Devlet Üzerine- Mahir Sayın
(Lenin'den okudum ama kim söyledi bilmiyorum...)
Bu yazının başlığına bakarak devlet biçimi, devlet tipi, askeri diktatörlük, ya da faşizm veya bonapartizmden sözedeceğimi sanmayın. Bunlara ilişkin kurtuluş dergilerinde oldukça iyi yazıların olduğunu sanıyorum. Sadece onlarda değil birçok başka dergi ve kitapta da.
Elbette devletten alakasız bir şey de anlatmaya çalışmayacağım. Ama sosyalizmimizin, İsa'nın doğuşundan iki bin bir sene sonra içine düşmüş olduğu duruma bakıp insanlığımızı, sosyalizmimizin devletçiliğini, neden batmaya mahkum olduğumuzu irdelemeye çalışacağım. Konu o kadar kapsamlı ki, hayal kırıklığına uğratmamak için bir çok noktayı yazı dışında tutmak zorunda olduğumu peşinen belirtmek isterim.
Devlet üzerine iki temel görüş
Devlet üzerine şimdiye değin temel iki görüş oldu: Birincisi ve öncelikli geleni, devletin ortaya çıkışını ve varoluşunu toplum bilincinde akla uyduran toplumun düzenli yaşaması için gerekli çerçeveyi yaratıp koruyan ve yine aynı toplumu saldırılara karşı dayanıklı hale getiren ve herkesin üzerine yükselen yapı olduğu. Hatta toplumsal bilincin dinle örülü olduğu dönemlerde tanrının vaaz ettiği bir yapılanma olarak da algılandı. Çeşitli dinler tarafından peygamber olarak adlandırılan krallar (Davut, Süleyman gibi) bu tanrısallığı şahıslarıyla da temsil eder oldular. İslam imparatorlukları, Osmanlı bu geleneği bir başka biçim altında sürdürdü.
Devletle ilgili bir ikinci temel görüş de devletin esasında sınıflara ayrılan toplumun, bu sınıflar çatışmasının toplumu parçalamasını engellemek üzere baskın gelen sınıf tarafından oluşturulduğudur.
Birinci görüş devletin varoluşunu ezeli olarak görmese de ebedi olarak görürken, ikinci görüş sınıfların ve dolayısıyla da sınıf çatışmasının ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de ortadan kalkacağını ve zaten kendisinin sınıfların ortaya çıkışıyla birlikte insanlık tarihinin ancak belli bir evresinde ortaya çıkmış olduğunu savlar.
Devletin ortaya çıkışı nedenleri konusunda değişik savlar olsa da bilinen tarihlerde kurulan devletlerin nasıl kurulduğuna bakmak Marksizme mal olmuş olan ikinci görüşün haklılığını ortaya koymaktadır. Gücü, esas olarak da silahlı gücü elinde bulunduran devleti kurmuştur. Kurduktan sonra da devletle en yakın ilişkiler içerisinde olanlar alt sınıflar değil üst sınıflar olmuştur. Alt sınıflar her ne kadar üst sınıfların ideolojik hegemonyası altında olsalar da, yaşam koşullarını kendileri için dayanılmaz bulup değiştirmek için ayağa kalkmaya kalkıştıklarında şaşmaz bir biçimde devleti, bozulacak olan nizamı korumak üzere karşılarında bulmuşlardır.
Devlet ister belli toplumsal görevleri yerine getirmek amacıyla topluluğun kendi menfaatlerini korumak üzere topluluk tarafından kurulmuş olsun, ister bir sınıfın bir başka sınıfı bastırması için kendini silahlı olarak örgütlemesi olsun nihayetinde tarih boyunca yaptığı işlere bakıldığında Marksist görüşe hak verecek bir manzara sergiler. Tarihte alt sınıfların üst sınıfları bastırdığına nadiren köle isyanlarının sonucu olarak ortaya çıkmış olan bir kaç özel durumda rastlanırken, üst sınıfların alt sınıfları bastırmasının genel çizgiyi oluşturduğunu görürüz.
Devlet nasıl koruna geliyor?
Eğer durum bu kadar çıplak haliyle böyleyse, alt sınıflar çok daha kalabalık olmalarına ve hatta, üst sınıfın alt sınıfı bastıracak gücü de alt sınıflar saflarından toplamasına rağmen, nasıl olmuş da durum hep böyle koruna gelmiştir? Buna verilebilecek kestirme yanıtlardan biri, üst sınıfların örgütlü, alt sınıfların ise örgütsüz olduğudur. Ama bu hemen peşinden bir başka soruyu getirmezse işi yarıda bırakmış oluruz. Üst sınıflar örgütlü olabiliyor da alt sınıflar neden örgütlü olamıyor? Diyelim ki, üst sınıflar bilginin tekelini de ele geçirmişlerdi ve örgütlenmeleri için bunu kullandılar. Ama birilerinin işi yaptığını gördükten sonra bir başka birileri de gördüklerini tekrarlayabilirler. Yani alt sınıflar önce cehaletlerinden dolayı örgütlenme becerisini gösterememiş olsalar da, tepelerinde boza pişiren devlet yapılanmasını tanıdıktan sonra bunu taklit ederek bir benzerini gerçekleştirebileceklerini düşünmek hayat realitesine hiç de ters düşmez. Ve tarihte bunu yapanların olduğunu da görürüz. Alt sınıflar da bir biçimde örgütlenirler ve ezenlerine karşı isyan eder, hatta bir kaç örnekte olduğu gibi devlet dahi kurarlar. O halde bu özellik neden genelleşmez, neden böyle bir mekanizma alt sınıflar tarafından oluşturulmaz? Üstelik bir çok durumda bu mekanizmanın toplumsal adaleti sağlamak üzere varolduğu iddia edilirken? Neden demezler insanlar, hadi o zaman sağlasın! Neden bu kadar basit görünen bir düşünce insanların aklına düşmez? Buna verilen kestirme bir yanıtımız da var kuşkusuz: insanlar kandırılırlar!
Demek ki, yedi bin yıllık (belki daha fazla) bir insanlık tarihi bölümü kandırma/kandırılma üzerine kurulmuş ve gelmiş. Hatta bu "kandırılmanın" olduğunu söyleyen insanlar ve örgütler ortaya çıkmış olsa da, bu tarih şaşmadan devam etmiş. Kandırılmanın bitip proletarya iktidarlarının kurulduğu devir gelmiş, yine de kandırılma bitmemiş. Aynı kurulan köle devletleri gibi (hatta bunların bazıları daha çok yaşamışlar) yeni bir kandırılma ile tarih sahnesinden çekilmişler. Eşek olsa bu kadar kandırılmaya gelmez doğrusu. O zaman bu "kandırmada" bir başka mekanizma olması icap eder.
Bütün alt sınıf insanlarınin ya da en azından çoğunluğunun eşek kadar aklı olmadığını iddia etmek herhalde kimsenin aklına gelmez. Zaten insanların bir yalana da kanabilmesi için bu yalanın içerisinde epey miktarda gerçeğin olması icap eder ki, hayvanlara göre temel bir zihinsel faaliyet sürdüren, soyutlama yapabilen insan oğlu yalanı da gerçeğin yerine geçirebilsin.
Devletle ilgili olumlayıcı/ onaylayıcı kanaatler
Eğer varolan devletlerin bizzatihi kendi iddialarına bakılırsa devlete karşı olumlu/onaylayıcı kanaatin nerelerden kaynaklandığını da görmek olanaklı olur. Devlet varlığının meşruluğunu savunurken aslında kendini tümüyle realiteler üzerine dayandırır. Bunlar her bir insan için içinde bulunulan problematik çerçevesinde ayan beyan olgulardırlar:
"Ordumuz olmasa komşularımız bize saldırır ve bizi perişan ederler." Hiç yanlış değil. Tarih boyunca bütün komşular birbirlerini tepelemekle uğraşmışlardır ve altta kalanın canı çıkmıştır. Onun için ne kadar büyük bir ordunun mensubu olursan o kadar en altta kalan olmaktan kurtulursun.
"Polis, mahkeme, hapishane olmasa it uğursuzun ne yapacağı belli olmaz." Bu da yine içinde bulunulan problematik çerçevesinde son derece haklı bir argüman. Her bir güçlünün kendinden güçsüz olanı ezdiğine tanıklık edilen bir rekabet dünyasında böyle bir sonucu beklemek kadar normal bir şey yoktur. Dolayısıyla tek tek güçlülere karşı en güçlü durumda bulunan ve güçlerin sınırlarını çizen bir kurumun olması da insan aklına ters gelecek bir şey değildir.
"Vergi olmasa o zaman bu gerekli kurumlar nasıl olur da ayakta kalır." Kuşkusuz doğru! Varolan güç aygıtlarının varlığı bir kez rasyonel hale geldikten sonra onların varoluşunu sürdürmelerini sağlayacak mekanizmaların da onlarin tamamlayıcı parçaları olarak benimsenmesi kadar doğal bir durum yoktur.
Eğer bu söylediklerimiz gerçek ise, kabul etmemiz gereken bir başka gerçek de kimsenin kandırılmadığı, tersine herkesin rızasına dayanan bir yapının ortada olduğudur. Eğer zaten böyle bir rıza olmasa idi yedi bin yıllık sınıflı toplumlar tarihini, yani devletli yaşanmış toplumlar tarihini bir maskaralık olarak izah etmiş olurduk. Kandırılan, aptal insanlar sayesinde varolan egemen sınıflara ait baskı aygıtı. Zaten böyle bir tarifin kendisi de böyle bir baskı aygıtını kendiliğinden gereksiz kılar. Kandırılma ile böyle koyun gibi güdülebilecek olan insanların tepesine bir de baskı aygıtı dikmenin ne gereği var o zaman. Sırf birileri politikacılık yapabilsin diye mi?
Değişik menfaatler ve rekabetler çerçevesinde örgütlenmiş bir insanlık varolduğunda devletin ortaya çıkmaması mümkün değildi. Devletler bir kez varolduktan sonra da kendi varoluşlarının maddi temellerini de oluşturmuşlardır diyebiliriz. Bir bölgede, şehirde kurulan bir devlet rekabetin zorunlu sonucu olarak hemen komşuda da aynı yapının oluşturulmasını zorunlu kılarken, onun varlığıyla da kendi varlığını daha sağlam bir temele oturtmuş oluyordu. Özcesi baskı aygıtının altında kalan insanın bizzatihi kendisi varolan durumu kabullendiği, yani bu topluma ait olmaya devam ettiği için, tepesinde kurulan diktatörlüğü komşu topluma karşı kendisinin örgütlenmesi olarak görüyordu. Kendi şehri vardı ve bu şehirde iyi kötü yaşamaya devam edebilmek için komşu şehre karşı onu belki de herkesten daha fazla koruma duygularına sahipti. Onun için de komşu şehirle olan savaşta en büyük kahramanlıkları o gösterirdi. Şehri için, (devleti anlayın) gözünü kırpmadan canını verirdi. Bugün de öyle değil mi? Şehir (ülke de anlayabilirsiniz) veri olunca da şehre ait mekanizmalar da fazla zorluk olmadan rasyonalize olabiliyordu.
Demek ki, devlet olgusunun benimsenmesinde birincil rolü oynayanın, insanların hangi guruba, sınıfa, tabakaya ait oldukları değil, nasıl bir kabullenmeye, nasıl bir zihinsel şekillenmeye ve ilerleterek nasıl bir ideolojiye sahip oldukları olduğunu söyleyebiliriz. Acaba bu zihinsel algılamaların, ideolojilerin bir kandırmaca olduğu söylenemez mi? Hem evet hem hayır. Evet, zira bu ideolojiler insanı kendi pozisyonunu berbat edecek bir konuma sürüklemektedir. Yani insan benimsediği fikir tarafından aldatılmaktadır. Hem de en az bunun kadar büyük bir hayır; gördük ki, benimsenenlerin temelleri o insan (sınıf, grup, tabaka, aşiret, milliyet, millet olarak genişletebilirsiniz) için yalan değil son derece somuttur.
Rekabet dünyasının temel varoluş biçimini oluşturması kendine ait gerçeklikleri de reddedilemez hale getirir. Rekabet temel varoluş biçimiyse rekabete ilişkin kurumlaşma da onun zorunlu gereğidir. Alt sınıftan ya da üst sınıftan olmak burada hiç bir rol oynamaz. Rekabete ait kurumlaşmanın gerçekleşmesi demek rekabetin doğal gereği olarak ortaya çıkan ilerde ya da geride olma konumlarının da kurumlaşması anlamına gelir. Ve bu noktada diyebiliriz ki, rekabeti varoluş biçimi olarak benimseyen insan, altta yada üstte varolma konumunu, bu varoluşun çerçevesini oluşturan devleti de gönül rızasıyla benimser ve onun için gerektiğinde de canını verir. İşte burada tam bir devridaim makinası vardır: Rekabet devleti, devlet rekabeti ölümsüzlük iksiri verir gibi habire emzirir durur.
Bu varoluş ve kabulleniş biçimi, içinde bulunulan koşullara göre demokrasiyi de, Sultan Süleyman'ı da, Hitler'i de, Kenan Evren'i de aynı rahatlık içerisinde benimseyebilir. Benimsendiklerini tarihen gördük.
Elbette bu sorular yumağı içerisinde, rekabetin, kurumlaşmış olsa da neden alt sınıfları, "şu suyun başına biraz da biz geçsek nasıl olurdu?" sorusuna getirmediğini atlarsak rekabet kavramına adaletsizlik etmiş oluruz. Babanın anneyi dövdüğü, annenin dönüp oğluna bir tokat aşkettiği, oğlanın da kızkardeşinin saçını çekerken, onun da kediyi tekmelediği karikatürde kedinin her zaman kaçmayıp kızın ayağını tırmaladığını da resmedebiliriz. Toplumda her türlü düşünüşün temeline yerleşmiş olan rekabet kavrayışının en altta duranın üste tırmanma arzularını da harekete geçireceği aşikardır.
Devlet daha varoluşunda hemen hemen zaten böyle varolmuş görünüyor. Altta yada aynı hizada dururken birileri birilerinin üstünde yer almaya başlamış. Ve işte akla son derece uyar görünen, vatandaşın onlar için canını verdiği kurumlar bu akışı da düzenleyen güç oluvermiş. Üstelik bu da akla uydurulmuş. Rekabet sınırsız prensipsiz olur ise toplum yıkıma gider. Yani üst sınıf habire değişir. Her altta kalan diğer altta kalanlarla birleşir zirvedekini tepetaklak edip kendisi oraya yerleşir. Bu her günkü değişim olacak olur ise devletin varoluşuna ilişkin ilk kabuller de yerle bir olurlar. İşte böyle denetlenemez bir rekabet ilişkisine karşılık, daha önceden sözde başka rasyonellere dayalı olarak oluşturulan güç aygıtları bu istikrarsızlığı önleme görevini de üstlenirler (Burada bunlardan hangisinin önce gelmiş olduğu sorulabilir elbette, ama irdelediğimiz tarih açısından bunun hemen hemen hiç bir önemi yok. Zira bin yıllardır biz bu ilişkiyi böylece izliyoruz) ve toplum buna da onay verir. Buna onay verdiği anda da kendi mahkumiyetine de onay vermiş olur. Kimi zaman bu mahkumiyet devlete ilişkin ön kabuller dolayısyıla sineye çekilir, kimi zaman da çekilemez olduğuna karar verilip isyan edilir.
İsyan, şiddet ve devlet
İsyanlar insan bilincinin şekillenmesinde iki türlü rol oynarlar: tövbe ya da daha iyi bir isyanı örgütlemek. Bölünme her zaman böyledir. Başarısız isyanların ardından bir kesim düşmanının rasyonellerini benimseyecek derecede tövbekarlaşırken, bir kesim de değişik biçimleri içinde daha iyi bir isyanı nasıl örgütleyeceklerinin hesaplarını yapmaya devam ederler. Ve böylece de devletli toplumlar bütün zamanlarda çatışmaların da yaşandığı toplumlar olmaya devam ederler. Ama görüldüğü üzere her zaman da egemen sınıf iktidarları varolmaya devam eder.
Burada iki temel öğe mevcuttur: Birincisi herkesin zihninde rasyonal temellere sahip baskı aygıtlarının bizzatihi ideolojik eğitmenlik yapması, yani insana bir anlamda nasıl düşüneceğini öğretmesi; ikincisi de, bu eğitime yaşanan toplumsal ilişkiler dolayısıyla zaten hazır olan toplulukların grupların asla varolandan farklı bir yapıyı üretme kabiliyetine sahip olamayacaklarıdır.
Şiddet bir eğitmen ve eğitim aracıdır. Ancak görevini kendine uygun önkabullerin olduğu koşullarda yerine getirebilir. Bu uygun önkoşulların olmadığı durumda ise tersine bir eğitimin, yani kendisini ortadan kaldıracak olan bir bilincin gelişmesine neden olur. Modern sanayi proletaryasının ortaya çıkısına kadar da hiç bir kesim şiddetin bir eğitimci ve eğitim aracı olabilmesini inkar edebilecek ön koşullan yaratma kabiliyetine sahip olamamıştır. Bu kabiliyeti gösterebilenler ancak komünal toplum kalıntıları olabilmişlerdir. Çünkü bir tek onlar rekabet dünyasına yabancı dayanışma dünyasına yatkın idiler.
İçinde bulundukları rekabet koşullarını reddetmeyi keşfedemeyecek konumda olan alt sınıflar, egemen ideolojinin çeperlerini zorlayarak karşı bir isyan geliştirmeleri ve iktidar sahibi olmaları durumunda, kazandıkları zaferde yenilgilerini bulacaklardır. Zalimlere isyan edenler, egemen sınıf/baskı aygıtı olarak devleti değil zalimleri yenerler. Kendileri de bizzatihi aynı rekabet zeminine ayak bastıklarından dolayı da kısa zaman içinde egemen sınıf konumuna yükselir ve yine birilere ezilen sınıflar olarak toplumun çoğunluğunu oluşturmaya devam ederler. Hareketin böylesine bir karakteri olması nedeniyle de birçok durumda onların isyanının başına da yine egemen sınıf konumuna daha yakın olanlar geçerler. Tarihte çok iktidarlar değişmiştir, ama devletin böyle olma özelliği hiç bir zaman. Elbette tarihte Şeyh Bedrettin gibi bu temelleri görebilmiş erken zuhur etmiş şerefli, ama talihsiz dahiler de vardır.
Rekabet ve dayanışma dünyası
Burada "kandırılacak kadar masum" olan halktan iç işgale uğramış ve bir anlamda kendi celladıyla bütünleşmiş kurbana ulaşmış oluyoruz. İdeolojik hegemonya budur ve böylesine içselleştiğinde egemen sınıf/lar adına maddi bir güce dönüşür. Bu bütünleşme kuşkusuz bulunulan konumlar dolayısıyla şekillenmelerde farklı öğeleri de içerirler. Bir ağaca altından bakmakla üstünden bakmak arasında önemli farklar vardır. Görülenler büyük değişikliğe uğrarlar. Alt sınıflarda, egemen sınıfla ortak olan bütün önkabullere rağmen hep birlikte kaderlerinin berbatlığını görüp bir değişim arzusu da değişik biçimler alarak yaşar durur. İçinde varolduğu temel koşulları kıramayacak olan bu bilinç öğelerini yönetenlerin/iktidar sahiplerinin demokrasiden uzaklaşma eğilimleriyle yönetilenlerin/muhaliflerin demokrasiye eğilimlerine benzetebiliriz. Ama hemen her durumda görüldüğü üzere muhalifler iktidar olduklarında (yönetilenleri bir yana koyduk zira Paris Komünü, Ekim Devrimi dışında bunun pek örneğini yaşamadık; elbette bunlar da bambaşka derslerle doludurlar) bir önceki iktidarın özelliklerini tekrarlamaya başlarlar. Neden basittir: Elde edilebilecek olan maddi çıkarların cazibesinden çok varolabileceği düşünülebilen tek dünya rekabet dünyasıdır.
Rekabet dünyasının dışında bir de dayanışma dünyasının olabileceği elbetteki, insanlık düşüncesinde insanlığın kendisi kadar eskidir. İnsan bilinçli emek kullanarak insan olduysa bunu yine kendi türü içindeki dayanışma ilişkisi sayesinde başardı. Bu anlamda insanın insan oluşu insan dayanışmasının ürünüdür diyebiliriz. İnsan oğlu/kızı bir biçimde insan olduğu cennetten kovulup yeryüzünün rekabet cehennemine atılınca cennetini bir türlü unutamadı. Dayanışma dünyasının bin bir türlü hayalini kurdu. Kimileri çıkıp onu bu dünyada boşuna aradıklarını onun öbür hayatta olduğunu vaaz etti. Kendisi olmasa da hayali bile güzeldi. Sevdi insanlar böyle düşünmeyi. Dinlere bağlandılar; Hayali bin yıllarca taşıyıp durdular; kimileri de ertelemeyip onu yeryüzünde aramaya devam ettiler. Bunlardan Karl Marx ve takipçileri bu cennetin yeryüzünde ve proletaryanın kolektif üretim temeli üzerinde yükselebileceğini söylediler. Yani dayanışma dünyası için rekabeti maddi olarak dışlayabilecek olan ve gittikçe yaygınlaşan bir zemin ortaya çıkmaktaydı. Bu zemin dayanışmaya ilişkin kendiliğinden bilinç öğelerini de getiriyordu. Ne var ki, proletarya da varolan toplumun bir parçasıydı ve yukarıda ifade ettiğimiz ideolojik hegemonyaya karşı şerbetli bir sınıf değildi. Bu ideolojik hegemonyayı kıracak tersine bir bilinçlenmeyi geliştirecek aygıt olarak Marx proletarya partisini, çoğumuzun mücadele birliği, savaş örgütü tanımlarına karşın bir propaganda birliği olarak tarif etti. Zira propaganda birliği olamadan, bilinç dönüşümünün bir aracı olamadan savaş birliği olmak olanaklı değil yada olanaklı olsa da mağlup olabilirdi bu yolda galip olanlar! Yani tarihin gerisinde yatan halk isyanları gibi yeni bir sınıfın eski ilişkiler içerisinde iktidara yükselmesinin aracı olabilirdi. Proje öylesine genişti ki, kendiliğinden sınıf olmaktan çıkıp kendisi için sınıf olacak olan proletarya, bu oluşumuyla çoğunluğun çıkarlarını da ifade edecek ve dolayısıyla bugünün dünyasında bir devlet kuracak olsa bile bu devlet bir öncekilere benzemeyecek, kendisini ebedi kılmak değil söndürmeye göre kurgulayacaktı. Böylece de proletarya daha önceki isyancıların içine düştükleri açmaza düşmeyecek, zaferiyle yenilgiye uğramış olmayacaktı.
isyanın zaferinin kendisinin yenilgiyle sonuçlanması
Yaşanan yakın tarihe düz baktığımızda proletaryanın da aynı açmaza düştüğü ve isyanının zaferinin kendisinin yenilgisiyle sonuçlandığını gördük. Yıkıntılarının altından dayanışma dünyasına ait hemen hiç bir şey çıkmazken, bol miktarda rekabet dünyasına ait öğenin çıktığına tanık olduk. Rekabetsizliğe göre kurgulanacak olan bir toplumda "sosyalist rekabet" gibi kendi kendini inkar eden bir tamlamanın üretilmiş olması bile başarısızlığın kavranmasmdaki anahtarı elimize verebilir.
ilk kurulan sosyalist devlet üç önemli eksiyle işe başladı diyebiliriz:
Savaş yıkıntıları altında kalmış proletaryası cılız tek bir ülke;
İktidarın kurulmasıyla birlikte başlayan beş yıllık bir iç savaş;
Demokrasi mücadelesini henüz yeni yeni tanımaya başlamış bir doğu toplumu.
Bu üç faktör sanki sosyalizmi, iktisat, siyaset ve sosyal alanda öldürmeye yetebilecek üç zehir gibi.
Bunların içinde en masum görüneni birincisi. İktisadi düzeyin tam hangi noktasının sosyalizm için bir başka ifadeyle dayanışma dünyasının kurulması için yeterli olduğunu tespit etmek pek kolay değil. Yaşanan üretim ilişkisinin bu konuda daha büyük rol oynayacağı aşikar. Teknik üretici güçlerin geri olması demek onların kollektif ilişki içerisinde varolamayacakları anlamına gelmez. Komünal toplumun teknik üretici güçlerinin daha ileri olduğunu kimse söyleyemez.
Ama iç savaş ve doğu toplumunun özellikleri sosyalizm için daha öldürücü bir güç taşıyordu.
İç savaş demek, fiiliyatta köylülerle işçilerin savaşı demekti. Bir işçi yoksul köylü ittifakı olarak kurulmuş olan Sovyet (sınıfsal yerel yönetim) egemenliği nüfusun en küçük azınlığını oluşturan proletaryanın egemenliğine dönüşmüştü. Bu azınlık iktidarını yaşatmaya devam etmenin artık bir tek yolu kalmış gibiydi, eski egemen sınıfların çoğunluğa karşı silahlandıkları gibi. Onlar da iç savaşta bunu yaptılar ve bir daha da geri dönemediler. Lenin'in Yeni Ekonomi Politikası'nı, bir kalkınma planı olarak değil de, yıkılan işçi köylü ittifakının yeniden kurulması girişimi olarak düşünmek, Lenin'in savunduğu demokrasi anlayışına dahal yakın düşer görünüyor. Ama ne var ki, bu plan Lenin'in ölümüyle bu muhtevayı kazanma şansını kaybettiği gibi 1928'in genel kıtlık vB dünya krizi koşullarında tümden sahneden çekildi. Günbegün merkezileşen devlet bir katı daha merkezileşti ve kendi içinden gelen pozitif ciddi bir direnişle karşılaşmadı. NEP'in sürdürülmesini savunan Buharin çaresizlik içerisinde teslim olurken, daha sonraları bir çiçek bahçesini çiğnemiş olduğunu söyleyecek olan Troçki de bunu bir sola yöneliş olarak değerlendiriyordu. Gerçekte olan ise gittikçe dahal fazla "doğunun devletine" benzeyen bir devletin şekillenmesiydi.
İşte tüm bu sürece "doğu toplumu" olma özelliği mezar kazıcı gibi eşlik ediyordu. Toplum olan bitende herhalde yaşamaya alışmış olduklarına çok ters düşen bir şeyler görmüyordu. Yüzlerce yıl kuvvetli merkezle yaşamaya alışmış olan toplumun bu anlayışı kökten değişikliklere uğratacak bir demokrasi mücadelesi yaşayıp buna ilişkin gelenekler oluşturmadiktan sonra geleneklerini terk etmesine ne neden olabilecekti? Merkez de bunun halkını çıkarlarına son derece uygun olduğunu elindeki tüm araçlarıyla yayar ve kerim devlet gibi davranırken, neden şikayet edeceklerdi? Aç değillerdi açık değillerdi. Çarlarla mukayese edilemezdi yeni devlet. Çin de herhalde SSCB'nin hala bu devirlerini yaşıyor.
Halbuki Lenin, burjuva devletler içerisinde hala doğrudan demokrasinin öğelerini yaşamaya devam eden İsviçre'yi bile bürokratik bulup eleştirmişti. Proletaryanın devleti İsviçre ninkinden daha demokratik ve yerel yönetimci olacaktı. Sovyet bu idi.
Karl Marx'ın ifade edip Lenin'in Emperyalizm çürüyen kapitalizm olarak tanımladığı tekelci devlet bir başka yoldan bir başka ilişki ve biçimlerde SSCB siyaset ve ekonomisinde parti tekeli olarak ortaya çıktı. Tekelin yıkım getireceği üzerine söylenenler kapitalist oligopoller için gerçekleşmedi, ama sosyalist monopol için haklılığını kanıtladı. Bu olgunun doğu devleti özellikleriyle çok yakın ilişkisinin olması gibi tüm sosyalist hareket üzerinde de (hele bize gelince dokunun benzerlikleri nedeniyle) çok ağır etkileri olmuştur ve sosyalizmin, sosyalist insanın şu anki durumunu açıklamada önemli imkanlar ve dolayısıyla da çözüm olanakları sunar görünmektedir.
Doğu devleti ve Osmanlı
Nedir doğu devleti gerçekten? Aslında devlet doğu devletidir. Medeniyetin ilk uç verdiği alanlar olarak, Mezopotamya, Hint, Çin, Mısır aynı zamanda devletin mucididir de. Mezopotamya'da devlet varken Avrupa'da belki de kabile federasyonu bile yoktu. Batıda varolmuş tek istikrarlı devlet olarak Roma İmparatorluğu da doğunun devletinin yansımasından başka bir şey değildir. Ve unutulmaması gereken bir başka gerçek de insanlığın kahir ekseriyetinin Avrupa değil Hint, Çin ve Doğu Akdeniz çevresinde yaşadığıdır. Dolayısıyla insanlığın en az kısmının hem de tarihen daha sonradan gelmek üzere yaşadıklarını toplumsal evriminin tipik ifadesi olarak değerlendirmek, dünyayı Avrupa sanmakla mümkündür ve öyle de olmuştur. Böyle bir kabul olduğu için de doğunun devleti atipik kategorisi içerisinde incelenmeye çalışılmıştır. Halbuki Asya'nın bir ucundan Roma'ya kadar uzanan alanda kurulan devletler büyük benzerlikler gösterirken Roma'nın Cermenler tarafından istilasıyla Avrupa'da bir başka devletler ve toplumlar tarihi başlar. Hatta bu Cermen istilasına
rağmen Roma'nın doğusu Bizans olarak geleneksel yapıyı sürdürür ve Türkler tarafından Osmanlılık olarak devralınıp Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilir. Dolayısıyla insanlık tarihinin bu kaba değerlendirmesi bile, doğunun toplumsal ve siyasal yapısının değil, batınınkinin genel olandan bir sapmayı oluşturduğunu söylememenin daha doğru olacağını gösteriyor. Elbette böyle bir durumda da bilinen toplumsal evrim şemalarında da bir karışıklık ortaya çıkıyor; Özellikle de feodalite konusunda. Bu da, bu yazının kapsamı içine alamayacağımız başlı başına ayrı bir tartışma konusu. Batıda ortaya çıkan bu sapmanın tarihe daha geç bir zamanda giren kuzeyli Cermenlerin etkisi olduğu hemen hemen kesindir. Devlet tanımayan gelenekleriyle güneyi istila eden ve günün varolan merkezi devletini parçalayan bu "ilkeller" zaptettikleri yerde eski yapı tarafından fethedilseler de kendi yapılarına uygun yeni bir sınıflı yapının (batı feodalitesi denen parçalı yapının) ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. (Hunların da benzeri bir etkiyi bir biçimde yarattığını söylemek mümkündür.) Ortaya çıkan yapıda parçalılığın olması geleneksel ilkel toplumların kabileler olarak otoriteye teslim olmama özelliğinde yattığını söylenebilir. Benzer tutumu Osmanlı egemenliğinde Kürtlerde ve yörüklerde izlemekteyiz. Egemen olamadıkları durumda otoriteden uzak alanlarda (dağ başlarında) kendi otoritelerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Cermen istilasının bir benzeri de Moğol istilasıdır. Moğollar Anadolu'ya girişleriyle Osmanlıyı silip süpürmüş ve çekildiklerinde yerinde batıya benzeyen beylikler bırakmışlardır. İlginçtir, Türklerin ve Moğolların kurdukları devletlerin ömrü kuranınkiyle sınırlı gibidir. Devlet evlatlar arasında bir mülk gibi pay edilir ve bir müddet sonra da tüm büyüklüklerine rağmen silinir giderler. Bunu aşabilen Anadolu'ya yerleşen Türkler olmuştur. Perslerin ve Arapların merkezi devletlerinin askerliğini yapmış olan Selçuklular ve Osmanlılar geldikleri kökene ait gelenekten koparak (bu komünal özelliklere daha yakındır) farklı bir geleneği benimsemişlerdir. Yani ünlü "Türklerin devlet kurucu oldukları" tezi hiç de gerçekçi değildir. Türkler aslında ilkel bir toplum olarak devlet kurucu değil devlet batınadır. Kısa sürede batırmadıkları Selçuklu ve Osmanlıdır. Bunlar da farklı kategoriden devletlerdir. Daha önce kurdukları devletler ise kabileler federasyonunun bir üst safhasını henüz ifade eder görünmektedir. Doğunun istikrar kazanmış, kurumlaşmış devlet yapılarına göre kurumsuz, geleneksiz yapılardır ve dağılmaları da bünyelerinin bu özelliği dolayısıyla kolay olmaktadır. Gelenek kazanmış devlet ise neredeyse kendisini zaptedeni de yutacak kadar istikrar sahibidir. Burada (asimile edilmede) Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın da "tarihsel devrim" diyerek işaret ettiği, fatihlerin, ilkelliğin hangi safhasından geldiğinin esaslı bir rol oynadığı düşünülebilir. Zaptettiği toplumdaki hiç bir gelenekle kendi bağlantı noktasını göremeyecek kadar ayrı bir gelenek içinde olanın varolan yapıya teslim olması imkansız gibi görünmektedir. Örneğin Timur Bağdat'a girdiğinde şehri yerle bir ederken kütüphaneleri de yakar. İşte bu "vahşiyi" varolan mekanizmanın yutabilmesi olanaklı değildir. Ama Osman bey bir dağ başında kendisine karargah kurmak yerine (besbelli ki, buraya gelinceye kadar yolda aldıkları eğitim tutumlarının belirleyicisidir.) aşiretiyle birlikte gider Söğüt'e yerleşir. Yerleştiğinde de Bizans'ın geleneksel ilişkilerinin içindeki yerini almış olur. Gelecek artık belirlenmiştir. Arap Fars geleneği Söğüt'ten yeniden şekillenen bir Bizans olarak uç vermektedir.)
Sanki İbni Haldun haklı gibi. Devletler de tam bir insan gibi doğuyor, gelişiyor ve yaşlanıp ölüyorlar! Tarihe geç giren önde duruyor erken giren yaşlanıp ölüyor. ABD de tarihe Avrupa'dan sonra girdi ve o da onların önünde duruyor. Elbette yaşlanıp ölen yok. Bunlar konumuzun sınırlarını aşıyor. Bir başka tartışmanın konusunu oluşturuyor. Yukarıda devlet üzerine anlattıklarımız asli ve öncelikli olarak doğuda ortaya çıkmış özelliklerdir. Devletin ve dolayısıyla doğu devletinin en temel karakteristiğini güçlü bir merkezi yapı ve doğrudan üreticilerin merkezle olan ilişkilenme biçimi oluşturur. Antik ve orta çağlarda doğu hep bir fetihler ülkesidir. Güçlü ordular dolanır bu bölgede ve iri iri imparatorluklar kurulur. İstila orduları girdikleri yerleri talan eder doğrudan kendine bağlar (İstisnaları hep yaşanmıştır elbette. Aslında doğunun bu özelliği iyi anlaşıldığında batıdaki durumun doğuda da sık sık ortaya çıktığı daha rahat görülebilecektir.). Bu farklılığı ilk görenlerden Machiavelli doğu toplumu ile batı toplumu arasındaki farkı Osmanlı ile kıyaslama yaparak şöyle anlatır:
"Osmanlıyı yenemezsiniz. Ama bir kere yenebilirseniz tüm ülkesini fethedebilirsiniz. Batıyı yenersiniz, ama fethedemezsiniz."
Anlattığı, Osmanlı'nın tüm diğer doğu devletleri gibi merkezi olarak çok güçlü olduğu, buna mukabil yerel güç adına pek bir şeyin bu1 lunmadığı ve Osmanlı ordusunun1 yenilmesinin her şeyin bitmesi anlamına geleceği; buna muj kabil, batıda pek güçlü merkezi yapıların bulunmadığı, yerel güçlerin bulunduğu ve bir merkeze ait bir orduyu yenseniz bile yerel güçlerin sizi uğraştırmaya devam edeceğidir. Osmanlı'da sultanın icazetini almak ihtiyacında olduğu tanrıdan başka kimse yokken, batının kralı diğerleriyle en iyi ittifakları kurabilen feo1 dal bey oluyordu. (Doğuda kendisine Magna Carta Kral iradesinin sınırlanması imzalatılabilecek bir kral olmamıştır. İmzalatabilecek Baronlar da. Zira batıda kralın iktidarı her zaman müttefiklerinin icazetiyle bağımlıydı. Bağımlısının bağımlısı ise (en altta toprak kölesi olmak üzere) kendi bağımlısı değildi. Bu da egemenlikbağımlılık ilişkisinin kavranış ve yaşanışında ve insan şekillenmesinde doğuya göre ciddi bir farklılık ortaya çıkarır.
Herhangi nedene dayanarak oluşmuş olursa olsun Avrupa'nın batısında ortaya çıkan toplumsal şekillenme siyasal erk olarak parçalıdır ve bu yeni ilişkilerin oluşturulabilmesi için hareket alanları bırakmaktadır. Nüfusun çoğalması bizde son on yıllarda başlamış olan şehre doğru nüfus hareketinin oluşmasına ve şehirlerin erkenden farklı ilişkilerin geliştiği yerler olmasına olanak sağlamıştır. Bir çeşit insan özgürleşmesi varolan ilişkinin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Elbette her doğan yeni durum tanımlarını ve tanımlayıcılarını da bulacaktır. Şehirler o zamana kadar tanınmamış bir özgürlük ortamı yaratıyor, yeni güçlenen sınıf olarak burjuvazi bu gelişmeye karşı durmak değil tam tersine kendine feodalizmin yanı başında hayat ve iktidar alanı açmak için destekliyordu. Şehirlerin özgürlük havası özgürlük düşüncelerinin hızla gelişmesine, örgütlenme bilincinin ortaya çıkmasına olanak sağladı. Özgürlük ortamının geliştirici etkisi kendisini hem bilimde hem de sanatta ortaya koydu. Çinliler barutu bin sene önce bulup eğlence için fişek atarken, Avrupa'da feodal şatoların zapt edilmezliğine son verecek toplar gelişiyordu. Şehirlerden esen değişim rüzgarları gittikçe tüm insanları sarmaktaydı. Hepsinden önemlisi birey olma ve birey olarak içinde yer alacağı siyasal ya da başka türden kurumlarla sözleşme yapma geleneği yaygınlaşmaya başladı. İşte bu demokrasinin de kurumlaşmaya başlaması demekti. Geleceğin siyasal rejimleri de bu gelenekleri yok edemedikten sonra bunları içererek kurulmak ve varlıklarını bunlarla birlikte sürdürmek zorundaydılar. Egemenliğin varlığı sadece zora dayanmayacak ve rızayı da içerecekse başka türlüsü mümkün değildi istikrarlı bir yönetim için. Özgürlüğün tadını alanları denetleyebilmek onların özgürlüklerini bir biçimde tanımakla mümkündü.
Aynı yıllarda ise Moğol istilalarının ardından dağılıp batıdakini bir ölçüde andırır beyliklere bölünmüş olan Osmanlı yeniden toparlanmış, Bizans'ı ele geçirerek Abbasi ve Pers imparatorluklarının derslerini onunla birleştirmişti. Attığı her adımda merkezi güçlendiriyor yerel güçleri izleri kalmamacasına temizliyordu. Fatih Anadolu'da tek bir Türk Bey'i bırakmazken (Kürtlere eli pek yetişmedi) çocuklarının fazlalığını da devletin bekası için boğduruyordu. Kurulan nizamda bir devlet/Padişah vardı, bir de kulları. Adları koca koca Bey diye geçenler bir reayadan daha fazla bir öneme sahip değillerdi. Padişah emrettiğinde kendi kellesini sepete koyup İstanbul'a göndermeyi yükümlülüğü olarak bilirdi. Bey olan bunu böyle bilince biçare köylü nasıl başka bilebilirdi ki? Batı Avrupa insanı birey haline gelip siyasal erki belirleme konusunda haklar elde etme peşinde koşarken, Afrika'dan Orta Avrupa'ya kadar at koşturan bu engellenemez güç kulları üzerinde de daha bir dehşetengiz egemenlik yaratıyor ve Hitler'in 500 yıl sonra keşfedeceği "küçük insana büyük bir canavarın dişi olma" duygusunu da veriyordu elbette. Her şey devlet idi. Her şey devlet içindi. Ancak devlet için varolunabilirdi. Ve ancak dünya yüzünde böylece varolunabilirdi.
Doğu devleti Türkiye Cumhuriyeti
Yüzlerce yıl süren bu şekillenme cumhuriyetin tüm "modernizmine" karşın şaşırtıcı bir biçimde ta günümüze kadar devletin ve toplumun temel kavranışı olmaya devam etmiştir. Ama bir tesadüf değil elbette. Bilinçli bir yeniden üretimin eseri.
Teknolojinin gelişmesine bağlı olarak savaş tekniklerinin de değişmeye başlamasıyla birlikte Osmanlı, iri ordularının artık Avrupa ortalarına ulaşmak değil sınırlarını dahi koruyamaz ve giderek toprak kaybeder duruma geldiğini gördüğünde gözünü batının neyinin üstün olduğuna çevirmek ihtiyacını duymuştu. İkinci Mahmut'tan beri batılıların hep bir şeyleri alınıp duruldu ve sonunda "Türk mü olsak Osmanlı mı?" tartışmaları arasında imparatorluk bitti ve Osmanlılık yerine Türkler kendilerine
nihayetinde Kürtleri de ketempereye getirip bir devlet kurdular. Bu kez en kararlı batıcı vardı ve Osmanlıyı neredeyse tarihten silip Orta Asyalara uzanırken (bu arada ne hikmetse Türk ordusunun kuruluşunun yedi yüz bilmem kaçıncı yılı da kutlanır) batının nikahını bile almayı ihmal etmedi. Ama "bu memlekete komünist partisi lazımsa onu da biz kurar ve 3. enternasyonale üye olmaya bile göndeririz" bilinci içerisinde.
Her şey çağdaş görünen temeller üzerinde kuruluyordu. Ama kurma biçimleri model alınana göre tam terstendi. Batının özgürleşen, özgürleşmek isteyen insanları kendi iradeleriyle kurdukları ilişkiler içerisinde merkezlerin oluşumuna katılmışken, yeni rejim daha kurtuluş savaşı sürdürdüğü yıllarda Osmanlı'nın kendi merkezi gücünün dışında güç bırakmama geleneğini hemen hayata geçiriyordu. Yerel güçlerle uzlaşma yeterli güç toplanıncaya kadar sürdürülecek olan anlık bir taktikti. Nihayetinde Cumhuriyetin kuruluşu, özgür bireylerin örgütleri ve iradeleriyle vatandaş olma süreci değil, padişahın kullarına cumhuriyetin, kulluğun yeni bir türü olarak vatandaşlık vermesi oldu. Bu anlamda Osmanlı sultanının kullarıyla olan ilişkisiyle Cumhuriyet devletinin vatandaşlarıyla olan ilişkisi arasında hemen hiç bir farklılık olmadı. Olamazdı. Hemen tüm kadrosu Sultanın kulları olan subaylardan oluşan bir fikir çevresi ve örgütlenmenin başka türlü davranmasını beklemek katırın doğurmasını beklemek gibi bir iş olurdu zaten.
Batının medeni, ticari, adli ne kadar hukuku ve kurumları varsa alındı (hatta opera bile alındı. Şimdi orada da devlet sanatçıları var!) ve aralarına "küçük" ilaveler yapıldı. Yapılan ilavelerin tümünde hakim olan kutsal devlet perspektifi idi. Bir de uyduruk ve haliyle ırkçı Türk tarihi yaratıldı. Sultanın kulu garip Osmanlı köylüsü anladı o zaman kendisinin bu ülkede bir göçmen olduğunu, aslındaysa çekik gözlü insanların ülkesi Asya'dan geldiğini (ne kadar çok bakmışlardır aynaya gözlerinin niçin böyle anormal olduğunu anlamak için. Hepsi neseplerinden şüpheye düşmüştür muhakkak!)
Sözde yine batıya benzesin diye eyalet sistemi ihdas edilip yerel yönetimler oluşturuldu. Batıda yerel yönetim iktidarını kendisi elde etmiş sahici bir erk kurumuyken, bizde merkezden atanan valinin idari olmayan işlerini yürüten bir kurum haline geliverdi. Yani Osmanlıdan pek farklı olmayan biçimde merkezin bir uzantısı. Nasıl Osmanlı'nın beyi sultanın/devletin bir kulu idiyse vali de devletin bir kararla yerinden oynayacak bir memuru/kulu idi. Kısacası demokrasi şekillenmesinin küçük ilavelerle nasıl karşıtına dönüştürüleceğinin harika bir örneği verilmiş oldu.
Doğu devleti, Türkiye Cumhuriyeti ve sosyalist devletler
Ne ilginç tesadüftür ki, aynı yıllarda SSCB'de de benzer şeyler cereyan etmektedir. Tek parti vardır. Sınıflar ortadan kalkmaktadır (Cumhuriyet de sınıfsız imtiyazsız bir devlet idi!!!) Her şey devlet denetimindedir. Rejim hakkında kimsenin gık demesi mümkün değildir. Ve Cumhuriyetimiz de kısa bir liberalizm denemesinden sonra tek partisiyle devletçiliğe sarılmıştır. Rejimin mükemmeliyetine laf etmeye kalkışmak kimsenin haddine değildir. Devrin komünistleri doğrusu iyi direnmişler. Troçki bile NEP'den vazgeçilip uygulanan tavukları bile devletleştirme politikalarını sola yönelme olarak değerlendirirken Mustafa Kemal'in sağa yöneldiğini söylemek mümkün olabilir miydi? Dahası insan Mustafa Kemal'i bayağı bir solcu sanıp destekleyebilirdi de. Gerçi Mustafa Kemal "milletimizin meşrebi komünizme uygun değildir" diyerek bir biçimde yanılgıların önüne geçmeye çalışmıştır.
Sosyalizmin dünyanın o günkü koşullarında kazandığı bu Osmanlıya benzeyen anlayışı hemen hemen tüm dünya komünist hareketini esas olarak belirledi. Ondan sonra sisteme katılan ülkeler ve partiler her şeyi merkezin denetiminde tutan bu anlayışı yapılarında bürokrasi olarak oturttular. Batılılar yaşadıkları tarihsel deneyin sonucu olarak bürokrasiyi sevseler de bütünüyle bu anlayışın içinde kalamayıp kendi özgünlüklerini ifade etmek üzere Eurokomünizm diye kendi meşreplerine daha uyduğunu iddia ettikleri bir yola yönelirken, bizler de güçlü merkezkul ilişkilerini kendi meşrebimize daha uygun düşer bularak, daha sonra bin bir parçaya ayrılacak örgütlerimize yöneldik. Devlet, "her şey devletin bekası için" dersini verirken bizim en sivri ucumuz da "her şey parti için" derslerini çalışıyordu.
Demokrasi bir yönetim ilişkisi, iktidar oluşturma biçimidir. Bireyin kendi hakkında verilecek kararda oy kullanma hakkıdır. Duruma göre bunun doğrudan ya da temsili olarak uygulanması söz konusu olabilir. Her iki durumda da verilecek karar konusunda bilgilenme kararın oluşumunda esas rolü oynar. Dolayısıyla bilgilenebilmek için iletişimin olması kadar iktidar odağının iletişimin sağlanabileceği kadar yakında olması da zarurettir. Bu devlet ya da siyasal parti yapısı için aynı ölçülerde geçerlidir. Ne var ki, Doğu'da, Osmanlı'da ve takipçisi olarak Cumhuriyet'te şekillenen yapı ve bunun şekillendirdiği insan bununla tam ters uçlarda yer alır. İktidar mümkün olduğu kadar uzakta, mistik ve bulutlar arasındadır. Ama yine aynı zamanda bu görünmez güç aynı kadiri mutlak tanrı gibi her yerde hazır ve nazırdır. Her birey onunla teke tek yüz yüzedir. Ona karşı birileriyle dayanışma içerisine girmeye kalkışmak günahı kebahirden sayılır. En küçük şeyi dahi değiştirmek ancak merkezin onayı ve aslında da akıl etmesiyle mümkündür. Değişikliği akıl etmeye bile tebanın hakkı yoktur. Cumhuriyet bu yapı ve anlayışı hiç kesintiye uğratmadan devraldı. Onda şaşılacak bir şey yoktu, ama bu geleneksel anlayışın sosyalistlerce de benimsenmesinin, demokrasinin ve haliyle sosyalizmin ölümü olduğu gerçeği idrak edilemedi. Kurulan sosyalist yapılar sanki devleti kendi içlerinde tekrarlıyorlardı. Nasıl devlet gerekli gördüğü zaman devletçi olup, serbest piyasacıları hıyanetle suçlayabiliyor, gerekli gördüğü zaman da serbest piyasacı olmaya karar verip devletçileri hıyanet içinde olmakla damgalayabiliyorduysa, sosyalist partilerin merkezleri de her türlü değişikliğe karar verebiliyor ama saflardan gelecek değişiklik öneri ve girişimlerini sapma olarak mahkum ediyordu. Her iki kavrayış için de değişiklik fikri ürkütücüydü. Nasıl devlet beyini valisini atayabiliyor ise sosyalist merkezde kendi altındaki yapılarını pek bir tuhaflık görmeden atayabiliyor idi.
Mustafa Kemal'in cumhuriyet tanımı
Mustafa kemalin ilginç bir cumhuriyet tanımı vardır: "Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. SAMİMİ ve MEŞRU olmak kaydiyle her fikre hürmet eder her kanaat bizce muhteremdir."
Samimiyet ve meşruiyetin ölçütleri kimin tarafından belirlenmiştir? Elbette ki, egemen güç tarafından. Bu konuda başka bir merci bulabilmek zaten olanaklı değildir. O halde egemen güce karşı SAMİMİ ve egemen güç açısından MEŞRU olan fikirler hürmete layık ve muhteremdirler. İşte bu fikirler "fikir serbestliği" çerçevesine girerler. Özcesi egemen gücün fikirleri fikir serbestliği çerçevesine girer ve diğerleri SAMİMİYETSİZ ve GAYRİ MEŞRU olarak ilan edilirler.
Mustafa Kemal'in bu vecizesinin acaba uygulana gelinen sosyalizm kavrayışından mek parmak farkı var mıdır? Hangi sosyalist iktidar ya da parti bundan farklı davranmıştır? Hemen tüm partiler merkezin fikirlerinin dışındakileri en hafif ifadesiyle SAMİMİYETSİZ, daha normal ifadesiyle de GAYRİ MEŞRU ilan etmişlerdir. O zaman sosyalist partilerin fikir serbestliği konusunda söylediklerinin Mustafa Kemal'in söylediği fikir serbestliğinden hiçbir farkı kalmamaktadır. Böyle bir fikir çerçevesi programına neler yazarsa yazsın her şey bu ışık altında okunacak ve cumhuriyetin yaptıklarından farklı bir sonuca ulaşılmayacaktır. Sosyalizm bu değildir. Öyle olmadığını da tarih çoktan yaşanan deneylerle kanıtladı.
O halde tarihin mahkum edeceğini tekrarlamamak için, sosyalist olabilmek için durup vereceğimiz bir karar vardır: Osmanlı'dan, Kemalizm kılığında karşımıza dikilen Cumhuriyet'ten tam anlamıyla kopmak. Bu kopuş gerçekleşmediğinde neler olacağını bir başka deney ile bir kez daha yaşadık. Ve artık bu deneyi de değerlendiremeyecek kadar Osmanlı olmaya devam edecek isek, ikinci Mahmud'un torunlarının uğradığı akıbete de uğramaktan kurtulamayacağız. Batının şapkasını alıp başımıza takıp sonra batılının kendisinin karikatürünü (işte Ortak Pazar maceramız!) seyrettiği bir durum yaratmaya devam edeceğiz.
Sosyalizmin yıkılışı, "yenilenme hevesi" ve çoğulcu dayanışma partisi
Dünya sosyalizminin yıkılışının ardından solumuzu da bir yenilenme hevesi sardı ve yeni yollar aranmaya başlandı. Ne ilginç tesadüftür ki, aynı Osmanlı ıslahatları gibi piyasaya yeni laflar sürülüp ihya olmaya çalışırken, döne döne 20 yıl önce bırakılan noktaya gelindi. Osmanlı toprak
kaybetmeye devam ediyordu. Yeniyi arayanlar tanrının esmai hüsnası gibi 99 yeni özellik sayarak çoğulcu olduğu iddia edilen dayanışma adlı bir partide bir araya geldikten bir kaç yıl sonra birbirini "SAMİMÎ ve MEŞRU OLMAYAN FİKİRLER" savunmakla suçlamaya başladılar. Başöğretmen Mustafa Kemal titizlikle izleniyordu:
Çoğulculuk fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak kaydı ile her fikre hürmet eder her kanaat bizce muhteremdir.
Elbette artık modern çağın bir gereği olarak fikirler doğrudan suçlanmıyordu. Fikir suçu olamazdı kuşkusuz! Söz konusu olan eylem idi. Evet çoğulcu partimiz de, ezen ezilen kavgasında üçüncü tarafa yerleştikten sonra, GAYRİ SAMİMİ ve GAYRİ MEŞRU eylemleri mahkum etmekteydi.
Bu burjuvazinin demokrasinin kollanna kelepçe takmak için yüzyıllardır oynadığı oyunun ta kendisidir. Fikir özgürlüğü ortamının bir kez yer leşmesinden sonra (bizde bu da olmamıştır ya!) egemen olanın fikirlerinin dışındakileri mahkum etmek için EYLEM suç kategorisi içine alınmıştır. Böylece istenmeyen fikirlerin dışta bırakıldığı ye ni bir konsensüsün oluşturulmasının sağlanması yoluna gidilmiştir. Çoğulcu dayanışma partisi de burjuvaziden devraldığı, köklerinin kendi geleneksel yapısında yattığı bu yolla, yani gayri meş I ru ve gayri samimi eylemi yasaklama yoluyla I muhaliflerini tüketme yoluna, tarihine rücu etme I yoluna girmiş bulunmaktadır.
Söz konusu çoğulcu dayanışma partisi daha kuruluşunda çoğulculuğun kalbine bu paslı hançerini dayamıştı. Yepyeni bir parti kurulacaktı. Bu partide gruplar olarak değil, bireyler olarak var olunacaktı. Gruplar eskinin devamıydı ve yeninin gelişmesinin engeliydiler. Bireyin zihnini sadece geriye, sekter yapılara bağlıyor idiler. İlk bakışta son derece haklı görünen bir argüman.» Gerçekten yaşanan tarihte oluşanı yapılar başkalarinın varlığını asla
meşru görmeyen mezhepçi yapılar idiler. Ve böyle bir geleneğe bağlı kalmak özgür fikirler ortamını yok etme potansiyelini içinde taşıyor idi. Dolayısıyla eski yapılar yok edilmeliydi; anılmaları bile yasaklanmalıydı.
Moğol istilalarından sonra sözde "Anadolu birliği" yeniden sağlanırken, reaya yerel ceberrutların elinden kurtarılıyor ve özgür kılınıyordu. Çoğulcu partimizde de eski sekter yapıların kafası alınacak ve parti üyeleri özgür bireyler olarak varolacaklardı. Ama gelenek şaşmaz bir biçimde Osmanlı'yı izledi ve reaya yerel ceberrutların elinden kurtarılırken saltanat merkezini tutan tek bir ceberrutun eline verildi.
Fikir özgürlüğü, örgütlenme ve eylem özgürlüğüdür
Fikir özgürlüğünün tanınması örgütlenme ve bu örgütlenmenin taşıdığı fikirleri yayması için gerçekleştireceği eylem özgürlüğünden ayrılamaz. Nasıl bir ülkede çeşitli fikirler olabiliyor ve bunların örgütlenmesi meşru olarak kabul edilebiliyor ise, bir siyasal partide de eğer çeşitli fikirler olacak ise bunların örgütlenmesinin benimsenmesi de meşru olmak zorundadır. Çoğulcu ve dayanışmacı parti bazı zorlamalar karşısında bu işe de bir çare buldu. Eski yapılar tasfiye olmalıydı, ama partide fikir platformları olarak varolunabilirdi. Magna Carta'dan 700 yıl kadar sonra epeyce bir ilerleme doğrusu!
Çoğulcu dayanışma partisinin muhalifleri
Elbette eski yapıların gelenekseli temsil etmesi dolayısıyla belirtilen bir mahzuratı içerdikleri bir gerçekti. Ama bu ABD'nin bin Ladin terörizmini bahane göstererek Orta Asya'ya yerleşme bahanesi gibi muhtevaya sahip. Eski yapılar tasfiye olmalı! Parti içerisinde fikir platformları oluşabilmeli! Pekala bu fikir platformları fikirlerini etkin kılmak için eylem gerçekleştirmeye kalkıştıklarında ne olacak? O zaman işte GAYRI SAMİMİ ve GAYRİ MEŞRU oldukları ortaya çıkacak.
Demek ki, Osmanlı geleneksel anlayışından kopma ancak "fikir platformu" olma noktasına kadar gelebilmiş. Aslında burada da bir kopuşun olduğunu söylemek olanaklı değil. Osmanlı hiçbir bir araya gelişe izin vermemiş değildir. Merkezin uzantısı olmak koşuluyla böyle yapıları kimi zaman bizzatihi kendisi oluşturmuştur. Merkezin uzantısı olan sultanın kullarının oluşturduğu loncalara her yerde rastlamak mümkündür.
Bu çoğulculuk değil, tam tamına monolitik anlayışın değişik bir yoldan hayata geçirilmesidir. Buradan çoktan dönmek gerekirdi, ama herhalde artık geç bir saat.
Eski yapılar elbetteki, eski varoluş biçimlerini terk etmek zorundadırlar. Çoğulcu dayanışma partisinin muhaliflerinin söylediğim türden bir anlayışı olmuş olsa idi, bu gelişmeyi daha en baştan görür ve partinin çoğulculuğunun gü
vencesini sağlamak için dikkatini bu noktaya yöneltir, demokrasi kavgasının doğal bir gereği olarak en uzlaşmaz savaşları bu alanda verirdi. Ama bu partinin muhalifleri de hiçbir zaman bu noktaya gelineceğine inanmadı. İnanamazdı zira bizim gördüklerimizi görmeleri mümkün değildi. Perspektif merkezle büyük ölçüde benzeşmekte ve merkezin bu argümanları kendilerine hiç de tehlikeli bir gidişin sinyallerini vermemekte idi. Kendi dar çevrelerinde benzer bir pratik sürdürülmekte olduğundan merkezin bu tür iddiaları, basitçe kendi gruplarına karşı "bağımsızları avlamak için" kullanılan bir silah olarak görülmekteydi. Tehlikesi de bağımsızların bunu yemeleri ölçüsündeydi! Ama işin gerçeği ise tamda çoğulculuğun kalbine hançerin dayanması ve biraz fazla kıpırdayınca hançerin sapma yüklenilmesiydi.
Çoğulcu partinin merkezinin artık kendisini sorgulamasını beklemek olanaklı değil. Ama çoğulculuğu katleden bu merkez karşısında muhalif pozisyonu tutturmuş olanların, eğer ilk kararlaştırdıkları doğrultuda yürümek, eleştirilerindeki çoğulculuk öğesine sahip çıkmak gibi bir iddiası varsa dönüp kendilerini ciddi bir biçimde sorgulamaları ve bu güne nasıl geldiklerini, bunda kendi anlayışlarının nasıl bir rol oynadığını görme zorunlulukları vardır. Bunun yapılmaması durumunda bugün oluşan muhalefet birlikleri de, yalandan çoğulcu ve yalandan dayanışma partisi olarak kurulan partinin unsurlarının bir araya gelişi gibi, fırtınada devrilen ağaçların birbirine yaslanarak ayakta kalmasından ve bir müddet sonra da yıkılmalarından başka bir anlama gelmeyecektir.
