Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
Yirminci yüzyılın büyük bir bölümü boyunca emperyalizm konsepti, kapitalist dünyanın yönetici çevrelerinde, kabul edilebilir politik söylem alanının dışında düşünüldü. Vietnam Savaşı esnasında, emperyalizme referans, ne kadar realistik olursa olsun, her zaman yazarın politik yelpazenin sol tarafında olduğunun bir göstergesiydi. Pierre Jaleenin Yetmişlerdeki Emperyalizminin Birleşik Devletlerdeki baskısına 1971deki bir önsözünde Harry Magdoff şöyle not düşüyordu; Bir kural olarak, kibar akademisyenler emperyalizm terimini kullanmamayı tercih ederler. Bu kelimeyi iğrenç ve bilim-dışı bulurlar.
Bugün birdenbire bu kural değişmiştir. Birleşik Devletler entellektüelleri ve politik eliti, New York Times ve Foreign Affairs gibi prestijli yazılı basında, açıkça belirtildiği gibi, Birleşik Devletler için emperyalist veya neo-emperyalist misyonları açık bir şekilde sıcaklıkla kucaklamaktadır. Bu emperyalist coşku kendisini, Afganistanın fethi ve işgali ve –eğer ihtirasları gerçekleşirse- Irakın da işgali olarak şekillenen, Bush yönetiminin Terörizme Karşı Savaşına borçludur. Bush yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisine göre, Birleşik Devletlerin menfaatlerini öne çıkarmak için, askeri güç kullanımına karşı belirtilen hiç bir limit ve sınır yoktur. Sadece Amerikan İmparatorluğu olarak adlandırılabilecek olan bu genişleme girişiminin karşısında, entellektüeller ve politik figürler sadece emperyalizm fikrine geri dönmekle kalmıyor, onun 19.yyda ileri sürülen, büyük bir uygarlık yaratma misyonunu savunduğu görüşüne de geri dönmektedirler. Birleşik Devletlerin, Roma İmparatorluğu ve İngiliz İmparatorluğu ile kıyaslanması, şimdi belli başlı basın içinde müşterek olan bir şeydir. Emperyalizmin tamamen kullanılabilir bir tanım olması için gereken şey, onun eski Marksist ekonomik hiyerarşi ve sömürü konseptinden kurtulmasıdır, ırkçılığı söylemeye gerek bile yok.
Harvard Üniversitesi, Kennedy School of Governmentda, İnsan Hakları Profesörü Michael Ignatieffin, Temmuz 28, 2002de, New York Times Magazinede yazdığına göre:
Emperyalizm beyaz adamın eziyetiydi. Bu ona kötü bir şöhret kazandırdı. Ama politik yanlışlığı yüzünden, emperyalizmin gerekli oluşu sona ermiş değildir.
Birleşik Devletlerin Afganistandaki operasyonlarıyla ilgili olarak şöyle yazıyor:
Özel Kuvvetler henüz sosyal işçiler değildir. Onlar, Merkezi Asyada Amerikan gücünü ve çıkarlarını ilerleten bir imparatorluk müfrezesidir. Onlara barış-gücü veya ulus-kurucusu veya ne isterseniz diyebilirsiniz, ancak Mazarda olup bitenler imparatorluk denetimidir. Aslında, Amerikanın teröre karşı tüm savaşı bir emperyalizm uygulamasıdır. Bu, ülkelerini bir imparatorluk düşünmeyen Amerikalılar için bir şok olabilir. Ancak, dünyanın etrafını adımlayan Amerikan askeri birliklerine, hayaletlerine ve özel kuvvetlerine başka ne denebilir ki?
Georgetown Üniversitesinde, Jeopolitik ve Küresel Adalet profesörü ve Foreign Affairse düzenli katkıda bulunan G. John Ikenbery, Dış İlişkiler Komisyonu tarafından Eylül/Ekim 2002de bastırılan bir yayında şöyle demektedir:
Bush yönetiminin terörizme karşı savaşının gölgesinde, Birleşik Devletlerin, bugünün tek-kutuplu dünyasını yeniden kurma ve büyük stratejisi hakkında kapsamlı yeni fikirler ortaya atılmaktadır. Bu fikirler, Amerikanın tek taraflı ve herkesten önce, hatta engelleyici ve eğer mümkünse isteyenlerin koalisyonu sağlandığında, güç kullanımını öne çıkarmaktadır –ancak bu, uluslararası toplumun normları ve kurallarından tamamen özgür olmalıdır. En uç noktada, bu nosyonlar, Birleşik Devletlerin kendisine haksız yere, küresel standartlar koyma rolü, tehditleri belirleme, güç kullanma ve adaleti yerine getirmek gibi neo-emperyalist bir vizyonu şekillendirir.
Ikenberry için bu, bir eleştiri anlamında değildir: Onun söylediğine göre:
Amerikanın emperyalist hedefleri ve çalışma yöntemi, eski-çağ imparatorluklarınınkinden çok daha sınırlı ve zararsızdır.
Diğer etkili ana akım politik ve entelektüel figürleri, neo-emperyalizm için gösterdikleri desteklerde hiç de daha az dobra değillerdir. Washington Post köşe yazarı ve kendine has isteksiz emperyalist Sebastian Mallaby, Nisan 2002de Foreign Affairsdeki yazısında açıklıyor:
Neo-emperyalizmin mantığı Bush yönetiminin dayanamayacağı kadar etkileyicidir.
Wall Street Journal köşe yazarı Max Boot, Weekly Standardda (15 Ekim 2001), Amerika İmparatorluğu için Durumda gözlemde bulunuyor:
Amerika şimdi, İngiliz sömürge askerlerinin bir sürü neslinin dolaştığı topraklarda, bir dizi askeri hareket olasılığıyla yüzleşmektedir. Bu topraklar, Batı ordularının düzensizliği bastırmak için gittikleri yerlerdir. Afganistan ve sorunlu diğer yabancı ülkeler, bir zamanlar kendine güvenli İngilizlerin potur ve koloni şapkalarıyla sağladıkları, bir tür aydınlanmış yabancı yönetimleri çağırmaktadır.
