Günümüz liberalizminin tehdidi-Samir Amin
Şimdilerde geçerli liberalizm, insanlığa toptan yok oluşa götürecek bir tehdit oluşturuyor. Söz konusu küreselleşmiş liberalizm, aynı zamanda ABD emperyalizminin gezegen üzerindeki nüfûzunu daha da güçlendirecektir. Avrupayı kendine tâbi hale getirip, gerektiğinde jenoside de başvurmaktan çekinmeden dünyanın geri kalanını tarihte görülmemiş vahşi yöntemlerle yağmalanmasının yolunu açacaktır.
Burada söz konusu tehdit, üç önemli veçhesi itibariyle tahlil edilecek.
1. Birinci tehdit: Avrupa projesini (ya da onlardan bazılarının projesini) yeniden tanımlamak
Bugüne kadar tüm Avrupa hükümetleri liberalizmin tezlerini kabullendiler.
Oysa, böyle bir kabullenme, Avrupa projesinin silikleşmesi demeye geliyor. Birincisi, ekonomik küreselleşmeyle Avrupanın ekonomik avantajları zayıflıyor; ikincisi, Avrupa politik olarak da zaafa uğruyor, zira politik ve militer özerkliği ortadan kalkıyor. Zaten bugün bir Avrupa projesi yok. Onun yerini Kuzey Atlantik projesi almış durumda ki bu ABD komutasındaki triadın projesi olabilir. Bu proje bir Avrupa Komisyonu üyesi tarafından önerildiğinde yuhalanmıştı (özellikle Fransada), ama bugün geçerli olan ondan başkası değil.
Arkasında ABD hegemonyacılığının bulunduğu Atlantik projesine dönüş, Avrupa projesinin silikleşmesi pahasına mümkün olabilir. Fakat, yine de bu tür tercihin bazı Avrupa ülkeleri kamuoyunda, politik sınıfın kimi ke-simlerinde, özellikle de Fransada sorun yaratması, itirazla karşılaşması mümkündür. Ortak Avrupa oluşturma projesinin temaları, zenginlik, güç ve bağımsızlık olduğuna göre, ABDnin askeri korumasına eskisinden daha da muhtaç duruma gelmiş bir Avrupa, yutması kolay olmayan bir lokma değil midir?
ABD yapımı (made in USA) savaşlar -özellikle son Irak savaşı-, Avrupanın her yerinde kamuoyunu ve başta Fransa olmak üzere, Almanya, Rusya, daha da ötede Çin gibi bazı hükümetleri uyandırdı. Fakat söz konusu hükümetler liberalizmin gereklerinin sadık yandaşları olmaya da devam ediyorlar. Bu temel çelişki, şu veya bu biçimde mutlaka aşılacaktır: Ya Washingtonun taleplerine boyun eğilecek (Oğul Bushun yerini daha az küstah birilerinin alması bu tercihi güçlendirebilir.) ya da Atlantik projesine son veren gerçek bir kopuş. Avrupanın tamamı için böyle bir şey mümkün müdür? Ya da Avrupayı oluşturan ulus-devletlerin politik özerkliği demek olan bir birlik düşüncesi yeniden gündeme gelebilecek mi? De Gaulleün tâbirini kullanmak gerekirse, bir Avrupa Birleşmiş Milletleri gerçekleşebilecek mi? Bu tür bir perspektif durumunda Paris, Berlin, Moskova, dahası Pekini de içine alan bir diplomatik oluşum, Avrupayı ekonomik olarak daha da güçlendirerek, Avrupa bütünlüğüne daha büyük manevra alanı sağlayabilir. Açıkça, bu tür bir proje yokluğunda, Avrupa halklarının, benim buz üstüne yazı yazmak dediğimin kıskacından kurtulması mümkün değildir.
Ana hatlarını yukarda sunduğum tahlilden çıkardığım temel politik sonuç şudur: İktidar blokunu oluşturan siyasî ittifaklar, çokuluslu sermayeye yaslanmaya devam ettikçe, Avrupanın farklı bir tercih yapması mümkün değildir. Ancak, sosyal ve politik mücadeleler söz konusu iktidar blokunun kompozisyonunu değiştirecek bir güce ve etkinliğe ulaşıp, emekle sermaye arasında yeni bir tarihsel uzlaşmayı dayatabilirse, Avrupa Washingtonla arasına bir mesafe koyabilir ve Avrupa projesi de yeniden bir olasılık haline gelebilir. Böylesi bir durumda da Avrupa, uluslararası arenada yeniden etkin hale gelebilir -ki gelmelidir de- ve Doğu ve Güneyle, kolektif emperyalizmin dayattığından farklı ilişkiler kurabilir. Bu da onun insanlığı kapitalizmin ötesine taşıyacak uzun yürüyüşe katılmasını sağlayabilir. Başka türlü ifade etmek istersek, ya Avrupa sol olacak (ki, buradaki sol kavramı ciddiye alınan bir kavramdır) ya da Avrupa diye bir şey olmayacak.
Avrupa politik sınıfı içindeki bir kesim, büyük sermayenin mevcut konumunu koruyarak, liberalizmle Avrupanın ya da onu oluşturan devletlerin politik özerkliğini uzlaştırmayı amaçlıyor. Böyle bir şeyi yapabilirler mi? Pek sanmıyorum.
Buna karşılık, Avrupanın şurasındaki burasındaki emekçi sınıflar da yukarıda genel çizgilerine kısaca değindiğimiz, içine sürüklendikleri krizi aşabilecekler mi? Aynı şekilde, daha önce değindiğim nedenlerden ötürü, böyle bir şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum. Zira, hiç değilse bazı Avrupa ülkelerinde ABDdekinden farklı bir politik kültür var ve oradan hareketle bir sol Rönesans mümkün olabilir. Elbette liberal virüsten yakayı kurtarabilirse...
Burada, Avrupa ve Avrupa projesi kavramlarını kullanıyorum, zira, politik arenada etkili olan onlardır. Fakat, bunlar mutlaka sorgulanması gereken kavramlardır. Bir kere Avrupa projesi neyi içeriyor ve hangi çıkarlara hizmet etmek üzere tasarlanmıştır? Böyle bir proje mümkün müdür? Eğer mümkün değilse, nasıl bir alternatif tasarlanıp önerilebilir?
