan bir siyasal yapıyı tanımlar. Bunu demokratik cumhuriyet olarak niteler.
Bu türk sosyalistlerinin anlamadığı ve anlayamayacağı bir kurgudur. Çünkü türk sosyalizmi etnik temelde bakar ve davranır. Büyük bir oranda, türk sosyalist partileri türktür, grupları türktür, ve eğer bu sosyalistler, sosyalistlerin veya sosyalist hareketin birliği için bir araya geleceklerse, bunların içinde bakın hiçbir “kürt” partisi, yapısı yoktur. Niye böyle oluyor diye sorduğunuzda, yanıt gerici ulus bakışından gelir: çünkü onlar kürt ulusal hareketi, biz sosyalistiz. Özgürlük hareketi türkiyelileşip etnik temelinden kurtulma çabası içindeyken, bizim sosyalistlerimiz, siz ulusal hareketsiniz, sizinle birlik yapamayızın teorisini yaparlar.
Böylece, aslında kendi geçmişlerini de reddederler.
80 öncesinde anti faşist demokratik temelinde hareket haline gelmiş bu yapılar, gruplar; iş başka bir demokratik temelde hareket haline gelen özgürlük hareketine gelince sosyalizmin dışına koymaya hemen meyillidirler.
Özgürlük hareketi etnik temelde bir ayrı devleti savunmuyor ve ulusal sorunun çözümünü burada görmüyor. O, demokratik cumhuriyet içinde bir çözümden yana. Yani en küçük idari birimin bile ayrılma hakkına sahip olduğu, ayrılmak için ille de bir insan topluluğunun kendini ulus olarak tanımlamak zorunda olmadığı, ayrı dil, ayrı etnik vb. özelliklere sahip bulunmasının gerekmediği bir siyasi biçimi savunuyor. G. Kubilay nasıl bir ayrılma hakkını savunuyor? Örneğin, Sinop bölgesindeki insanlar rahatsızsa ve ayrılmak isterlerse, kendilerinin ayrı dili, ayrı dini, ayrı etnisi merkezi devletten farklı değil diye ayrılamayacaklar mı?
Bizim görüşümüze göre, demokratik cumhuriyet etniye, dile, tarihe, ortak kültüre, dine vb. dayanmaksızın ve bu özelliklerden haklılık bulmaksızın, her idari birimin, en küçük köyün bile ayrılma hakkının olduğu bir demokratik cumhuriyettir. Böylesi bir talebi asgari programına almayan her sosyalist parti, grup vb. türklük ile zehirlenmiştir.
Özgürlük hareketi demokratik cumhuriyeti stratejik hedef olarak koymak suretiyle, sorunu etnik temelden çıkarmasına karşın, türk sosyalizmi çok ısrarlı, özgürlük hareketini etnik, dil, temelinde bir hareket halinde tutmaya.
Farkında belki değiller, belki de farkındalar, onları etnik temelde bir hareket olarak görmeye devam ettikleri sürece, kendileri türk etnisine dayanmaktan ve oradan beslenmekten kurtulamayacaklar. Bunu da onyıllardır dedikleri gibi işçi sınıfının örgütlenme hedefi veya emperyalizme karşı mücadele ile perdelemeye çalışacaklar.
G. Kubilay’ın yazısından anlamaktayız ki, özgürlük hareketi ile stratejik ittifak yapmak için, demokratik cumhuriyet talebini “ittifak programına” almak zorunlulukmuş.
Nerede bu ittifak programı allahını seversen. Kendi programına almadığın bir şeyi ittifak programına nasıl koyarsın? İttifak ortaklarını mı kandırıyorsun, yoksa parti içi dengelere göre konsensus mu arıyorsun?
Yoksa DBH 27-28 haziran tarihle sonuç metnini mi ittifak programı olarak görüyorsun?
Yani şu, hem demokratik hem sosyal olan bir cumhuriyet kelimesinin sadece bir kez geçtiği (Bir yandan Ertuğrulu kıramamışlar ondan sosyal cumhuriyeti, demokratik cumhuriyete karşı olanları da memnun etmeye çalışmışlar böylece ortaya bir ucube çıkarmışlar) ve başka metinlerin oylattırılmadığı bir toplantı sonundaki gayri meşru doğan metin mi!?
Öcalan’ın DTP çatı olsun dedikten sonra kendisine nasıl bir anlam yükleyeceğini halen tanımlamakta zorlanan DBH’ın en hayırlı işi iki kurtuluşu, yanlarına alacakları birkaç kişi ve grupla tek partide birleştirme işlevi olabilir bence? Ki bunu başarırsa, olabilecek en iyi işi yapmış olur.