Çoğulcu dayanışma partisi, Kurtuluşçular ve tüm devrimcilere çağrı
Hele bu muhalefet hareketi içerisinde Kurtuluşçular yıllardır en kötü manzarayı sergilemektedirler. Yıllarca sola sosyalist demokrasi fiyakası yaptıktan sonra eleştirdikleri partinin yaptığını ondan önce gerçekleştirmişlerdir. Böyle işlerde her zaman kabahatli karşı taraf olduğundan kimse kabahat kürkünü kendi sırtına almak istemez. En babayiğit üslenme yine babayiğitçe olur: "Evet ben ona tekme attım ama o da beni masanın altından çimdiklemişti..." Kurtuluşçular (politikalardaki tutarlılık tutarsızlığı bir yana koyalım) bir bütün olarak ayrılmaya nerede, hangi yetkiyle karar verip, bilahare de yine hangi hakla, meşruiyetle, hangi demokrasi anlayışıyla kurtuluş yapılanmaları oluşturduklarını, süreci hangi evrelerden geçirdiklerini ve bugün yine hangi demokrasi anlayışı, hangi sınıf perspektifi ve hangi politikalarla bu ayrı yapılanmaları sürdürdüklerini açıklamak zorundadırlar. Bunu sosyalizme gerçekten uyar görünen bir açıklamaya kavuşturmadıktan sonra parti merkezinin antidemokratikliğine karşı yürüttüklerini iddia ettikleri "demokrasi" mücadelesinin hiçbir anlamı ve kendileri açısından daha da vahimi hiçbir başarı şansı da yoktur. Monolitikliğe eğilimini eylemiyle ortaya koymuş olan MERKEZ HAKLIDIR! Her rejim gibi kendisini savunacak tedbirleri almasının eleştirilebilecek bir yanını bulmak bir perspektifin dışında olanaklı değildir. O da demokrasi anlayışıdır. Eğer bu demokrasi anlayışı REFAH'çıların demokrasi anlayışı gibi olacak ise elbetteki insanlar askeri rejimi tercih edeceklerdir.
Muhalefet ederken demokrasi, iktidar erki yürütürken bürokrasi. Ciddi bir perspektif değişikliği gerekmektedir. Demokrasiyi gerçekten savunanlar önce onu kendi ilişkilerinde kristalize ettiler ve tüm toplum için bir yaşam biçimine dönüştürmek amacıyla da canla başla uğraştılar. Zira biliyorlardıki, küçük bir demokrasi adası olarak kuşatma altında yaşamak olanaklı değildi. Kendi varoluşlarını, bizzatihi kendi özlerini korumak için bir mücadele sürdürdüler. Ancak böyle bir mücadelede demokrasi adına heyecan duyulabilir ve mücadele enerjisi bulunabilir. Kendi ilişkilerinde, etinde kemiğinde kristalize olmamış bir demokrasi söylemi olsa olsa başkalarına karşı kullanılacak bir muhalefet silahıdır ve muhalefet pozisyonu değişip de erk pozisyonuna geçildiğinde bu silahın düşmana yaradığı bilinerek ortadan kaldırılır.
Kurtuluşçular gerçekleştirdikleri eylemle sosyalist demokrasiye nasıl uzak durduklarını onu bir vitrin süsü haline getirdiklerini gösterdiler. Bugünkü varoluş biçimi bile tek başına bunu kanıtlamaya yeterlidir. Kim, neden inansın bu' tutumun ikna edici bir özeleştirisi/açıklaması ortaya çıkmadıktan sonra. Sizde olmayanı siz bir başkasına nasıl verebilirsiniz? Olsa olsa vermenin sözünü verirsiniz. Söze vergi olmadığı içinde istediğiniz sözü vermekte özgürsünüz.
Kurtuluş dergisinin çıkışının 25. yılını kutlayanların dönüp bu 25 yılın ürününe de bir bakmaları ve 25 yılın emeğinin bu olup olmaması gerektiğini bir sorgulamaları icap eder. Yoksa bunun da Cumhuriyet bayramı kutlamalarından bir farkı kalmaz. 25. yıl dolayısıyla yaptığım konuşma ve yazdığım yazının Kurtuluşçularla beğenildiği söylendi bana.
Beğenmek için paylaşmak gerekir.
Demokrasiyi öncelikle kendi iç ilişkilerimizde kristalize edecek, batının 400 yıl önce girdiği bireyleşme ve özgür bireyler arasında sözleşme yaparak bir araya gelme tutumuna nihayet gireceksek, söylediklerim bu özleminize yanıt veriyor ise o zaman paylaşıyoruz demektir. O zaman emrivakilerin ortaya çıkardığı durumları kabul eden, bunu bir kader gibi benimseyen, sultanın kulları geleneğini sürdüren, özne olmaktan uzak pasif öğe olmaktan da kurtulmak gerekiyor. Devrimci olmak şartlar bu deyip şartları pasifçe benimsemek değil, olmayanı yal ratmak demektir.
Hayal kurabilmeliyiz. Hayallerimiz gerçeğin sınırlarını aşıp gidebilmeli. Gittiği yerden gerçeğe bakıp, gerçekle bağlantısını kurmak için yaratıcı olabilmeli. OLMAZ, OLMAZ!
Hayat bizden olmayanı yaratmamızı bekliyor, olanın geliştirilip mükemmelleştirilmesini değil. Reformcu değil devrimci olmalıyız. "Şimdi ol maz bekleyelim" mantığı zamanı kazanma değil zaman kazanma mantığıdır. Bu yolda kazanılan zaman kaybedilen zamanın ta kendisidir.
Bütün ülkenin devrimcileri ve de kurtuluşçular sosyalist demokrasi zemininde birleşin! Kaybedeceğiniz zihinsel zincirlerinizden başka bir şey yoktur, ama kazanacağımız bir tarih ve yeni bir dünya vardır...
*Demokratik DÖNÜŞÜM'ün Açıklaması: Bu yazının bir versiyonu KURTULUŞ Dergisinin 1. Sayısında (Aralık 2001) aynı başlıkla yayınlandı. Yazarı Mahir Sayın, Demokratik Dönüşüm dergisi için yazıyı hazırlarken yeni bazı eklemeler yaptı.
1 Osmanlı toprak düzeni konusunda yoğun tartışmalar var. Ama bir gerçek de Osmanlılın toprak düzeninin belli özgünlükler taşısa da çok da özgün olmadığıdır. Savaşçılara toprak vermek hemen hemen dünyanın her yanında rastlanmış bir özelliktir. Elbetteki, bunun sistem olarak benimsenmesi belli özgünlükleri ortaya çıkarır. Ama benzer bir ilişki pronoia adı altında Bizans'ta da vardır. Sistemin karlılığı, merkezin beslemek zorunda olmadığı güçlü bir orduya sahip olmasında yatmaktadır. Sipahi toprağına bağlıdır ve savaşçı olarak devletten maaş alması gerekmemektedir. Ancak Osmanlıda çok özgün bir ordu daha vardır. Yeniçeri. Tüm kralların kendilerine ait bir orduları olmuştur. Ama yeniçeri hem büyüklüğü ve hem de özgünlüğüyle diğerlerinden ayrılır. Yeniçerinin anası babası, aşireti, milleti yoktur. Küçük yaşta gayn müslim çocuklardan derlenmiş, Sultanın bağımlısı (bir çeşit kölesi) olarak yetiştirilmiş ve hatta mezhebi (bektaşi) bile diğer halktan ayrı olan ve Sultan tarafından her an harekete geçirilebilecek bir ordudur. Günümüzün modern ordularının özelliklerine neredeyse bir kaç yüzyıl önce ulaşmış bir özgünlüğe sahiptir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
Benzer içerik
- 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
Felsefe
| Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci |
|
Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m... |
- Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı - Walter Benjamin
- Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken- Adorno
- Marx'ın neresindesiniz; sağında mı, solunda mı? Erol Göka
- John Berger’dan Seçme Yazılar: Yiyenler ve Yenenler
- İnsanlık Nereye-Ender Helvacıoğlu
- Modernlik Dün Bugün ve Yarın-Marshall Berman
- Modernlik ve Devrim -Perry Anderson
Kapitalizm - Emperyalizm
| 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan |
|
İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden... |
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
- TÜRKİYE DE TARIM NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR? -Dr.Necdet ORAL