Atlantic Monthly yazarı Robent Kaplanın en son kitabı, Savaşçıların Politikasında, Amerikanın yumuşak emperyalizminin etkisi altında, zenginliklerin dünyanın uzak yerlerine götürülmesi için bir Birleşik Devletler seferine destek çıkmaktadır. Başkan Carterin Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski iddia etmektedir ki, Birleşik Devletlerin kendi imparatorluğunu korumadaki en büyük görevi:
Çatışmaları önlemek ve uluslar arasındaki bağımlılığı korumak, haraca bağlı şikayetleri muhafaza etmek ve korumak ve barbarların biraraya gelmesine engel olmaktır.
Harvard Üniversitesindeki Stratejik Çalışmalar için Olin Enstitüsünün başı Stephen Peter Rosen, Harvard Reviewde (Mayıs-Haziran 2002) şöyle yazdı:
Bizim hedefimiz (Amerika askerinin hedefi) bir rakiple mücadele etmek değil, emperyalist pozisyonumuzu ve emperyalist düzeni devam ettirmektir.
Henry Kissinger, Amerikanın Bir Dış Politikaya İhtiyacı Var mıdırını şu sözlerle açıyor:
Birleşik Devletler geçmişteki büyük imparatorluklarların bile rakip olamayacağı bir üstünlüğün tadını çıkarmaktadır.
Ancak, düzen söylemi içinde, imparatorluk ve emperyalizm konseptinin yeniden düzenlenmesi için kurallar vardır. Birleşik Devletlerin eşsiz hayırsever nedenlerine vurgu yapılmalıdır. Yeni emperyalizmin savunucuları kendilerini dikkatli bir şekilde, imparatorluğun ve emperyalizmin askeri ve politik konseptleriyle sınırlamalıdır (her türlü ekonomik emperyalizm anlamını engelleyerek). Ve emperyalizmi, kapitalizm ve sömürü ile ilişkilendiren her türlü radikal nosyonlardan kaçınmalıdırlar.
Emperyalizmin ekonomik temeli
Daha genel anlamda emperyalizme karşıtlık olarak, ekonomik emperyalizm nosyonunun doğum yeri, yüz yıldan biraz fazla bir zaman önce Birleşik Devletlerdi. İlk kez, 1898de İspanyol-Amerikan Savaşı sırasında, North American Reviewde yayınlanan Emperyalizmin Ekonomik Temelleri adlı makalesinde, Charles A. Conant, karlı yatırımların kıtlığı karşısında, sermaye fazlasını emmek için -başka bir deyişle, onun yığılmış sermaye dediği sorundan kurtulmak için- emperyalizmin gerekli olduğunu tartışıyordu. Conant için, Birleşik Devletlerin gerçekten de toprak elde edip etmemesi, karargahlar ve garnizonlar kurup kurmaması, ismen bağımsız hükümranlıkları korumanın orta yolunu uyarlayıp uyarlamaması veya Doğunun özgür ticaretindeki haklarının temeli olarak, kendilerini deniz üsleri ve diplomatik temsilcilerle sınırlayıp sınırlamaması, bir ayrıntı sorunudur… Yazar duygusallık açısından emperyalizmin bir savunucusu değildir, ancak, eğer bu isim sadece, kapitalist ülkelerin artı kaynaklarına açılan ve bu nedenle kendilerine modern uygarlığın nimetleri verilen, tüm eski ülkelerdeki özgür pazarlarda Birleşik Devletlerin hakkını belirleme anlamına geliyorsa, ondan korkmamaktadır. Bu politikanın, yarı-vahşi adalar gruplarının direk hükümetlerini de taşıyor olup olmaması bir tartışma konusu olabilir, ancak sorunun ekonomik tarafı üzerinde sadece bir seçim vardır; ya bu ülkelere, Amerikan sermayesi ve yatırım rekabeti için bazı araçlarla girilecek veya varolan üretim ve komünikasyon araçlarının gereksiz tekrarına devam edilecek, ticaret durgunluğunun izleyeceği kasılmalar, ve olumsuz bir politika yaratacak olan yatırımlara düzenli olarak düşmekte olan bir dönüş olacaktır.
19. yyın sonunda ve 20. yyın başlarında, Afrikanın paylaşılması, Çin-Japonya Savaşı (1894-1895), İspanyol-Amerikan Savaşı, Güney Afrika (Boer) Savaşı ve Rus-Japon Savaşı hakkında büyük güçler arasında çıkan buhranlar, kendinden önceki sömürgecilikten nitel olarak farklı olan, tekelci kapitalizm ile ilişkili yeni bir emperyalizmin yükselişinin sinyallerini veriyordu. Bu durum, onu artık, Conantın analizinde vurgulandığı gibi, sadece bir duygusallık olarak görmeyen emperyalizm savunucuları tarafından, emperyalizmin ekonomik teorisinin oluşturulmasına yol açtı. Emperyalizmdeki değişiklikler, kısa zamanda, ilk kez 1902de basılan bir çalışma olan, John A. Hobsonın Emperyalizmyle başlamak üzere, daha eksiksiz eleştirel analizlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Hobson, Boer Savaşının önde gelen eleştirmenlerinden biriydi ve bu durumdan da emperyalizmin eleştirisini geliştirdi. Emperyalizmin Ekonomik Anakökü adlı kitabındaki ünlü bölümünde Hobson şu gözlemde bulunuyordu:
Üretim yönetimlerindeki herhangi bir gelişme, mülkiyetin her yoğunlaşması ve kontrolü, emperyalist genişleme eğilimine vurgu yapar görünümdeydi. Uluslar birbiri peşi sıra makine ekonomisine girer ve gelişmiş sanayi yöntemlerini adapte ederken, imalatçıları, tüccarları ve finansörleri için, ekonomik kaynaklarını karlı bir şekilde kullanmak daha da zorlaşır… Heryerde aşırı üretim güçleri, yatırım arayışı içinde olan aşırı sermaye ortaya çıkar. Her iş adamı tarafından şu itaraf edilir ki, kendi ülkelerindeki üretim güçlerinin büyümesi, tüketimdeki büyümeyi aşar, bir karla satılabileceğinden daha fazla mal üretilir ve kazançlı bir yatırım yapacak sermayeden fazlası vücut bulur. Emperyalizmin anakökünü biçimlendiren ilişkilerin ekonomik durumu budur.
Hobsonın çalışması sosyalist değildi. O, emperyalizmin yoğunlaşmış belli bir ekonomik ve mali menfaatlerinin hakimiyeti ve gelirin yanlış-dağılımıyla uğraşan radikal reformlar yüzünden olduğuna ve ülke-içi ekonominin ihtiyaçlarının emperyalist dürtüye son verebileceğine inanıyordu. Ancak onun çalışması, bu zamanda ortaya çıkan emperyalizmin Marksist analizine uygulanmasındaki etkisiyle daha büyük bir önem kazanıyordu. Bunların en önemlisi Leninin, ilk kez 1916da yayınlanan Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabıydı. Leninin analizinin ana amacı, I. Dünya Savaşına yol açan, büyük güçler arasındaki emperyalistler-arası rekabeti açıklamaktı. Ama analizlerini geliştirme süreci içinde Lenin, emperyalizmi tekelci-kapitalizme dayandırıyor ve mümkün olan en kısa tanımıyla emperyalizmin, kapitalizmin tekelci aşaması olduğunu tartışıyordu. Bu kontekst içinde, gelirin yanlış dağılımı veya kar-gözeten belli tekelci şirketlerin çok ötesine geçen bir dizi ekonomik etkenlerin olduğunu keşfetti. Tekelci kapitalizm, büyük şirketler ve banka sermayesi arasında bir ittifak olan finans-kapitalin ekonomi ve devlete hakim olduğu ve rekabetçi kapitalizmin ötesinde, yeni bir aşama olarak görüldü. Rekabet ortadan kalkmış değildi ve temel olarak, ulusal ve uluslararası ekonominin büyük bir bölümünü kontrol altında tutmayı başaran, küçük sayıdaki büyük şirketler arasında devam etti. Tekelci kapitalizm, bu anlamda, emperyalistler-arası düşmanlıktan ayrılamazdı ve yine temel olarak küresel pazarlar için mücadele biçiminde şekilleniyordu. Dünyanın imparatorluk kürelerine bölünmesinin sonuçları ve bunu izleyen mücadeleler direk olarak I. Dünya Savaşına yol açtı. Leninin emperyalizm üzerine daha karmaşık perspektifleri bir tartışmanın ötesine geçti ve basitçe, artık sermaye için yatırım alanları bulmanın gerekliliği üstünde odaklandı. Lenin ayrıca, hammaddelerin aşırı kontrolünü ve kapitalizmin tekelci aşamasının küreselleşme şartlarından ortaya çıkan yabancı pazarların daha sıkı kontrolünü sağlamak için, itici güç üzerine vurgu yaptı.
Daha sonra Marksist (ve radikal, Marksist-olmayan) analizler, Leninin kendisinden daha fazla, emperyalizmin daha genel özellikleri, Marks tarafından ortaya atılan bir sorun olan, Merkez ve Çevre arasındaki bölünme gibi, bütün her aşamasındaki kapitalizmin karakteristikleri üzerinde odaklandı. Ancak Leninin, yeni, daha gelişmiş, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle ilişkilendirilmiş bir emperyalizm biçimi ve tekelci aşamanın doğumu, küreselleşmenin gelişmiş aşamasında tekelci kapitalizm ile karakterize edilen öneminin büyük bir bölümünü bizim zamanımızda korudu. Gerçekten de bu, emperyalizmin Marksist teorisinin başarısıydı ki, kapitalizmin Çevreyi sistematik olarak sömürmesini ve emperyalistler-arası rekabetin şartlarını ayrıntılarıyla ortaya çıkardı –böylece imparator bütün çıplaklığıyla görüldü- bu da, ana-akım söylevin içinde solgunlaşmanın ötesine geçerek, emperyalizm deyimi ile sonuçlandı. Sovyetler Birliği varolduğu ve güçlü bir anti-emperyalist devrimler dalgası Çevrede aşikarken, kapitalizmin, uygarlığın yüceltilmesi adına emperyalizm konseptini açıkca kucaklamasının bir olasılığı yoktu. Birleşik Devletlerin, devrimlerle mücadele etmek veya pazarların kontrolünü ele geçirmek için, tüm üçüncü dünya ülkelerine müdahaleleri, değişmez bir biçimde, Birleşik Devletlerin resmi söylemi içinde, Soğuk Savaş nedenleriyle ifade ediliyordu, emperyal amaç ifadeleriyle değil.
Emperyalizm çağı
1969da Harry Magdoff tarafından yayınlanan Emperyalizm Çağı kitabının, Birleşik Devletler emperyalizmi ekonomisinin ampirik bir uygulama vasıtasıyla, Vietnam Savaşı dönemindeki Birleşik Devletler dış politikasıyla en etkin yüzleşme atılımı olmak gibi bir ayrıcalığı vardır.
Magdoffun çalışması etkin bir şekilde, sadece bir ideoloji olarak gözardı edilemez, çünkü bu çalışma, mümkün olan en direk biçimde -Birleşik Devletler ekonomik istatistiklerini kullanarak- ekonomik yapısına bakarak, Birleşik Devletler emperyalizminin elbiselerini çıkarmayı hedef almıştır. Bu yüzden de, düzenden hatırı sayılır bir tepki çektiği kadar, savaşa karşı protestoda bulunanlara da ilham kaynağı olmuştur.
Emperyalizm Çağı, Birleşik Devletler Solu içinde emperyalizm eleştirisinin öneminin dönüşünü temsil etmektedir. Görünür biçimde tecritci ekonominin eşlik ettiği müdahaleci bir dış politikanın varlığından ortaya çıkan, büyük çapta, Birleşik Devletlerin dünyanın geri kalanı ile ilişkisindeki anomali olarak görülen şeye hitap ederek Magdoff şunu göstermiştir ki, Birleşik Devletlerin ekonomisi aslında tecritci olmaktan başka bir şey değildir. O burada, yurt dışına direk olarak yapılan yabancı yatırım akışını ve bunun, kazanımların bir dönüş akımı meydana getirmesindeki etkisini vurgulamıştır. Magdoff, ihracatların veya çok uluslu şirketlerin yabancı yatırımlarının, basitçe gayri safi milli hasılayla kıyaslanması müşterek hatasını eleştirdi. Daha ziyade, bu ekonomik akımların önemi sadece, sermaye malları endüstrisi gibi, ekonominin stratejik sektörleriyle ilişkilendirilerek ölçülebilir; veya yabancı yatırımlardaki kazancın, finans-olmayan iç pazar yatırım karlarıyla kıyaslanmasıyla. Bu bağlamda Magdoff, yabancı yatırımlardaki kazancın, 1950 yılında, Birleşik Devletlerin finansal-olmayan ulusal şirketlerinin, bütün-vergilerden sonraki karının, aşağı yukarı yüzde 10dan, 1964 yılında yüzde 22ye yükseldiğini gösteren veriler sağlamıştır.
Bu çalışma ayrıca, doların dünya ekonomisi içindeki hakim pozisyonu ve üçüncü dünyadaki borç-tuzağının büyümesine dayandırılmış Birleşik Devletler sermayesinin uluslararası finansal genişlemesi üzerine olan tartışmalarıyla da dikkat çekicidir. Tam da bu noktada Magdoff, yabancı borçlarda içselleşmiş tersine akım prosesinin ilk açıklamasını sunmaktadır. Eğer bir ülke, diyelim ki, bir yılda $1.000 borç alırsa, diyor, çok geçmeden, borcun üzerindeki servis ödemesi, her yılki para akımından daha büyük olacaktır. Yıllık $1.000lık bir borcun, yüzde 5lik bir faizle yirmi yıl içinde, eşit taksitlerle ödendiği basit bir durumu ele alalım, şu durumla karşılaşırız ki, beşinci yılda aşağı yukarı yıllık borcun yüzde 50si borcun geri ödenmesine gidecektir; onuncu yılda aşağı yukarı borcun yüzde 90ı borcun servisine ayrılacaktır; onbeşinci yılda, faiz ve amortisman için giden para, borcun kendisinden büyük olacaktır; ve yirminci yılda ise borç alan, yeni borç aldığı her bir $1.00 için, geçmişteki borcuna karşılık $1.50 ödeyecektir.
Magdoff soruyor, bir ülkenin bu tuzağı her yıl borç almayarak, ama bunun yerine borç alınan parayı borç almayı önlemek ve hatta geçmişteki borçlarını ödemek için kaynaklar yaratmak amacıyla sanayisini geliştirmek için kullabilmesi mümkün müdür? Cevabın büyük bir bölümü şu gerçekte bulunabilir ki, geri-ödeme alacaklı ulusun para biriminde yapılacağına göre, borç sadece (büyüme oranına bağlı olmaksızın) eğer gerekli olan yabancı parayı sağlayacak kadar ihracat yapılmışsa, geri ödenebilir.
1969 yılı kadar erken, üçüncü dünya borç sorununun kritik varsayılmasından uzun süre önce, Magdoff şunu gözlemledi ki azgelişmiş dünyanın borç servisine ödediği para, onun ihracatından çok daha büyük bir hızla büyümüştür. Bu yüzden borç yükü ve lider sanayi ülkelerine ve onların Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası örgütlerine olan bağımlılıkları daha baskıcı bir hal oldu.
Magdoffa göre, emperyalizmin özü, 20.yyın sonlarında ifadesini bulduğu gibi, Birleşik Devletler hakimiyetinin şartları altındaki tekelci kapitalizmin küreselleşmesiydi. Emperyalizm Çağının son sayfaları şöyle diyor:
Tipik bir uluslararası şirket artık devasa petrol şirketiyle sınırlı değildir. Bunun, -operasyonlarının yüzde 15den yüzde 20ye kadarını yabancı yatırımlarla ilişkilendiren ve bu payı arttırmak için bütün çabaları gösteren- bir General Motors veya General Elektrik olması olasıdır. Dünya temelinde, en düşük birim üretim maliyetini elde etmek, bu uluslararası firmaların vaaz edilmiş hedefidir. İfade edilmesini gereksiz bulmalarına rağmen, onların bir hedefi de, Avrupa Ortak Pazarı içindeki birleşme hareketleri içinde de galip çıkmak ve Birleşik Devletler pazarında olduğu gibi, dünya pazarının da büyük bir kısmını kontrol etmektir.
Magdoffun 1978deki Emperyalizm; Sömürgecilik Çağından Günümüze Kadar adlı kitabında yer alan makalelerin çoğu, emperyalizmin tarihiyle ilgili yanlış anlaşılmalar ile uğraşmıştır. Bu bağlamda en önemli olan şey, Magdoffun, Emperyalizm Gerekli midir? sorusuna verdiği cevaptır. Kapitalizm ve emperyalizm tamamen ayrı kategorilerdir ve emperyalizmin, kapitalizmin bir özelliği olması gerekmez gibi müşterek olan bir iddiaya cevabında, kapitalizmin başından beri bir dünya sistemi olduğunu ve geniş anlamıyla emperyalist genişlemenin, karın kendisini aramak kadar sistemin bir parçası olduğunu tartışıyordu. O aynı zamanda solda yeralan, emperyalizmin ilk baştan itibaren kapitalizmin küreselleşme eğilimine özgün bir şey olduğunu kabul etmek yerine, özel ekonomik kriz teorileri veya sermaye ihracının gerekliliği aracılığıyla, modern bir emperyalizm analizi yaratmaya çalışanlarla da tartışıyordu. Modern emperyalizm gerçekliğini ortaya çıkarmada, kapitalizm hareketinin ekonomik yasalarının önemine rağmen, her basit, mekanik, dar ekonomik açıklama (politikadan ayrılmış, askeri ve kültürel faktörler) engellenecekti. Daha ziyade, 16. yydan itibaren kapitalizmin tarihi gelişmesindeki temel kaynaklar bulunacaktı. Magdof şöyle bitiriyordu:
Emperyalizmin ortadan kaldırılması, kapitalizmin devrilmesini gerektirir.
Emperyalizm konseptinin denetimi
Ana-akım bunlara ve ilgili tartışmalara emperyalizm deyimini (emperyalizm kapitalizme bağlandığı sürece) kabul edilebilir söylem alanının daha çok dışında tutarak -onu saf bir şekilde ideolojik bir terim gibi karakterize ederek- cevap verdi. Aynı zamanda, özel olarak ekonomik emperyalizm konseptini, dar anlamda, ana-akım sosyal bilimin bölümlere ayırma yöntemiyle, politik emperyalizm, kültürel emperyalizm, vesaireden bağlantısını kopararak.., onu özel eleştiri için hazırlıyan saldırılar vardı. Emperyalizme Marksist ve radikal yaklaşımlara yapılan bu saldırılar öyle büyük bir etkiyle başarılı oldu ki, Kasım 1990da Prabhat Patnaikin, Monthly Reviewde yazdığı, başlığı Emperyalizme neler oldu? olan bir makale, Birleşik Devletler ve Avrupadaki sol analizler içinde neredeyse tamamen ortadan kaybolan emperyalizm terimi sorununu gündeme getirdi. Bunun, Birleşik Devletlerin, Nikaragua, El Salvador, Guatemala, Grenada ve Panama gibi ülkelere yaptığı askeri müdahaleleri (hem açık hem de gizli) esnasında ve dünyanın her tarafındaki çok-uluslu şirketlerin aç gözlü rolüne rağmen (örneğin, Union Carbidein Hindistanda binlerce insanı öldürmesi) ortaya çıkması özel olarak çok şaşırtıcıydı.
Daha genç marksistler diye yazıyordu Patnaik; deyimin adı geçtiği zaman şaşırmış görünüyorlardı. Günün el yakan sorunları… tartışılır ancak emperyalizme referans verilmeden… Bu konu marksist yayınların sayfalarından kelimenin tam anlamıyla yokolmuştu, özellikle de son nesil olanlarınkinden. Emperyalizmin tarihi ve teorisinin artık tartışılmadığına dikkat çekiyordu.
Bu durumun tarihsel önemi, küreselleşme üzerine verilen mücadeleye ve yeni Balkan Savaşlarına ve daha sonra, 11 Eylülde, New York Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırılara ve Pentagona ve bunu takip eden Terörizme Karşı Savaşa verilen cevapta ortaya çıkan ideolojik bölünmede görülebilir. Diğer taraftan, ana-akım entelektüelleri, özellikle de Birleşik Devletler ve NATOnun genişleyen askeri operasyonlarına karşı ve ayrıca Birleşik Devletlerin Dünya Ticaret Örgütünü (WTO) desteklemesi gibi sorunlar karşısında, emperyalizm konseptini, dünyanın tek süper-gücünün yumuşak emperyalizmi veya faydalı hegemonyası olarak cilalayıp sunabilmek için, yeniden özgülemeyi ister hale geldiler. Diğer taraftan, post-marksist ve radikal düşünürler sıkça, klasik marksist anlamdaki emperyalizm konseptinin her kullanımını, onu kapitalizmden, küresel sömürüden ve ekonomik emperyalizmden kopararak ve kibar söylem içinde bu deyimin kabul edilemez olduğu için dışlanması gerektiğini ileri sürerek, eleştirme rolünü üstlendiler.
En sonuncusuna bir örnek, Tom Barrynin internetteki 11 Mart 2002 tarihli, Foreign Policy in Focus http;//fpif.orgta bulunan, görünüşte 11 Eylül saldırıları ve Terörizme Karşı Savaşa cevap veren Müdahaleciliğe Bir Dönüş adlı makalesidir. 1970li yıllarda emperyalizm konseptini kucaklamak için hiç tereddüt etmeyen Barry, Müdahaleciliğe Bir Dönüşünde şöyle tartışıyor;
Bazıları için, özellikle de yeni ve eski Sol için bu, (Vietnam dönemi) Emperyalizm Çağıydı, Birleşik Devletlerin kaynaklarını ve gelişen dünyayı güven altına aldığı bir dönemdi. Bu anti-emperyalizm eleştirisinin analitik zayıflıkları vardı, temel olarak da, Güney Vietnam gibi, görünüşe göre ekonomik sonuçları küçük olan böylesi yerlere Birleşik Devletlerin bu kadar derinden karışmış olması yüzündendi. Emperyal Amerika eleştirisi -Dünyanın geri kalanına özgürlük ve demokrasiyi götürmek olan Wilsonvari zorlama- Amerika Müdahaleciliğinin idealist tarafını açıklamaya yararlı değildi. Eğer amaç Birleşik Devletlerin dış politikasını reforme etmekse, Birleşik Devletleri kaçak bir emperyal güç olarak geliştirmek, ne Birleşik Devletler politikasını yapanlara ne de kamuya uygun değildi. Birleşik Devletlerin dış politikasındaki, üçüncü dünyaya baskı ve askeri müdahaleler eğilimini filtreden geçirmeye yarayan şeyin, insan hakları eleştirisi olduğu görüldü.
Bu bakış açısıyla, Birleşik Devletler politika üretenlerinin, ki bunlar, gücün hakim sisteminin temsilcileridir, emperyalizm konseptine çekilememeleri gerçeği (artı bu terimin Birleşik Devletler tarihiyle bir ilişkisi olmadığına beyni yıkanmış bir nüfusun gerçekliği ve kısmen bu nüfusun Birleşik Devletlerin karıştığı yüzlerce müdahale veya emperyalizm teriminin daha büyük anlamından habersiz olması yüzünden) konseptin tamamen gözardı edilmesine yeten bir nedendi. Ne de olsa, şurada veya burada bir kaç sapma hariç, Birleşik Devletler temel olarak, dünyanın geri kalanına özgürlük ve demokrasi götürmeyi hedeflememiş miydi? Ancak, bu makalenin yayınlandığı aynı anda, Birleşik Devletler askeri Afganistanda bir savaşa başlamış, Merkezi Asya boyunca üsler inşa etmiş ve Filipinler ve başka yerlerde müdahalelere girişmiştir. Emperyalizm Çağı nosyonu Birleşik Devletler solunda eleştirilmeye başlandığı aynı anda, ana-akım üstatları ve politik figürleri, Birleşik Devletler tarafından önderlik edilen yeni bir emperyalizm çağını göklere çıkarıyordu.
Emperyalizm nosyonunun daha etkin bir sol eleştirisi, Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından yazılan (2000) ve Harvard University Press tarafından basılan İmparatorluk kitabıyla gündeme geldi. Hardt ve Negriye göre emperyalizm Vietnam Savaşı ile sona erdi. 1991 Körfez Savaşı, ki bu savaşta Birleşik Devletler askeri gücünü Irak üzerine salmıştı, bu yazarlara göre, (Birleşik Devletlerin) kendi ulusal nedenlerinin bir fonksiyonu olarak değil, küresel hak adına yapılmış bir savaştı. Dünya polisi Birleşik Devletler emperyalist menfaatler için değil, imparatorluk menfaatleri için hareket eder (Bu bir imparatorun bir merkezsiz ve sınırsız menfaatidir). Bu anlamda Körfez savaşı gerçekten de, George Bushun (baba) iddia ettiği gibi, yeni bir dünya düzenini ilan etti. Başka yerlerde, kitaplarında ilan ettiler; Birleşik Devletler ve aslında bugün hiç bir ulus-devlet, bir emperyalist projenin merkezini biçimlendiremez. İşte tam olarak bu pozisyondu. Klasik, sömürücü anlamda Birleşik Devletler ve emperyalizm arasındaki ilişkiyi inkar eden, ancak Birleşik Devletler hükümranlığının ve gücünün genişlemesini, imparatorluk ve uygarlaştıran emperyal rolün yansıması (Birleşik Devletler Anayasasının küresel sahneye genişlemesi) olarak gören bu durum, New York Times, Time magazine, The London Observer ve Foreign Affairs gibi yerlere akın ettirilen Hardt ve Negrinin kitabının cömertçe övgülerinde vurgulandı.
Daha yakın bir zamanda, Demokratik bir Toplum için Öğrencilerin eski başkanı ve şimdi Columbiada Gazetecilik ve Sosyoloji profesörü olan, Todd Gitlin, New York Timesda (5 Eylül 2002) kısatılmış bir makalesinde şöyle yazdı:
Amerikan Solu tek-yanlılığın kendi versiyonuna sahipti. 11 Eylül saldırıları için sorumluluk, bir şekilde, Amerikan emperyalizminde yatmaktaydı. Sağın fikrinin harika bir ekosu, bütün iyi güçler, bir şekilde Amerikandır ve Amerikan olmalıdır. Aşırı solda olan entelektüeller ve aktivistler, tutku veya savunma ile fazla sorun yaşayamazlar... El Kaide hakkında az şey bilmelerine rağmen, onu Anti-Emperyalizm içinde ve Talibana yapılan Amerikan saldırılarını da Vietnam Quagmire içinde dosyaladılar. Onlar için, bayrağı sallamamak acil bir dava haline geldi. Post-Vietnam liberalleri şimdi bir açılım içindeler, özürsüz ve yılmayan liberal bir vatanperverliği kucaklamak için, 60lı yıllardaki bizim bayrak fobisinden ve olumsuzluk refleksinden kendilerini kurtardılar.
Zararsız olduğu varsayılan bir Amerikan emperyalizmini açıkça göklere çıkan makaleler yayınlayan bir düzen medyasında yazan Gitlin için, tüm Amerikan emperyalizmi suçlaması, sol tarafından takdim edilen, bir çeşit aşırı bir saptırmadır. İslamcı Fundemantalistlerin (El Kaidenin kendisi de dahil) Suudi Arabistan dışına çıkarak, Birleşik Devletlere karşı gelmelerine neden olan şeyin, Birleşik Devletlerin 1991de Iraka karşı savaşının bir sonucu olarak, Suudi Arabistanda daimi askeri üs bulundurmaları olduğuna boş verin. Usame bin Ladinin terörist eğitimini, Afganistandaki Sovyetlere karşı Birleşik Devletler-destekli İslamcı fundemantalistlerin savaşı aracılığıyla aldığına boş verin. Saddam Hüseyinin, İran-Irak Savaşı sırasında (ve gerçekten de onun Kuveyti işgal ettiği ana kadar), eski bir Birleşik Devletler emperyal müşterisi olduğuna boş verin. Ve, Suudi Arabistan ve Irakın, bilinen petrol rezervleriyle dünyanın birinci ve ikincisi olduğuna veya Afganistanın, dünyanın doğal gaz ve petrol rezervleri açısından en zengin bölgelerinden biri olan Orta Asyaya açılan yol olduğu gerçeğine de boşverin. Nihayet, Birleşik Devletlerin şimdi Orta Asya boyunca üsleri olduğuna ve orada kalma eğilimi gösterdiğine de boşverin. Bir şekilde, bütün bunlara ve varsayılan Amerikan emperyalizminin, şu anda, ana-akım içinde geniş çapta övülüyor olmasına rağmen, Solun, Birleşik Devletler dış politikasının eleştirisinin bir parçası olarak, Amerikan emperyalizmi sorununu ortaya atmasına izin verilmez. Eğer emperyalizm yeniden keşfediliyorsa, bu sadece kısıtlanmış belli ideolojik sınırlar içindedir.
Küresel zengin daha zenginleşiyor, küresel fakir daha fakirleşiyor
Ana-akım içinde emperyalizmin yeniden keşfedilmesinin önemli bir tarafı, emperyalizmi, zengin ve fakir uluslar arasında büyüyen uçurum nosyonundan ayırırken -Emperyalizmin Marksist teorisinde ve anti-küreselleşme/anti-kapitalist harekette vurgulanan türden nosyonlardan- Birleşik Devletlerin askeri ve politik hakimiyetini mazur göstermektir. Bu yeni küresel anti-kapitalist hareketin etkisinin bir göstergesi, küresel düzen ve onun müttefiklerinin, yaptıklarını savunmayı gerekli görme aşamasına gelmiş olmalarıdır. Bu savunmanın büyük bir bölümü, anti-küreselleşmecilerin neden söz ettiklerini bilmedikleri iddiasıdır. Eğer Amerikan İmparatorluğu eskisinden daha hakim görünümdeyse, bize söylendiğine göre, bunun ekonomik sömürü ile bir ilgisinin olmadığıdır.
Bu anlamdaki bir durum, 15 Ağustos 2002de, New York Timesta, ekonomi sayfasında düzenli olarak yazan Virginia Postrelin bir makalesidir. İlginç bir başlık atmış, Zengin Daha Zenginleşir ve Fakir Daha Fakirleşir. Tamam mı? Bir Kez Daha Bakalım. Bu makalenin yayınlanması, Ağustos ve Eylül 2002de, Johannesburgta yapılan Devamedebilir Gelişme Üzerine Dünya Zirvesinden önce zamanlandı. Postrelin makalesinin objesi şu söylediklerinden alıntı yapılan Noam Chomskydi, Eşitsizlik, küreselleşme periyodu içinde artıyor –ülkeler içinde ve ülkeler arasında. Postele göre, sadece Chomsky son derece yanılmıyordu, 1999 tarihli Birleşmiş Milletlerin, Birleşmiş Milletler örgütlü datasına dayandırılarak aynı sonuca ulaşan İnsani Gelişme Raporu da yanlıştı. Postele ve küreselleşme ve liberalizasyonun diğer savunucularına göre, Chomskynin ve Birleşmiş Milletlerin iddialarının yanlış tarafı neydi? Onların ısrarına göre data hatalıydı.
Birleşmiş Milletler raporu ve diğerleri, en zengin ve en fakir ülkelerin gelirleri arasındaki uçuruma bakıyor; zengin ve fakir bireylere değil. Bu demektir ki eskiden büyük ülkelerin fakir vatandaşları, daha da zenginleşmiş ve yine de datada yeralmamış olabilir.
Burada, küresel sistemin neo-liberal savunucuları iki ayrı sorunu karıştırıyor ve karmaşıklaştırıyor; ülkeler arasındaki uçurum ve dünya nüfus gelirinin eşitsiz dağılımı. Gerçekten de ikisi arasında meşru bir fark vardır. Ülkeler arasındaki uçurumu incelemede ülke büyüklüğünün bir yeri yoktur. Dünya ekonomisi farklı ülkeler aracılığıyla işler. Kapitalizmin tarihi, zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurumun büyümesiyle ayrıcalıklıdır ve bu uçurum, zengin ülkelerin büyük ölçüde, diğer ulusları sömürmesi gerçeğiyle ortaya çıkar. Bu bazen, bir küçük devletler gurubunu sömüren büyük bir devlettir. Diğer durumlarda, daha büyük devletlerin artı değerine el koyan küçük bir devlettir. Günümüz Birleşik Devletler İmparatorluğunu ve eski İngiliz İmparatorluğunu düşünün. Amerikan emperyalizminin zararsız karakterini göstermeye adanmış küresel kapitalizmin ideologları, küreselleşme ve liberalizasyonun, büyük ve küçük uluslar arasında ekonomik eşitliğe yolaçacağında ısrar ediyor. Ancak, Birleşmiş Milletler tarafından gösterilen gerçekler, kesin şekilde böyle olmadığını ispat ediyor. Tam tersine, devletler arasındaki uçurum genişlemektedir.
Yine de New York Times ilgilenmemektedir. O insanları umursamaktadır. Postrel yazıyor:
Son otuz yıl içinde, dünyanın en büyük iki ülkesi, Çin ve Hindistan, ekonomik olarak ileri geçmiştir. Göreceli olarak büyük nüfusları olan diğer Asya ülkeleri de ilerlemiştir. Sonuç şudur ki, 2,5 milyar insan, halihazırda gelişmiş ülkelerde bulunan bir milyar insanınkine doğru, yaşam standartlarının yükseldiğini görmüştür –küresel fakirliği azaltarak ve küresel eşitliği artırarak. Bireysel açıdan bakıldığında, ekonomik liberalizasyon büyük bir başarı olmuştur.
Ne örnek ama!! Hindistanın küresel fakirliğe katkısına bakalım. En son Dünya Bankası raporuna göre, Hindistan nüfusunun yüzde 86sı günde $2.00dan az bir parayla geçinmektedir. 1983te, Hindistanda en fazla para kazananların yüzde 10u ev bazında gelir tüketiminin yüzde 26.7sine tekabül ediyordu, 1992de, bu pay yüzde 28.4 ve 1997ye gelindiğinde, yüzde 33.5e yükselmişti. Hiç de artan bir eşitliğin göstergesi değildir! (Dünya Bankası, Dünya Gelişme Raporu, 1990, 1996, 2003 baskıları).
Şimdi, Çin örneğini düşünün. Otuz yıl önce Çin, dünyanın en eşit ulusuydu. Sonra politik liderler, kendi hedeflerinin peşine düşmek için, başka bir yola girdiler. Daha önceki eşitlik önceliği yerine, vatandaşlara zenginleşmenin iyi bir şey olduğu söylendi. Özel yatırım teşvik edildi, yabancı yatırımlara kapı daha çok açıldı, Çin devleti Birleşik Devletler çok uluslu şirketlerine yumuşadı, küreselleşme hoş karşılandı, Dünya Bankası girdi ve Çin yakın bir zamanda WTOnun üyesi oldu.
Sonuç, hüküm süren dogmanın varması beklenen ve Postrel ve neoliberal küreselleşmenin diğer savunucularının doğru varsaydığı şeyin tam olarak aksi oldu. Bir zamanlar eşitliğe adanmışlığıyla ayrıcalıklı olan Çin, artan bir şekilde eşitsiz hale geldi. Hem de o kadar ki, doksanlı yılların sonunda Çindeki gelir dağılımı, Birleşik Devletlerdeki yanlış gelir dağılımına çok benzer hale geldi.
Aslında, gelirin dünya çapında dağılımı hakkında somut bir dizi veri mevcuttur. Bu bilgiler, Dünya Bankasında bir ekonomist olan Branko Milanovic tarafından yapılan yetkin ve eksiksiz bir çalışmayla geliştirildi. Dünya Bankasının bilgisayarlarına gömülmüş, inanılmaz miktarda istatistiki veriyi ortaya çıkardı. Çalışması, 1988 ve 1993 dünya gelirinin dağılım hikayesini oluşturdu. Bu gösterdi ki, aslında, bu yıllar esnasında eşitsizlik artmıştı.
Dikkat edin, 1993de, tepedeki yüzde 5, dipteki yüzde 75in gelir payını çok aşarak, neredeyse yüzde 85inin payını almaya yaklaşırken, tepedeki yüzde 1, 1993de, dünya gelirinin büyük bir kısmını (yüzde 9.5ğunu), dipteki yüzde 50ninkinden daha fazlasını aldı. (Milanovic veriyi, burada gösterildiğinden daha fazla ayrıntısıyla araştırdı ve tepedeki yüzde 1in, bu dünyanın dibindeki yüzde 57nin geliriyle aynı miktarı aldığı sonucuna ulaştı.) Bu rakamlar, insanın, zengin ve fakir arasındaki uçurumun genişlemesiyle gelişen kapitalizmin tarihinden tam olarak beklediği rakamlardır. Şu anda operasyon için küresel bir alana sahip olan bir yasadan. Böylesine küresel bir sömürü, emperyalizmin çekirdeğidir, ki bu da kapitalizmin, birikimin kendisi kadar ayrılmaz bir temelidir. Ama şüphesiz ki bu, kendisine bağlanan politik, askeri ve kültürel (ırksal) karmaşık bir tarihi temsil eden, emperyalizmin bütünü değildir. Marksist yaklaşımda, ekonomik emperyalizm, eşit şekilde küresel kapitalist gelişmenin bir parçası olan bu diğer özelliklerden gerçekten de ayrılmış değildir. Kar aramanın Amerikan imparatorluğunun temeli olması gibi, onun askeri ve politik gücü de bu araştırmayı genişletmeye ve dünya temelli hale getirmeye hedeflenmiştir; her zaman, Birleşik Devletler şirketlerinin ve Birleşik Devletler devletinin menfaatlerini ilk ve en önemli sıraya koyarak.
Ana-akım içinde emperyalizmin tekrar keşfi sadece, bu proseslerin şu anda temsil edilmeye başlandığı anlamına geliyor, özellikle de, önlenemez şekilde, Birleşik Devletlerin yönetim çevrelerinde bu kaçınılmaz olan bir gerçekliktir. Yine de, emperyalizmin yeni aşamasına karşı isyan, çok açıkça daha yeni başlamıştır. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı, Birleşik Devletler üstatlarının uygun şekilde unuttuğu şeyi bilmektedir, ki Birleşik Devletler emperyalizmi, geçmişin sömürücü imparatorluklarına benzemektedir ve imparatorluk içi isyanlar ve kapıdaki barbar saldırılarıyla, aynı kaderi paylaşması olasıdır.
Kaynak
Monthly Review, Kasım, 2002
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
Benzer içerik
- 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- TÜRKİYE DE TARIM NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR? -Dr.Necdet ORAL
Felsefe
| Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci |
|
Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m... |
- Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı - Walter Benjamin
- Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken- Adorno
- Marx'ın neresindesiniz; sağında mı, solunda mı? Erol Göka
- John Berger’dan Seçme Yazılar: Yiyenler ve Yenenler
- İnsanlık Nereye-Ender Helvacıoğlu
- Modernlik Dün Bugün ve Yarın-Marshall Berman
- Modernlik ve Devrim -Perry Anderson
Kapitalizm - Emperyalizm
| 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan |
|
İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden... |
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
- TÜRKİYE DE TARIM NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR? -Dr.Necdet ORAL