Ama bunu özgürlük hareketi ile stratejik ittifak diye yutturmaya çalışmamak en hayırlısı olur sanırım. (Ve etik olanı da!)
G. Kubilay o kadar sıkıcı lafı edeceğine ve o kadar eveleyip geveleyeceğine, SDP’in programından, kongre kararlarından, PM kararlarından, yahu hadi diyelim MYK kararlarından, daha rahatlatalım hatta, partinin yayın organında çıkmış bir kişisel yazıda demokratik cumhuriyet talebini savunan bir küçük alıntı bile yeterdi! Başkaları savunduğu için değil, kendisinin, partisinin, kurumlarının inanarak savunduğu bir politik hedef olarak ortaya koyan bir küçük alıntı vallahi yeterdi. Böylece o kadar sıkıcı bir yazıyı izlemek zorunluluğundan hem beni, hem de okuyanları kurtarmış olurdu.
SDP’nin programında, PM kararlarında, Kongre kararlarında demokratik cumhuriyet geçmekte midir?
Demokratik cumhuriyet politik mücadelenin talebi olduğu vurgusu var mıdır ki? Hatta demokratik cumhuriyet savunusu üzerine bir yazı yayınlanmış mıdır dergilerinde. Hangi programatik karar, yazı vb. ne dayanarak özgürlük hareketi ile stratejik ittifakı demokratik cumhuriyet üzerinden kurmuşlardır?
G. Kubilay SDP’yi bu açmazdan kurtarmak için belgeleri belli ki didik didik etmiş ve bir konferans kararı bulmuş. Bir paragraf aktararak, benim “önyargılı olduğum için” muğlak bulacağımı belirterek aktarmış. (Yazının ikinci sayfasında. Bu uzun alıntıyı aktartmayın bana. Ama lütfen bakın) Ben baktım demokratik cumhuriyet üzerine bir şey göremedim. Hatta demokratik cumhuriyet adını bile göremedim alıntıda.
ÖDP’deyken, ÖSP’liler kürt meselesi burada yok diye itiraz geldiğinde, içinde kürt kelimesi bile olmayan metinlerin aslında kürt sorununu ifade ettiğini anlatmaya çalışırlardı. Ama sanırım bunu G. Kubilay’dan çok daha iyi yapıyorlardı.
Ama demokratik cephe var (araç), demokrasi programı cümlesi var ( bütün türk sosyalistleri demokratik cumhuriyetten kaçmak için demokratik görevler, demokrasi programı, sosyalist demokrasi türü cümleler kullanmaya bayılırlar), başka başka diyorum, başka bir şey göremiyorum.
Yani demokratik cumhuriyet üzerine bir sözcük yok.
Belli ki sıkıcı yazanımız bu satırların yazarını ve okuyucuyu çok saf zannediyor, AKP’nin açılımını demokrasi diye liberallerin yutturmaya kalkması gibi, bir paragraf alıp, işte diyor, önyargısız olan bunda bir muğlaklık bulmaz. (İşi baştan sağlama alma uyanıklığı!) Beni hadi saf buldun kandıracaksın, okuyucuya saygı nerde kaldı? O cümlenin neresinde demokratik cumhuriyet bir gösteriver? Ama dindarın tanrıyı, ÖSP’nin kürt sorununu gösterdiği gibi olmasın lütfen!
O kadar mı zor demokratik cumhuriyeti tanımlamak, savunup savunmadığını söylemek ya.
Bu ne kadar zorlanma, bu ne kadar çaba. Bir tane kongre kararı, PM kararı çıkarırsın, ( vallahi hadi bir tane derginden yazı çıkar bari razıyım!) işte dersin, biz demokratik cumhuriyeti şöyle tanımlıyoruz ve savunuyoruz, özgürlük hareketi ile bu tanımımız üzerinden çakışıyoruz. Politik taleplerimiz çakıştığı için de stratejik ittifak içine giriyoruz.
Benim ola ki gözden kaçırdığım bir demokratik cumhuriyet talebi ile ilgili savunu yazısı, kararı, programı vb. olabilir. SDP arşivinden çıkarıp gösterirsin olur biter. Ama bana, yok efendim bu o anlama gelir, bu zaten onu anlatıyor türü çocuk kandırma tavırlarına girersen bu hem sana, hem sana değer verip okuyanlara haksızlık olur.
Sizin üzerinizde halen ÖDC hayaleti mi dolaşıyor yoksa?