Avrupa projesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında soğuk savaş atmosferinde ABDnin Atlantik projesinin ikizi olarak doğdu. Washington tarafından hayata geçirilen bu projeye -zayıf düşmüş ve kendi işçi sınıflarından korkan- Avrupa burjuvazileri koşulsuz katıldılar. Genel bir çerçevede de öyle kaldılar. İster doğrudan egemen sınıfların tercihi, isterse kimi ülkelerde çoğunluğu oluşturup iktidar olan sağ ve sol partilerin tercihleri bu yöndeydi. İngiltere oldum olası Atlantik projesine açıkça en yakın duran ülke olageldi. Kimileri biraz daha tereddütlüydü. Doğu Avrupaysa, uşaklık kültürünün biçimlendirdiği politik sınıflar tarafından yönetiliyor.
Fakat, bizzat bu projenin uygulanması- şüpheli bir başlangıç söz konusu olsa da- denklemin unsurlarını zamanla değiştirdi. Batı Avrupa, ABD karşısındaki ekonomik ve teknolojik geriliği aşıp onu yakaladı ya da yakalamaya uygun araçlara kavuştu. Bu arada, Düşman Sovyetler (ve bazı Avrupa ülkelerindeki komünist müttefikleri) artık mevcut değil. Öte yandan da bir buçuk yüzyıl boyunca birbirleriyle şiddetli savaş halindeki üç Avrupa ülkesi-Fransa,Almanya, Rusya- nihayet uzlaştı. Kanımca tüm bu gelişmeler olumlu ve zengin potansiyele sahip. Şüphesiz tüm bu gelişmeler, liberalizm ilkeleri temeline dayanıyordu, ama 1980lere kadar emekçi sınıfların sosyal adelet talepleri sonucu oluşan, tarihsel sosyal uzlaşma yumuşatılmış bir liberalizm versiyonunu mümkün hale getirmişti. O tarihten sonra süreç yeni bir sosyal içerik kazandı ve liberalizmin anti-sosyal ABD versiyonu etkin duruma geldi.
Bu tür bir virajın alınması, Avrupa toplumlarını çok boyutlu bir krize sürüklemiş durumda. İlk başta liberal tercihin sonucu olan, onda mündemiç olan ekonomik kriz söz konusu. Bu kriz, Avrupanın kendini lider Kuzey Amerikanın ekonomik ihtiyaçlarına uyumlandırmasıyla daha da derinleşti. Bugüne kadar Avrupa, kendi çıkarları hilâfına, ABDnin dış ticaret açıklarını finanse etti. İkinci olarak, sosyal bir kriz söz konusu ki o da liberalizmin ortaya çıkardığı mukadder sonuçlara karşı direnen emekçi sınıfların mücadelesinin yükselmesiyle derinleşiyor. Nihayet, Üçüncü Dünyaya karşı sürekli savaş demek olan, ABDnin tercihlerini koşulsuz desteklemeyi reddeden kesimlerin neden olduğu politik kriz emareleri...
Avrupa halkları ve devletleri bu üç sorunun üstesinden nasıl gelecek, gelebilir?
Avrupa Birliği yanlıları (ilke olarak Avrupacı olanlar diyelim) bu konuda dört alt-gruba ayrılıyorlar:
Liberal tercihi ve ABD liderliğini az çok koşulsuz kabul edenler.
Liberal tercihi savunmakla birlikte, ABD dışında politik bir Avrupadan yana olanlar.
Avrupanın dünyanın geri kalanına yönelik dış politikasını fazla önemsemeyen, ama Avrupa ölçeğinde emekle sermaye arasında bir sosyal uzlaşmaya dayalı ılımlı bir kapitalizm arzulayanlar ve bu amaçla mücadele edenler.
Nihayet, sosyal bir Avrupa talebini politik bir Avrupanın kurulması talebiyle bütünleştirip, Güney ülkeleriyle, Rusya ve Çinle dostça, demokratik ve barışçı ilişkiler geliştirme yanlısı olanlar.
Şüphesiz, bu dört grubun dışında ve Avrupacıların (pro-européens) yukarıdaki dört hedefinden hiçbirini paylaşmayan, öyle bir şeyin gerçekleşme olasılığına da inanmayan Avrupacı olmayan bir kesim var. Şimdilik bu kesim çok küçük bir azınlık ama güçlenme istidadı da yok değil. Birbirine taban tabana zıt iki tercihten hangisinin gündeme geleceğine göre bu kesimin ağırlığı değişebilir:
Uluslar üstü siyasi ve muhtemelen ekonomik kurumların oluşmasının önünü kesen sağ popülist tercih ki bu transnational (ulusötesi) şirketlerin ulus-üstülüğüne karşı değildir!
Demokratik, sosyal, yurttaş haklarına saygılı ulusal halkçı sol tercih.
Bu iki eğilim hangi güçlere dayanıyor ve bunların her birinin başarı şansı nedir?
Egemen sermaye, doğası gereği liberaldir. Mantığının bir gereği olarak da, dört seçenekten birincisini destekli-yor. Aslında, Tony Blair, benim triadın kolektif emperyalizmi dediğimin en tutarlı temsilcisi ve ifadesidir. Vaktiyle sermayenin en büyük kesimi komünizm korkusuyla Hitlerin peşine takılmıştı, şimdilerde de kolektif emperyalizmin koşulsuz savunucuları Busha tam destek veriyor. Bu anlamda Tony Blair, Hitleri reddeden Churchill e benzemiyor. Daha çok, korkaklığı yüzünden güçlü gördüğü Hitler ve Musoliniye yaslanmayı yeğleyen Chamberlaine benziyor. Zira, Hitlerle Saddamı kıyaslamak belki bir şaka olabilir ama daha fazlası değil. Elbette vakti bol olanlar Saddam mı, yoksa Bush mu daha berbat sorusu üzerine tartışabilirler. Eğer, tüm insanlığı tehdit eden bir güç varsa, bu Irak değil, ABDdir. Politik sınıfın, ABDnin yıldızlı bayrağının altında yürüme tercihi yapan kesimi, başlangıçta olduğu gibi Atlantik projesinin Avrupa kanadı olmakla yetiniyor ve gerektiğinde Avrupa projesini feda etmeye hazır. Oysa, Bush da Hitler gibi müttefik değil, kendine koşulsuz buyruklar istiyor. Bu yüzden, politik sınıfın önemli bir kesimi, buna sağ da dahildir- bunlar büyük egemen sermayenin savunucuları da olsalar- eskiden Hitlere yaslandıkları gibi ABDye yamanmayı reddediyorlar. Eğer bugün Avrupada bir Churchill olsaydı, bu Chirac olabilirdi. Gerçekten olabilir mi?
Şüphesiz, sağcı bir Avrupa Birliği karşıtlığı, özellikle de Güneyli göçmenleri hedef alan milliyetçi bir söylemle, Avrupa liberalizminden çok küresel liberalizmin ihtiyaçlarına cevap veren bir rotaya girebilir. Aznar ve Berlusconi, Washingtonun bu türden müttefiklerinin prototipidir. Aynı şey Doğu Avrupanın uşak ruhlu politik sınıfları için de geçerlidir.
Bu yüzden ikinci seçeneğin pek şansı yoktur. Her ne kadar, Fransa ve Almanya gibi büyük Avrupa ülkelerinin böylesi bir hedefi olsa da. ABD sultasından kurtulmak isteyen, bu tür taleplerin arkasında durabilecek bir sermaye mevcut mu? Bu soruya verilecek cevabım yok. Böyle bir şey belki mümkün olabilir ama sezgisel olarak bunun zayıf bir ihtimâl olduğunu söyleyebilirim.
Bu yine de insanlığın asıl düşmanı olan ABD karşısındaki müttefiklerin amacı olmalıdır. Müttefikler diyorum zira, inanıyorum ki amaçlarıyla tutarlı olmak için, sermayenin (liberalizmin) tek yanlı mantığına tâbî olmaktan uzaklaşmaları gerekiyor. Bu amaçla da solda müttefikler aramak zorundalar. Ancak, solda yer alanlar, Washington karşıtı projelerinin içini doldurabilirler. Yukarıda sözünü ettiğim dört kesimden ikinci, üçüncü ve dördüncüler arasında bir ittifak imkânsız değildir. Geçmişteki anti-Nazi büyük ittifakta olduğu gibi.
Eğer, böyle bir ittifak gerçekleşirse, sadece Avrupa düzeyinde mi kalacak ve sadece orada mı işlevsel olacak; tüm Avrupa Birliği yanlıları da Avrupa Birliği dışına çıkmaya karşı olduklarına göre? Bu durumda Avrupa projesi, birinci grupla ilgili sözü edilen Amerikan muhibbi (pro-américain) düzlemde kalmaya devam edecektir. Öyleyse Avrupayı parçalayıp böyle bir projeden vazgeçmek mi gerekir?
Bunun ne gerekli ne de arzulanır bir şey olduğunu sanmıyorum. Zira, bir başka strateji mümkün: Bir zaman için Avrupa projesini bugünkü seviyede dondurmak ve ona paralel olarak başka ittifak eksenleri oluşturmak.
Bu amaçla, mümkünse Yeni Delhi ve Pekine kadar uzanacak, Paris-Berlin-Moskova arasında politik ve stratejik bir ittifak oluşturmak öncelikli amaç olmalıdır. Politik ittifak diyorum, zira, uluslararası çoğulculuğu ve Birleşmiş Milletlerin etkinliğini yeniden ihya etme gerekliliği var; stratejik diyorum zira, ABDnin militer gücünü dengeleyecek bir karşı militer güç odağına ihtiyaç var. Bu üç-dört güç bir araya geldiğinde, finansal ve teknolojik tüm olanaklara sahip olacaktır. Buna, bir de söz konusu devletlerin geleneksel militer kapasiteleri eklendiğinde, bu ittifak karşısında ABD sönük kalacaktır. Zira, ABD, aşırı ve canice emellerini dayatıyor. Bugün, ABD hegemonyasına karşı, geçmişte Nazilere karşı kurulan türde, bir ittifak oluşturmak, acil bir amaç ve öncelik olmalıdır.
Bu strateji, ikinci, üçüncü ve dördüncü grupların Avrupa Birliği yanlılarıyla (pro-européens), solun Avrupacı olmayan (non-européens) kesimlerini uzlaştırabilir. Bu da daha sonra ABDye tâbî olmaktan kurtulmuş bir İngiltereyle, uşaklık kültüründen arınmış bir Doğu Avrupayı da kapsayacak biçimde Avrupa projesini yeniden harekete geçirmenin koşullarını yaratabilir. Sabırlı olmak gerekir, zira, bu uzun zamanla yayılacak bir projedir.
Elbette, böyle bir stratejiyi, hayata geçirmede ciddi engeller var:
Birinci engeli, Fransız, Alman ve Rus hükümetlerinin yakayı kurtarmaları gereken liberal virüs oluşturuyor. Bu ülkelerin, ulusal ekonomik politikalarına sosyal bir içerik kazandırmak mümkündür. Fransa ve Almanya, Avrupa Birliğini böyle bir şeye zorlayabilirler. Mevzuatları buna imkân veriyor. Kaldı ki, bu iki ülkenin kararlı tutumu, birçok Avrupa ülkesinde güç dengesini kendi lehlerine döndürebilir.
İkinci engeli, Euro oluşturuyor. Henüz ruşeym halinde bile bir devlet ortada yok iken -ki bu arzulanır bir şey de değildir, zira, mevcut koşullarda bu yönde bir ilerleme, Amerikancı kanadın elini güçlendirebilir- ortak paranın varlığı, birinci şıkta ifade ettiğimiz tehdidi daha da güçlendirecektir. Zira, Euronun yönetimi hem kolektif hem de liberaldir. İyi ki İngiltere Euroya dahil değil. Fransa ve İngiltere Euro politikasını farklı bir istikamete çekebilirler. Tobin vergisinden esinlenen bir proje, ABDnin saldırgan finansal politikalarının etkisinden kurtulmayı kolaylaştırabilir.
Üçüncü engel, (Giscard dEstaing) tarafından savu-nulan Avrupa Anayasası projesidir. Onu reddetmek gerekiyor, zira, görünür gelecekte, ABDnin projeksiyonu dışında uluslarüstü bir siyasi iktidarın oluşma şansı yok. Böyle bir şeyle, Avrupanın özerkliğini gerçekleştirmek bir yana, Avrupa siyasî birliğini oluşturma yönündeki her türlü ilerleme, ABD tarafından bir alt-statüye indirgenmiş (subalternisés) müttefikleri üzerindeki denetimini daha da güçlendirmek olacaktır. Sosyal, politik güçler ve onların ideolojik tezahürü belirli bir olgunluğa ulaşıncaya kadar, Avrupa projesinin muhtemel oluşumunu ileriki bir tarihe ertelemek daha uygundur.
Hepsini özetleyen dördüncü engel de bilincin Amerikanlaşmasını sağlayan liberal virüstür. Mâlum, söz konusu Amerikanlaşma son yarım yüzyılın eseri olan bir şeydir. Avrupayı kötürümleştirip, geriletiyor, insanlığın tarihinin kapitalist aşamasında (aşama diyorum zira, kapitalizm tarihin sonu değil) ürettiği ileri olanı ve liberal virüse karşı insanlığın geliştirdiği antikorları yok ediyor. Ona rağmen demokrasiyi ilerletmesinde olduğu gibi...
Eski Avrupanın Genç Amerikadan öğreneceği bir şey yok.
Amerikanın stratejisi defedilmedikçe, hiçbir Avrupa projesi mümkün değildir...
2. Güney halklarının dayanışmasını yeniden sağlamak.
Güney halkları ve devletleri arasında büyük bir ittifak kurmanın temel koşulları
Bazı Güney devletlerinin aldıkları tavır ve bu tavrın gerisindeki düşünceler, Güney cephesinin yeniden kurulabilceğine dair gelişmelerin habercisi gibi görünüyor. Söz konusu tavır, politik alanla ilgili olduğu gibi, küreselleşmenin ekonomik yönetimiyle de ilgili.
a. Politik planda: ABDnin yeni politika ilkesinin (önleyici savaş) reddi ve Asya, Afrika ve Latin Amerikanın tüm yabancı askeri üslerden temizlenmesi talebi.
1990dan beri Washingtonun kesintisiz müdahale bölgelerini, Arap Orta Doğusu, -Irak ve Filistin (tabii İsraile verilen koşulsuz destek aracılığıyla da)- Balkanlar (Yugoslavya, ABDnin Macaristan, Romanya ve Bulgaristana yerleşmesi), Orta Asya ve Kafkaslar (Afganistan, Orta Asya ve Sovyet Kafkasyası) oluşturuyor.
Washingtonun hedeflerinin birkaç bileşeni şunlardır: (i) dünyanın en zengin petrol bölgelerine el koymak ve petrolü Avrupa ve Japonyaya karşı bir koz olarak kullanıp, onları bağımlı müttefikler konumuna indirgemek; (ii) Eski Dünyanın kalbine askerî üsler yerleştirerek (Paris, Johannesburg, Moskova, Pekin, Singapura eşit mesafede), başta Rusya olmak üzere, Çin ve Hindistan gibi dünya siyasetinde söz söyleme potansiyeli olan büyük ülkelere karşı başka önleyici savaşlar peydahlamak. Bu amaca ulaşmak için de ilgili bölge ülkelerine silah gücüyle kukla rejimler dayatmak. Artık Pekin, Delhi ve Moskovada, ABD yapımı savaşların (made in USA), mevcut kurbanı Irak olsa da asıl hedefin Çin, Rusya ve Hindistan olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Bandung Konferansının benimsediği (Asya ve Afrikada Amerikan askeri üslerine hayır) tavra yeniden dönmek artık gündemdedir. Her ne kadar Bağlantısızlar şimdiki koşullarda Körfezdeki Amerikan kuklası rejimler konusunda sessiz kalsalar da...
Nitekim, Bağlantısızlar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Fransa ve Almanyaya yakın tavır aldılar. Bu tavır, saldırganın diplomatik ve moral olarak tecrit edilmesinde etkili oldu. Aynı şekilde, Fransa-Afrika zirvesi de Güneyle Avrupa arasında muhtemel bir ittifakın ilk işaretini veriyordu. Zira, zirveye kıtanın sadece Fransız Afrikası ülkeleri değil, İngiliz Afrikası ülkeleri de katılmıştı.
b. Aynı şekilde dünya sisteminin ekonomik yönetimi konusunda da Güney tarafından kolektif olarak savunulabilir bir alternatifin oluşmakta olduğunun işaretleri görülüyor. Zira, Güneyi oluşturan tüm ülkelerin savunmak zorunda olduğu ortak çıkarlar söz konusu.
I. Uluslararası sermaye transferlerinin denetlenmesi düşüncesi yeniden gündemde.
Aslında İMFnin dayattığı, liberalizmin yeni dogması olan sermayeye açılma perspektifinin bir tek amacı var: Amerikanın dış ticaret açığını kapatmak için ABDye doğru sermaye transferini hızlandırmak ki söz konusu açık da bizzat Amerikan ekonomisinin etkinlik zaafının ve gezegeni askerî olarak denetleme stratejisinin sonucudur.
Güney ülkelerinin, sermaye kaçışını, kan kaybını, derinleştiren bir süreçten, spekülatif saldırıların neden olduğu yıkımdan ne tür bir çıkarı olabilir?
Yabancı sermayeye açılmanın bir gereği olarak dayatılan dalgalı kur sistemine ivedilikle son verilmelidir. Dalgalı kur sisteminin yerine de Bağlantısızların ve 77ler grubunun tartışma ve araştırma konusu yaptıkları türden, bölgesel planda işlerliği olan ve kurlara göreli bir istikrar kazandıracak bir sistem oluşturulabilir.
Zaten, 1997 Asya finansal krizinde Malezya döviz kurlarının denetimini yeniden gündeme getirmişti ve başarılı da olmuştu. İMF bile sonucu kabullenmek zorunda kalmıştı.
II. Yabancı sermaye yatırımlarını denetleme düşüncesi de yeniden gündeme geliyor.
Şüphesiz, Üçüncü Dünya ülkeleri, hiç değilse bazılarının eskiden yaptığı gibi, her türlü yabancı sermayeye kapılarını kapatmayı düşünmüyorlar. Tam tersine, yabancı sermaye girişinden, yabancı sermaye çekmekten yanalar. Ama, yabancı sermayenin kabulünün modalitesi konusunda tartışmalar ve kaygılar kimi Üçüncü Dünya hükümetleri tarafından dillendiriliyor ve eleştirel bir bakış oluşma yolunda.
Bu denetim kaygısıyla sıkı ilişkide olan bir husus da Dünya Ticaret Örgütünün (WTO) dayattığı endüstriyel ve entelektüel mülkiyet hakkına da itiraz söz konusu. Aslında, bu anlayışın şeffaf bir rekabet ortamı yaratmaktan çok çokuluslu şirketlerin konumunu pekiştirme amacı taşıdığı artık daha iyi anlaşılıyor.
III. Birçok Güney Ülkesi, giderek, ulusal bir tarımsal kalkınma politikasının vazgeçilmezliğini daha iyi anlıyor. Zira, bu, iki bakımdan gerekli: Birincisi, Dünya Ticaret Örgütünün (WTO) dayattığı yeni rekabetin baskısıyla yıkımla yüz yüze gelen köylülüğü koruma gereği, ikincisi de gıda güvenliğini sağlama gereğiyle ilgili...
Aslında, tarımsal ürün pazarının ticarete açılması, ABD, Avrupa ve birkaç Güney Ülkesine (Güney uçtaki Latin Amerika ülkeleri) tarımsal üretim fazlalarını Üçüncü Dünyaya ihraç etmelerini sağlıyor, ama bu arada Üçüncü Dünya ülkelerinin ulusal gıda güvenliği de tehlikeye giri-yor. Üçüncü Dünya köylülerinin ürettikleri de Kuzey pazarında üstesinden gelinemez zorluklarla karşılaşıyor. Köylülüğü parçalayan söz konusu liberal strateji, köylerden kentlere, kentlerin gecekondu bölgelerine göçü hızlandırıyor ve Güney köylülerinin mücadelesi, yeniden sahneye çıkıp iktidarları telaşlandırır hale geliyor.
Tarım sorunu, Dünya Ticaret Örgütü platformlarında sıkça gündeme geliyor ve sadece Avrupa ve ABD tarafından, kendi tarımsal üretimlerine ve tarımsal ürün ihracatına yapılan sübvansiyonlar açısından tartışılıyor. Oysa, tartışmaların, sorunun tarımsal ürünler ihracatının bir veçhesine kilitlenmesi, yukarıda zikredilen temel sorunları gündemin dışına atıyor. O kadar ki, Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzeyden daha da liberal politikalar be-nimsemeleri isteniyor. Bu da Dünya Bankası tarafından alkışlanıyor (Dünya Bankası, ne zamandan beri Kuzeye karşı Güneyin çıkarlarını savunuyor ?). Elbette, her ülke kendi tarımını destelemek için istediği sübvansiyonu uygulayabilir ama (eğer kendi ülkemizde gelirin yeniden dağıtımını savunuyorsak, Kuzey ülkelerinin de böyle bir şeye hakları vardır), bu, Üçüncü Dünya ülkelerinin Kuzeyin dampingi karşısında savunmasız kalmasını gerektirmez. Bu yüzden, Güney ülkeler tarımsal gelişmelerini kendi devasa ihtiyaçları doğrultusunda saptamalı, iç pazarlarını esas almalıdırlar. Böylece, dünya pazarının belirsizliklerinden daha az etkileneceklerdir. Aslında, bu, zamanla çözüme kavuşacak bir sorundur.
IV. Dış borçlar sadece finansal olarak katlanılamaz değil. Artık meşruluğu da tartışma konusu.
Artık, borçların tek yanlı olarak reddedilmesi gereği dillendirilir duruma geliyor. Esasen, mevcut durum gayri meşru ve kötüdür. Bugün dâhi mevcut olmayan, borçlarla ilgili (adına yaraşır) bir uluslararası hukukî çerçeve oluşturma zamanı gelmiş olmalıdır.
Borçlarla ilgili genel duruşma, borçların önemlice bir kısmının gayri meşru, kabul edilemez, hatta kepazelik olduğunu ortaya çıkaracaktır. Zira, daha şimdiden faiz olarak ödenen –yasal gerekliliğin çok ötesine geçmiş durumdadır. Bu da borç ödemelerini durdurmak için haklı bir nedendir. Zira, borç ödemeleri tam bir ilkel yağmaya dönüşmüş bulunuyor.
Bunun için de iç borçların aksine, dış borçların uygar ve normal bir hukukî düzenlemeye tâbî tutulması ve bu alanda uluslararası hukuku geliştirmek ve meşruluğun koşullarını yaratmak gerekiyor. Zira, hukuk bu alanda sağırdır ve sorunlar hukukî meşruiyet kuralına göre değil, vahşi güç dengelerine göre çözülüyor... Aslında iç borç olsaydı, borç verenler ve borç alanlar aynı ulusun uyrukları olsalardı, mahkemede hırsızlık için çete oluşturmaktan yargılanmaları gerekirdi, ama, uluslararası hukuk böyle bir şeye imkân vermiyor. Zira, henüz ortada öyle bir hukukî mevzuat yok...
3. Halkların enternasyonalizmini yeniden kurmak
Yeni enternasyonal perspektifler
Dünya sisteminin bugünkü yapısı, II. Dünya Savaşı sonrası dönemdekinden çok farklı. Dolayısıyla, Bandung projesini bugünün koşullarında ihya etmek artık mümkün değil.
Bağlantısızların yer aldığı dünya, iki kutuplu bir dünya idi ve bu durum, emperyalist ülkelerin iç işlerine olur olmaz saldırısını ve müdahalesini engelliyordu. Söz konusu iki kutupluluk durumu aynı zamanda, kapitalist merkezi güçlerin – ABD, Batı Avrupa ve Japonya- birleşik bir kamp oluşturması sonucunu doğurmuştu. Asya ve Afrikanın kurtuluşu ve kalkınması gereği olan politikalar, birleşik emperyalist kampla çelişiyordu. İçe dönük kalkınma ve kopuş (déconnection) kavramları ve onlardan esinlenen stratejiler de söz konusu koşulların bir dayatması olarak ortaya çıkıyordu.
Bugünün dünyasıysa militer (askerî) olarak tek kutuplu. Eş zamanlı olarak da şimdilerde liberalizm ilkelerine teslim olmuş, küreselleşmiş dünya sisteminin politik yönetimi konusunda, ABD ile bazı Avrupa ülkeleri arasında anlaşmazlıklar beliriyor. Bu kırılmalar geçici ve sınırlı mıdır, yoksa temelli değişikliklerin habercisi midir? Bu alandaki tartışmaları kolaylaştırmak için muhtemel gelişme olasılıkları ve strateji önermelerinin geçerliliği sorununa açıklık getirmek gerekecek.
Birinci varsayım: Bundan böyle emperyalizm -triadın- kolektif emperyalizmidir.
Kapitalizmin önceki yayılma aşamalarında, merkez hep çoğul olarak telaffuz ediliyordu. Söz konusu merkez ülkeler arasında, sürekli ve şiddetli bir rekâbet geçerliydi. Dolayısıyla, emperyalistler arası çatışmalar, tarih sahnesinin merkezi öneme sahip olayları olarak yaşanıyordu. 1980lerden itibaren, küreselleşmiş liberalizmin dönüşüyle, çağdaş dünyada merkezin yapısı sorununu tartışmak zorunlu hale geliyor. Zira, hiç değilse küreselleşmiş ekonomik liberalizmin yönetimi konusunda, ABD ile triadın diğer unsurlarının sağlam bir blok oluşturdukları izlenimi doğuyor.
Burada, cevaplanması gereken can alıcı soru şudur: Söz konusu değişiklik, süreklilik arz eden bir şey midir artık merkez çoğul olarak telaffuz edilemez duruma mı gelmiştir, kesin olarak kolektif bir nitelik mi kazanmıştır, yoksa, söz konusu olan sadece geçici (konjonktürel) bir durum mudur?
Bu evrimi, rekabet koşullarındaki dönüşümle açıklamak mümkündür. Büyük firmalar, daha bir kaç on yıl öncesine kadar rekabet savaşını esas itibariyle iç pazarlarda sürdürüyorlardı. Bu, dünyanın en büyük iç pazarına sahip olan ABD için de küçük iç pazara sahip -ki bu Avrupayı ABD karşısında dezavantajlı duruma getiriyordu- Avrupa ülkeleri için de geçerliydi. İç pazarda maçı kazanan dünya pazarında da avantajlı duruma geliyordu. Bugün durum farklı. Şimdilerde, birinci ligde oynamak için gerekli pazar, 500-600 milyon tüketici potansiyelinden başlıyor. Dolayısıyla, savaş dünya pazarında veriliyor ve orada da kazanılması gerekiyor. Ancak dünya pazarında bir varlık gösterebilen, kendini iç pazarda da dayatabiliyor. Artık derinleşmiş küreselleşme, büyük firmaların asıl faaliyet alanı durumuna geliyor. Başka türlü ifade etmek gerekirse, ulusal-küresel ikilisi arasındaki belirleyicilik ilişkisi ters-yüz olmuş durumda. Eskiden, ulusal plandaki güç, dünya ölçeğindeki gücü belirliyordu, bugün artık tersi geçerli. Dünya pazarındaki etkinlik, ulusal plandaki etkinliği belirliyor. Bu yüzden, ulusal aidiyetleri ne olursa olsun, transnasyonal (ulusötesi) şirketler, dünya pazarının yönetiminde ortak çıkarlara sahip. Elbette, bu çıkarlar da kapitalizme özgü rekabet ve ticari çıkar çatışması üzerinde yol alıyor...
İkinci varsayım: Kolektif emperyalizm sisteminde, ABD belirleyici bir ekonomik üstünlüğe sahip değil.
Genel kanı, ABDnin militer (askerî) gücünün sadece buz dağının (iceberg) tepesi olduğu, ülkenin asıl gücünün ve üstünlüğünün derindeki tüm alanlarda gömülü olduğu şeklindedir. Velhasıl, ABDnin militer plandaki üstünlüğünün aslında ekonomik, politik ve kültürel arka plandaki üstünlüğe dayandığıdır. Bu yüzden de ABD hegemonyasına boyun eğmek kaçınılmazdır.
Oysa, ABDnin üretim sistemi dünyanın en etkini olmaktan çok uzak. Tersine, eğer liberal iktisatçıların hayal ettikleri türde gerçekten açık bir pazar söz konusu olsaydı, üretim sisteminin nerdeyse hiçbir sektöründe Amerikan üstünlüğünden söz edilemeyecekti. Yıldan yıla büyüyen dış açık bunun göstergesidir. Nitekim, ABDnin dış ticaret açığı, 1989da 100 milyar Dolardan 2000de 450 milyar dolara yükselmiştir.* Asıl önemli olan da açığın üretim sisteminin tüm sektörlerini ilgilendirmesidir. 1990 yılında, ABDnin yüksek teknoloji alanındaki üstünlüğünden sağladığı 35 milyar dolarlık fazla da şimdilerde yerini açığa bırakmış durumda. NASA füzeleriyle Ariane ve Boeingle Airbus arasındaki rekabet, Amerikanın rekabetçi yeteneğindeki aşınmanın bir göstergesi sayılabilir. Avrupa ve Japonya karşısında yüksek teknolojilerde, Çin, Kore ve Asya ve Latin Amerikanın diğer sanayileşmiş ülkeleri karşısında sıradan ürünlerde ve Avrupa ve Latin Amerikanın uç güney ülkeleri karşısında da tarımsal üretim alanında ABDnin üstünlüğü söz konusu değil. Ekonomi dışı araçlara başvurmasa ve liberalizmin rakiplere dayattığı ilkelere uysaydı, hiçbir alanda üstünlük sağlaması mümkün olmazdı.
Aslında, ABDnin yegane bâriz mukayeseli üstünlüğe sahip olduğu alan savunma sanayisidir. Zira, söz konusu sektör, piyasa kurallarının dışındadır ve devlet desteği söz konusudur. Elbette, militer alandaki avantajın sivil alanda etkisi yok değil (internette olduğu gibi), ama aynı zamanda diğer üretici sektörlerde çarpıklıklar ve handikaplar yaratıyor.
Kuzey Amerika ekonomisi dünya sisteminin tarafları aleyhine bir parazit olarak yaşıyor. Emmanuel Toddun da belirttiği gibi, ABD ulusal üretimle karşılayamadığı sanayi ürünleri tüketimin %10unu ithalatla kapatıyor. Dünya üretiyor (tasarrufu nerdeyse sıfır olan) ABD tüketiyor. ABDnin avantajı, soyguncununkine benziyor. Açıkları, zorla veya rıza ile başkaları tarafından kapatılıyor. Zaaflarını örtmek için, Washington tarafından farklı nitelikte bir dizi araç devreye sokuluyor: Liberalizm ilkelerinin ısrarlı ve sürekli ihlâli, silah ihracatı, aşırı petrol rantı arayışı, (ki bu belirli aralıklarla Irakta ve Orta Asyada olduğu gibi petrol üreticilerini hizaya getirmeyi gerektiriyor). Netice itibariyle Amerikanın açığının önemli kısmı Avrupa, Japonya ve Güney (petrolcü ülkeler, en yoksulları da dahil) Üçüncü Dünyanın komprador sınıfları tarafından kapatılıyor. Buna, bir de dünya siste-minin çevresinde yer alan ülkelere dayatılan faiz ödemeleri yoluyla hortumlanan meblağları da eklemek gerekir.
Triadın tüm taraflarının hakim kesimleri arasında gerçek bir dayanışma var ve bu küresel neoliberalizme tartışmasız katılımda ifadesini buluyor. Bu bakış açısından, ABD, ortak çıkarların (gerektiğinde askerî olarak) savunucusu olarak görülüyor. Yalnız, burada bir sorun var: Washington liderliğinin meyvelerini eşit olarak paylaşmaya yanaşmıyor. Tersine, ABD müttefiklerini vasallaştırmayı yeğliyor ve alt-statüye indirgediği triadın diğer bileşenlerine önemsiz tavizlerden başka bir şey vermiyor. Sermayenin hakim kesimleri arasındaki bu çıkar çatışması, Atlantik ittifakında bir kopuşa neden olur mu? Bu imkânsız değilse de çok zayıf bir olasılıktır.
Üçüncü varsayım: Gezegeni militer olarak kontrol etme projesi, ABD ekonomisinin zaafını ödünleme amacı taşıyor. Bu proje, tüm Üçüncü Dünya halklarını tehdit ediyor.
Bu varsayım, mantıken birinciden kaynaklanıyor. Washingtonun ezici militer üstünlüğüne dayanarak, tek başına kararlaştırıp, planladığı önleyici savaşlar açması, (Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi) tüm büyük ulus umutlarını çökertme amacı taşıyor. Aynı şekilde, Üçüncü Dünya ülkelerinin bölgesel birlikler oluşturarak, kapitalist de olsa dünya sisteminde taraf olmasını engelliyor.
Dördüncü varsayım: Güney liberal yanılsamalardan kurtulabilir ve içe dönük (autocentré) yeni bir kalkınma sürecini başlatabilir.
Şüphesiz kısa vadede Güney hükümetleri, hem egemen Kuzeyin hem de Güneyin işine gelen gerçek neoliberalizm için mücadele oyununu oynamaya devam edeceklerdir. Oysa, Güney ülkeleri bu umudun tam bir yanılsama olduğunu hayretle göreceklerdir.
Eninde sonunda kalkınmanın mutlaka içe dönük bir süreç olduğunu, başka türlüsünün de mümkün olmadığını anlayacaklardır. Kalkınma, her şeyden önce ulusal hedefler saptamaktır. Böylece tanımlanan hedefler, üretim sistemini modernleştirmeyi ve sosyal gelişmenin iç koşullarını yaratmayı amaçlamalıdır. Nihayet, kapitalist merkez ülke-lerle ilişkilerin modalitesini de içerinin ihtiyaçlarıyla uyumlu hâle getirmek gerekiyor. (Dış ilişkileri ulusal kalkınmanın hizmetine sokmak anlamında, ç.n.). Bana ait bu kopuş (déconnection) tanımı, otarşi demek değildir ve tam da liberalizmin vazettiği ilkenin karşı kutbunda yer alır. Liberalizmin önerdiği yapısal uyum, çokuluslu egemen sermayenin ihtiyacına cevap vermek üzere kurgulanıyor, dolayısıyla da, dünya ölçeğinde eşitsizlikleri derinleştiriyor.
Beşinci varsayım: ABDnin küreselleşmeyi militarize etmeye yönelik tercihi, Avrupa ve Japonyaya yönelik açık bir tehdittir.
Bu varsayım da ikinciden kaynaklanıyor. ABDnin militer araçları devreye sokarak, (başta petrol olmak üzere) gezegenin tüm önemli kaynaklarına el koyma hedefi, Avrupa ve Japonyayı vasal statüsüne indirgeme amacı taşıyor. Dolayısıyla, Amerikanın petrol savaşları, aslında Avrupaya yönelik savaşlardır.
Avrupa (ve Japonya) bu stratejiye, kısmen Rusyayla yakınlaşarak Zira, Rusya petrol ve bir kısım başka temel hammaddeler sağlayabilir.
Altıncı varsayım: Avrupa liberal virüsten kurtulabilir ve kurtulmalıdır, ama, bu sermayenin egemen kesimlerinin değil, halkın eseri olabilir.
Bugüne kadar sermayenin hâkim kesimlerinin tek yanlı çıkarlarını öncelikle savunduklarına inanan Avrupa hükümetleri, aynı zamanda küresel neoliberalizmin de savunucularıdır. Bu yüzden de, lider Kuzey Amerika tarafından bir alt-statüye (subalternisation) indirgemişliklerinin sonuçlarını kabulleniyorlar.
Tüm Avrupa halkları, sosyal olmasını istedikleri Avrupa projesi hakkında olsun ve dünyanın geri kalanıyla ilişkilerin niteliği konusunda olsun, farklı bir yaklaşım içindedir. Bir kere, dünya halklarıyla ilişkilerinin adalet ilkelerine göre yürütülmesinden yanalar, ki bunu ABDyi ezici çoğunlukla mahkum ederek gösterdiler. Eğer, eski Avrupanın hümanist kültürü galip gelirse -ki bu mümkündür- Avrupayla Rusya, Çin, tüm Asya ve Afrika arasında gerçek bir yakınlaşma mümkün olabilir. Bu tür bir oluşum da, çok merkezli, demokratik ve barışçı bir dünya kurmanın önünü açabilir.
Zira, Avrupa ile ABD arasındaki asıl çelişki, her iki tarafın hakim sermaye kesimleri arasındaki çıkar çatışmasında değil, siyasî kültür alanındadır.
Esasen umutvar olan çatışma da, kültür alanını angaje ediyor. Avrupada bir sol alternatif her zaman mümkündür. Böyle bir alternatif, eş zamanlı olarak, hem neoliberalizmden kopuşu sağlayabilir hem de Avrupanın ABD tarafından mayınlanmış alandaki ekonomik rekabette anlamsız ısrarına son verebilir. Avrupa, ABD politikasına yaslanmaktan kurtulabilir. Bugüne kadar ABDde konumlandırılan sermaye de ekonomik ve sosyal canlanma için kullanılabilir. Aksi halde, ekonomik canlanma mümkün değildir. Eğer, Avrupa bu yolu seçip, kendi ekonomik ve sosyal kalkınması yönünde tercih yaparsa, ABD ekonomisinin yapay sağlığı çöker ve Amerikan yönetici sınıfı kendi sosyal sorunlarıyla cebelleşmek zorunda kalır. İşte, Avrupa ya solda olacak ya da olmayacak derken kastettiğim budur.
Bunun için de, Avrupalıların liberalizm kartı iyi (dürüstçe) oynanırsa, bunun herkesin yararına olacağına dair yanılsamadan kurtulmaları gerekiyor. ABD, asitmetrik bir liberalizm pratiğinden vazgeçmez, zira, bu tercih, onun zaaflarını örtmenin, ödünlemenin yegane yoludur. ABDnin refahı başkalarının durgunluğu pahasına mümkün oluyor.
Belirli ölçüde Amerikan siyasi kültürüne aykırı olsa da Avrupa siyasi kültürü farklılıklar içeriyor. Bir kere Avrupada sosyal ve ideolojik bir politik güç var, ki -kimi zaman incelikle- başka bir Avrupa projesini (sosyal ve Güneyle dostça ilişkiler kurmaktan yana) savunuyor. Öte yandan 1945ten beri koşulsuz ABDye yaslanma tercihi yapmış İngiltere var. Doğu Avrupanın uşaklık kültürüyle biçimlenmiş, dün Hitler ve Stalin, bugün Bush karşısında diz çöken yönetici sınıfları var. Nihayet, (İspanyada Frankizme, İtalyada Musolinizme özlem duyan türde) Amerikan muhibbi (pro-américains) sağ popülistler var. Bu kültürler arasındaki çatışma, Avrupayı parçalayacak mı? Washingtona külliyen yaslanmakla sonuçlanacak mı? Yoksa hümanist ve demokratik kültür galip mi gelecek?
Yedinci varsayım: Sağlam bir Güney Cephesi, halkların katılımını gerektiriyor.
Bugün birçok Güney ülkesindeki siyasi rejimler, en azından demokratik değil, kimi zaman da açıkça netâmeli. Bu otoriter iktidar yapıları, çıkarları küresel emperyalist yayılmadan yana olan komprador kesimleri koruyor.
Öyleyse, alternatif -bir Güney halkları cephesi oluşturmak- demokratikleşmededir. Bu zorunlu ve gerekli demokratikleşme elbette kolay olmayacak ve çok zaman alacak. Ama demokratikleşmenin yolu asla ülkelerinin kaynaklarını Kuzey Amerikanın çokuluslu şirketlerine yağmalatan kukla rejimlerden geçmiyor. Zaten, bu rejimler, saldırgan ABDnin şurada burada dayattığı rejimlerden daha itibarlı, daha meşru ve daha az kırılgan rejimler değildir. Zira, söyleme rağmen, ABDnin asıl niyeti dünyada özgürlüğü geliştirmek değildir. Bu konudaki Amerikan söylemi tam bir ikiyüzlülüktür.
Sekizinci varsayım: Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika halklarını kapsayan yeni bir enternasyonalizm mümkündür.
Bu varsayım öncekinden kaynaklanıyor ve onu tamamlıyor. Bunun anlamı, artık hiç değilse tüm Eski Dünya halkları arasında yakınlaşmanın maddi koşullarının mevcut olduğudur. Bu tür bir yakınlaşma, diplomatik planda, Paris-Berlin-Moskova-Pekin ekseninin güçlenmesi şeklinde tezahür edebilir, ki yeniden oluşmuş Asya-Afrika Cephesiyle dostça ilişkiler kurmak da mümkün olabilir.
Söylemeye gerek yoktur ki bu yöndeki oluşumlar ABDnin ölçüsüz ve canice emellerinin de sonu olacaktır. Bu durumda, ABD, kendi çıkarlarını korumak durumunda olan halklarla bir arada yaşamak zorunda kalacaktır.
Bugünün koşullarında, bu amaç mutlak öncelik taşımalıdır. ABD yayılmacılığının ve saldırganlığının önünün kesilmesi. tüm mücadeleleri belirler durumdadır. Amerikan planı defedilmedikçe, kalıcı hiçbir demokratik ve sosyal ilerleme mümkün olmayacaktır.
Dokuzuncu varsayım: Kültürel farklılıklara ilişkin sorunlar, burada sözü edilen yeni enternasyonal perspektifler çerçevesinde tartışılmalıdır.
Kültürel farklılıklar bir vâkıadır. Fakat, karmaşık ve muğlak bir vâkıa. Ne kadar meşru olurlarsa olsunlar, geçmişin mirası olan farklılıklar, zorunlu olarak geleceğin kurulması konusunda da farklılıklarla özdeş değildir ve olmamalıdır. Zira, sorun, varolanı kabullenmek değil, yeniyi yaratmaktır.
Sadece geçmişin mirası olan farklılıklara gönderme yapmak (politik İslam, Hindutva, Konfüçyanizm, Negritüt, etnik şovenizm), ekseri otokratik ve komprador iktidarlara ideolojik manipülasyon yapma olanağı sağlıyor. Böylece, uygarlığın evrenselci dayatmasını savsaklamak ve egemen çokuluslu sermayenin diktasına boyun eğmek mümkün oluyor. Daha da ötede, sadece kültürel miras üzerinde ısrar etmek, Asyada politik İslamla Hindutvayı, Afrikada Hıristiyanlarla diğer dinlere mensup halkları karşı karşıya getiriyor. Güneyin birleşik politik cephesini yeniden oluşturmak, Amerikan emperyalizmi tarafından desteklenen bölünmeleri bertaraf etmenin de koşuludur. Öyleyse, geleceğin üzerinde inşa edileceği evrensel değeler nedir ve ne olmalıdır? Avrupa-merkezli ve güdük evrensel değerler yorumu, dün olduğu gibi bu gün de küresel kapitalist yayılmada mündemiç eşitsiz gelişmeyi meşrulaştırıyor. Söz konusu yorum reddedilmelidir. Demek ki sorun, herkesin katkısıyla zenginleşmiş, gerçekten evrensel kavramların nasıl geliştirileceğiyle ilgilidir. Ve bu vazgeçilebilir bir tartışma değildir.
Not: Bu yazı, Samir Aminnin Ekim 2004'de Özgür Üniversite Kitaplığından Yayınlanan Liberal Virüs adlı kitabından alınmıştır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
Benzer içerik
- 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
Felsefe
| Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci |
|
Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m... |
- Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı - Walter Benjamin
- Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken- Adorno
- Marx'ın neresindesiniz; sağında mı, solunda mı? Erol Göka
- John Berger’dan Seçme Yazılar: Yiyenler ve Yenenler
- İnsanlık Nereye-Ender Helvacıoğlu
- Modernlik Dün Bugün ve Yarın-Marshall Berman
- Modernlik ve Devrim -Perry Anderson
Kapitalizm - Emperyalizm
| 28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan |
|
İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden... |
- LİBERALİZM VE DEMOKRASİ : Düşman Kardeşler? -Immanuel Wallerstein
- Yaşamın İçindeki Tek ‘Gerçek’
- Çokuluslu Şirketlerin Tarıma Karşı Saldırısı-João Pedro Stedile*
- KÜRESEL KRİZ: Yapısal Nedenleri ve Türkiye Ekonomisine Etkileri*
- Ekoloji ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş (John Bellamy FOSTER)
- Emperyalizmin Yeniden Keşfi- John Bellamy Foster (Çeviri:Saim Özen)
- TÜRKİYE DE TARIM NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR? -Dr.Necdet ORAL