İltihak meselesi...

Kartını çıkardı sıkıcı yazanımız.
Amacım ‘ittifak’ yapmakmıymış, yoksa ‘iltihak’ etmek miymiş?
Görüyor musunuz ne büyük bir hamle.
Ne büyük bir soru.
Şaşırdınız hepiniz değil mi?
Beni de şaşırttı doğrusu. Böyle bir soruyu beklemiyordum açıkçası!
Bu büyük bir çaba, bu bir “kuvveden fiile” dönüş hamlesi.
Ama maalesef bana sovyet mühendis fıkrasını anımsattı:
“ABD’li mühendisler sovyetlerdeki meslekdaşlarıyla Moskova’da toplantıya gelmişler. Toplantı sonrası, sovyet mühendis, ABD’li meslekdaşlarını Moskova’da gezdirmeye çıkarmış. Metroya inmişler. Sovyet mühendis ünlü Moskova metrosuyla övünmeyi kaçırmak istememiş tabi. “bizim metromuz her dakika gelir, bir saniye bile şaşmaz demiş. İşin tersliği o ya; metro bir dakika gecikmiş, iki dakika gecikmiş, üç dakika gecikmiş. ABD’li mühendislerden biri gecikti demiş. Sovyet mühendis atılmış oradan ama, demiş siz de zencileri öldürüyorsunuz.”
/>
G. kubilay da, demokratik cumhuriyet stratejik hedefinde nasıl stratejik ittifak kurdunuz sorumuza, Tayfun’da iltihakı savunuyor mu diyerek karşı soruyla yanıtlarken, sovyet mühendis gibi! Çok şaşırtıcı...
Neymiş, “ O sözcüğün anlamına uygun bir stratejik ittifak ilişkisi değil, stratejik ittifak adı altında Kürt özgürlük hareketine tabi olunmasını ve iltihak edilmesini istiyormuş”um.
Sözcüğün anlamına uygun bir stratejik ittifak, demokratik cumhuriyeti açık, net biçimde telaffuz ederek yapılabilir, öbür türü sözcük oyunlarına uygun biçimde stratejik ittifak palavrası olur.
Bir şeye inanmayıp, sırf kaygılardan dolayı, başkaları istediği için savunuyor gibi görünmek tabi olmak ilişkisidir. Sıkıcı yazanımızı biz bu “tabi olma” sıkıntısından kurtarmaya çalışıyoruz.
Zira kendileri sırf özgürlük hareketinin “hatırı” için demokratik cumhuriyeti savunur gibi gözükerek, hem kendilerine, hem özgürlük hareketine haksızlık yapıyorlar. Yani demokratik cumhuriyetin, sıkıcı yazanımız için asgari programa alınması gereken bir politik hedef olarak görünmemesine karşın varmış gibi gösterilmesi, bulanıklaştırılması, ama bir yandan buna dayanarak stratejik ortaklık yapılmasının savunulmasını biz “tabiyet” ilişkisinin en berbatı olarak görüyoruz.
Onun için, tabi olma ilişkisi eleştirisi tarafımdan kabul edilemez bulunmaktadır.
İltihak...
Katılım anlamına geliyor. Sanırım arapça. Vurucu ve üzerinde olumsuzluğu barındırıcı bir nüktesi var değil mi? İltihak’ı mı savunuyorum, ittifakı mı?
Zaten G. Kubilay’da bu katılım kelimesini olumsuz anlamda kullanarak sormuş.
İltihak bu kadar kötü ise, SDK size iltihak ettiğinde neden bunu özverili, güzel bir davranış olarak nitelediniz ki? (başka yönden, iltihak tabiyeti getirdiğini savunuyorsan, SDK size tabi mi olmuştu?)
İltihak, sana katılındığında güzel, ama iş kürtlere katılmayı savunulduğunda kötü mü oluyormuş?
Olsun, biz bunları da mesele etmeyip iltihak meselesine değineceğiz.
Efendim SDP, SP, ÖDP vb. artık, özgürlük hareketine iltihak etmelerinin benim açımdan hiçbir mahsuru yok. Sevinirim hatta.
Batıda denk ortak yaratacağız diye onyıllardır sosyalist zemin üzerinde küçük bir başarıya imza atamayan bunca yapıdan birilerinin çıkıp da özgürlük hareketine katıldık demelerinde hiçbir mahsur görmüyorum. G. Kubilay’ın hangi mahsurları gördüğünü de bilemiyorum kuşkusuz.
İltihak kavramı hiç aklıma gelmemişti ama ortak örgütlenmeyi 2003 yıllarına kadar açık, yazılarla savundum. Ama o tarihten sonra bunun üzerine söz söylemenin anlamsızlığı ortaya çıktı benim açımdan. En yakın duran kurtuluş geleneği bile, bin bir gerekçeyle uzak durdu bundan. (Kurtuluş’un SDK bölüntüsü içinde yapılan “2001 darbesi”nden sonra dönüşümde sanırım bir iki yazım çıkmış olabilir. Ortak örgütlenme üzerine sonradan ciddi bir yazım da olmadı.)
Ortak örgütlenmenin biçimi iltihak mı olur, platformvari mi olur, seksiyonumsu mu, çatı biçiminde mi olur, ne bileyim, çok da önemi yok biçimin benim için. Bunlardan her hangi biriyle kaderlerini özgürlük hareketi ile ortaklaştıranlara saygım ve sempatim vardır.
Bu ayrıca, türk sosyalizminin hiç olmazsa türkiyelileşmesi, ve içindeki ulusçuluğa vurulmuş bir darbe olur düşüncesindeyim.
G. Kubilay’ın da içinde olduğu kurtuluş’un dergisinde bu ortak örgütlenme bir zamanlar savunulmuş halbuki. (Bak şu işe. Yani kurtuluş’ta bir zamanlar şu ortak örgütlenme öyle pek de “öcü geliyor ha” gibi değilmiş!)
Kurtuluş içinde bu ortak örgütlenme vb. konusunda pek de yalnız değilmişim.
Benden önce birileri savunmuş bunu.
S.Y. Kurtuluş dergisinin temmuz 1992 tarihli sayısında M. Sayın’ın bir yazısı var. O yazısında sanki hem bu günkü kendine, hem de G. Kubilay’a yanıt vermiş gibi:
“Türkiye Devrimci Hareketiyle Kürt ulusal Hareketinin güçleri arasındaki orantısızlığı” (Emeğin bayrağı dergisini eleştiriyor. Tayfun) olarak öne sürmek işten kaçışın artık dayanılmaz örneğini oluşturmaktadır. Türkler güçlü olduğu zaman birlikte örgütlenmek doğru oluyordu da Kürtler güçlü olduğu zaman birlikte örgütlenmek neden yanlış oluyor? Burada keskin keskin sosyal şövenizm kokusu gelmektedir.”
Bir zamanlar M. Sayın ne kadar da güzel söylermiş!
Sanki bu günkü G. Kubilayları görmüş gibi.
Yani bu ortak örgütlenmeyi savunmak, öcüyü savunmak gibi değilmiş kurtuluş saflarında. Sonradan dönüştü kürtlerle yakın duranlara karşı saldırı silahına. ( Kurtuluş yöneticilerinin özgürlük hareketiyle aralarının biraz nahoş olmasının da bunda etkisi var sanırım) “Kürtlerin üzerine basarak boyunu yükseltme”, “kürtlere tabi olma” vb. laflar olumsuz anlamıyla kullanılmaya başlandı kurtuluş yazınında.
Kurtuluş geleneği özgürlük hareketiyle birlikte olan hiçbir kimse ve yapıya karşı böyle saygısızca ve küstahça laflar söylemezdi. (Zaten yöneticilerinden bir kısmı gazetelerinde yıllarca köşe yazarlığı, TV’lerinde program yaptılar.)
Ve Aynı M. Sayın 2000’lere gelindiğinde “Batıda denk ortak yaratmak”( bkz. Görüşlerimiz broşürü. Sf:38. Eylül 2007) teorisini icat etti. Ortak örgütlenme için “denklik” koşulu artık sosyal şövenizm değil, işin doğası gereği gibi görünmeye başladı kurtuluşçulara.
İşte bu zehir, G. Kubilay’a doğalmış gibi gelen “hey millet tayfun iltihakı savunuyor ha!” türü eleştirilere yol açıyor artık.
Bunun teorisini yapmıyorum uzun yıllardır ama;
İltihak etseniz benim için hiçbir mahsuru yok ve hatta sevinirim efendim sevinirim...

Felsefe

Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci

Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m...

Kapitalizm - Emperyalizm

28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan

İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden...