İnsanlık Nereye-Ender Helvacıoğlu
Bilim insanları son bulguların ışığında, erken insansıların geçmişini 5-6 milyon yıl önceye kadar götürüyorlar. Homo cinsinin bilinen ilk üyesi ise 2,3 milyon yıl öncesine tarihlendirilmiş. Arkaik Homo sapienslerin 500-600 bin yıl önce ortaya çıktığı, bizim de üyesi olduğumuz modern insanın ise en fazla 200 bin yıl geçmişi olduğu savlanıyor. İnsanlık tarihinde “uygarlık” dediğimiz olgunun (toplumsal artının oluşumuyla birlikte sınıflılığın) ortaya çıkışı Sümerlerle birlikte 6000 yıl önceye tarihlendiriliyor. Anavatanı Avrupa olan kapitalist Batı Uygarlığı ise yaklaşık 500 yıllık bir geçmişe sahip. Batı Uygarlığının dünyada hakim sistem haline gelişi ise taş çatlasa 150-200 yıl önceye götürülebilir. Bu oldukça yuvarlatılmış rakamlardan çıkarabildiğimiz bir gerçek şudur: Türümüzün 200 bin yıllık geçmişinin sadece son 6000 yılında sınıflara bölünmüş bir halde yaşıyoruz (tabii bu da olsa olsa Mezopotamya ve çevresi için geçerli. İnsanların büyük çoğunluğu çok daha geç tarihlerde uygarlığa adım atabildi.). Yani geçmişimizin en fazla yüzde 3’ü. Bir diğer gerçek de şu: 6000 yıllık uygarlık tarihinin sadece son 200 yılında kapitalist Batı Uygarlığı dünyaya hakimdir. Bu da uygarlık tarihinin yüzde 3’üne tekabül ediyor. Bu girişi yapmamızın nedeni, insanlığa bir gelecek çizme iddiasındaki akımların, bu iddialarının tarihsel dayanaklarının ne kadar sağlam olduğunu görebilmek için bir ölçüt sunmaya çalışmaktır. Tarihimizin sadece yüzde 3’ünde başat olan bir olgu, nasıl olur da bütün bir geleceği ipotek altına alabilir? Böyle bir iddianın yanılsama olma olasılığı çok yüksek değil midir? 100 yılın sadece son 3 yılında sınıflara bölünmüşsek, bundan sonraki 100 yılda da sınıflara bölünmüş halde yaşayacağımızı söylemek mi daha gerçekçidir, yoksa bu son 3 yılın “özel bir durum”, bir “sapma” olduğunu söylemek mi? Hangi savın tarihsel dayanağı daha güçlüdür? Yine 100 yılın sadece son 3 yılında hakim olan bir uygarlık tarzı, neye dayanarak gelecekte de hakim olacağını iddia edebilir? Kapitalizmin son derece “özel” ve “geçici” bir dönem olduğunu söylemek için çok daha fazla tarihsel kanıta (birikime) sahip değil miyiz? Acaba 500 ya da 1000 yıl sonranın tarihçileri şu yaşadığımız dönemi nasıl değerlendirecekler? Batı Uygarlığı acaba tarih kitaplarında nasıl yer alacak? Ya 10 ya da 20 bin yıl sonranın tarihçileri? Acaba 220 bin yıllık homo sapiens sapiens tarihindeki kısa “sınıflılık dönemi” için ne diyecekler? *** Uygarlık tarihi aslında sınıflılığa karşı direnişin tarihidir; uygarlığın gelişiminin motoru budur. Toplumsal artı, yani bir insan topluluğunun günlük tüketim ihtiyacından daha fazlasını üretebilecek bir örgütlenmeyi gerçekleştirmesi, doğa koşullarının zorunluluğuna karşı, özgürlüğün büyük bir zaferiydi. İnsanlar ilk kez, nehir taşkınlarının, kuraklığın veya herhangi bir olumsuz doğa olayının neden olabileceği açlık tehlikesine karşı, topluluklarının yaşamını garanti altına alma konumuna ulaşabilmişlerdi. Fakat toplumsal artı bir kez doğduktan sonra, bu “artı”nın sürekliliğinin sağlanması, korunması, denetlenmesi ve paylaşılması sorunlarının ortaya çıkması kaçınılmazdı. Toplumsal farklılaşma (karşıt sınıflara bölünme) bu süreç içinde oluştu. Devlet, ordu gibi araçlar ile felsefe, din, bilim, hukuk, politika, sanat gibi etkinlikler de bu süreç ile kurumsallaşmıştır (1). Kısacası iki temel sorun vardır: 1) Toplumsal artı yaratan örgütlenmenin sürekliliğinin sağlanması ve bu toplumsal artının denetlenmesi ve korunması. 2) Toplumsal artının eşit bir biçimde paylaşılması. İnsanlığın büyük ütopyası, bu iki temel sorunun uyum içinde, birbiriyle çakışarak çözülebilmesidir. Bu uyum ve çakışmadan uzaklaşmak sınıf çelişkilerinin derinleşmesi ve keskinleşmesi, yakınlaşmak ise sınıflaşmanın zayıflaması anlamına gelir. Bu uyum ve çakışmaya hizmet eden düşünsel/politik akımlar, eylemler veya örgütlenmeler (devletler vs.) ilerici, bunun önünde engel teşkil edenler ise gericidir; kıstas budur (2). Hakim sınıflar genellikle, toplumsal artı yaratan örgütlenmenin sürekliliğinin sağlanmasına (yani düzenin korunmasına) vurgu yaparlar; ezilen sınıflar ise toplumsal artının daha eşit bir biçimde paylaşılmasına. Demek ki hakim sınıf ile sömürücü olmayan sınıfın çakıştığı noktada sorun gerçek anlamda çözülme yoluna girecektir. Bunun adı “sosyalizm”dir. Sosyalizm, sınıflılığa ve sömürüye son verme çabasıdır; bu anlamda insanlığın en az 6000 yıllık bir ütopyasıdır. Sosyalizm, insanlığın doğaya karşı zaferinin, birbirini sömürmeden de gerçekleşebilmesi çabasının adıdır. Bir anlamda, türümüzün (Homo sapiens sapiens) 200 bin yıllık tarihinin şu son 6000 yılının tamamına “sosyalizm dönemi” adı da verebiliriz. Aslında 6000 yıldır, türümüzün 200 bin yıllık ütopyasının (yaşamını garanti altına alma) gerçekleşme sürecini yaşamaktayız. 200 bin yıllık bir ütopya da, ancak 6000 yıllık bir sancı ile doğabilir zaten. Süreç bu çapta ele alındığında, uygarlık, yani sınıflılık döneminin, bir doğum sancısı ve geçici bir bocalama dönemi olduğunu görebiliriz. Şimdi bu perspektif ışığında sosyalist kuramın gelişimini kuşbakışı ele almaya çalışalım. *** Lenin, Mart 1913 tarihli, “Marksizmin üç kaynağı ve üç öğesi” başlıklı ünlü makalesinde şöyle yazar: “Onun (Marx’ın) öğretisi, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak doğmuştur… (Marksist öğreti) Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizminin temsil ettiği, insanlığın 19. yüzyılda yarattığı en iyi ürünlerin, meşru mirasçısıdır. İşte, marksizmin üç kaynağı ve aynı zamanda üç öğesi bunlardır.” Aktardığımız bu pasaj, bir Avrupa, daha doğrusu Batı Uygarlığı gelişim çizgisini formüle ediyor. Lenin’in saydığı “üç kaynak”, Batı Aydınlanmasının doruklarıdır ve sosyalizm de bu dorukların omuzlarında yükselen, onları sentezleyip aşan bir kuram olarak nitelenmiştir. Öte yandan Marx, sosyalist aşamanın ancak en ileri kapitalist ülkelerde (proletaryanın en etkin olduğu ülkelerde), yani Avrupa’da gündeme gelebileceğini savlamıştır. Bu savlar, 19. yüzyıl dünyası pratiğinde kanıtlanmıştır da. Gerçekten de 19. yüzyılda sosyalizm atakları kapitalizmde en ileri gitmiş Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde (1848 devrimleri, Paris Komünü vb.) yaşanmıştır. Marx haklı çıkmıştır; ama sadece Avrupa’da… 20. yüzyılda, dünyanın Avrupa dışındaki halklarının siyaset sahnesine ağırlıklarını koymaya başlamasıyla işlerin değiştiğini de görüyoruz. Eğer Rusyalı ve Çinli devrimciler Marx’ın modelini dogmatik bir tarzda izleselerdi, zaten devrim yapmaya kalkışmazlardı; çünkü bulundukları coğrafya hiçbir biçimde “en ileri kapitalist ülkeler” olarak tanımlanamazdı. Kaldı ki bu devrimcilerin muhalifleri Marksizmin dogmatik yorumuna sarılarak, söz konusu coğrafyalarda devrimin ve sosyalizmin olanaksızlığının, kapitalizmin gelişimine destek vermek gerektiğinin, kısacası sırayı beklemenin teorisini yaptılar. Ama devrim (sosyalizm atılımları) Asya’da kendisini gösterdi. Devrimler, devrimcilerin veya karşı-devrimcilerin iradesinden bağımsız olarak oluşurlar, nesnel olgulardır. Demek ki, Marx’ın vurguladığı dinamiklerden daha farklı bazı dinamikler söz konusuydu ve gündeme girmişlerdi. 20. yüzyılın Asyalı Marksistleri, bir yandan karanlıkta el yordamıyla bir sosyalizm pratiği yürütürken, diğer yandan bu pratiği teorize etmeye çalıştılar. “Aşamalı devrim”, “Milli Demokratik Devrim - MDD” kuramları, bu teorik çabanın ürünleriydi. Tabii ki MDD, devrimin olanaksızlığı kuramına göre çok daha devrimci bir kuramdı, en azından devrimi sürdürme olanağının arayışını temsil etmekteydi. Fakat bugün görüyoruz ki, MDD de, Avrupa-merkezci paradigmadan köklü bir kopuş anlamına gelmemektedir. MDD kuramı da, 19. yüzyılın (sosyalizm açısından) ileri ülkeler-geri ülkeler önkabulünden sıyrılamamıştı, sadece Avrupa’nın burjuvazi önderliğinde gerçekleştirdiği 300 yıla yayılmış demokratik atılımların “geri” coğrafyalarda proletarya önderliğinde çok daha hızlı bir biçimde oluşabileceğini, deyim yerindeyse proletarya denetiminde bir kapitalizm aşamasından geçmek zorunluluğunu öngörmekteydi. Dolayısıyla bu kuram her zaman, içinde, bir tür ulusal kapitalizme sapma potansiyelini barındırmıştır (3). Oysa bugün, onca deneyimin ışığında şöyle düşünmek daha aydınlatıcı değil midir: 20. yüzyılda sosyalizm atılımları, Marx’ın öngördüğü gibi Avrupa’dan değil de Asya’dan geldi; çünkü ön-sosyalizm birikimi Avrupa’da değil Asya’da daha güçlüydü (4). O halde, “geri” olunduğu için devrimin ve sosyalizmin olanaksızlığını söylemek de, hızlandırılmış bir aşamadan geçilerek “geri”likten kaynaklanan aranın kapatılacağını söylemek de sorunu çözmemektedir. Sosyalizm tanımını Avrupa-merkezci paradigma içinde değil de dünyalı bir perspektifle yaptığımızda taşlar yerine oturacaktır. Yukarıda da açıklamaya çalıştığımız gibi, sosyalizm (sadece kapitalizmden değil) sınıflılığın ve sömürünün her biçiminden kurtulmak demektir ve bu kurtuluş perspektifinin en az 6000 yıllık bir birikimi mevcuttur. Her coğrafya (tabii gelinen noktada dünya çapında) bu alandaki birikimine yönelmeli, değerlendirmeli, bir dünya sentezi perspektifiyle kendi yerel sentezini gerçekleştirmeye çalışmalıdır. *** Marksist kuram içinde güçlü bir ekonomizm damarı olduğu da bilinir. Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsözünün ünlü pasajındaki şu cümleler hep önümüze getirilir: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar…” Marx burada genel olarak insanlığın gelişim mekanizmalarını çözümlemeye çalışmış ve binlerce kez kanıtlanan sonuçlara ulaşmıştır. Fakat iki noktaya dikkat etmek gerekir: Birincisi, Marx bu çözümlemeyi esas olarak Avrupalı toplumların tarihlerini inceleyerek oluşturmuştur. Onun yaşadığı dönemde insanlığın geçmişine ve Avrupalı olmayan toplumların uygarlık tarihlerine ilişkin bilgiler son derece kısıtlıydı. İkincisi, Marx, kapitalist üretim ilişkilerinin henüz ilerici dinamiğini yitirmediği ve toplumsal yapıyı geliştirebildiği bir dönemde bu analizi oluşturmuştur. Bu iki sınırlılığından dolayı, Marx’ın çözümlemesi fazla geneldir ve geliştirilmeye muhtaçtır. Marx’ın, bütün ömrünü “devrim”in teorisine adadığı herhalde tartışılacak bir tespit değil. Fakat sosyalizm tarihi boyunca, yukardaki çözümlemeyi sağdan yorumlayanlar, devrimi ve öncü atılımları yasaklayan kendiliğindenci ve ekonomist çizgilerine kılıf yapmaya çalışanlar hep çıkmıştır. Bu cümlelere atıf yapılarak denir ki; kapitalizm sonuna kadar gelişmeden sosyalizm atılımları boşa çabadır; hele kapitalist açıdan geri ülkelerde devrim yapma ve sosyalizmi kurma çabaları bir hayaldir. 20. yüzyılın esas olarak “geri” ülkelerde kabaran sosyalizm dalgası, Marksizmin ezilen ülkelere devrimi ve sosyalizmi yasaklayan bu ekonomist yorumunu yerle bir etti. Fakat dalganın geri çekilişiyle birlikte benzer yorumların yeniden (haklı çıktık edalarıyla) piyasaya sürüldüğünü görüyoruz. Bu anlayışları Lenin’in emperyalizm teorisine başvurarak (dünya çapında bir emperyalist zincir oluştuğu, devrimin sadece ülke içi emek-sermaye çelişkisinin derinliğiyle değil, bu zincirin en zayıf halkasından kırılması biçiminde gündeme gelebileceği, devrimin odağının ezilen ülkelere kaydığı vs.) çürütmek kolay. Daha genel bir çözümlemeye kapı aralamak için başka bir soru soracağız: Kapitalizm, feodalizmin (daha doğrusu haraçlı üretim tarzının) en ileri gittiği, sonuna kadar yaşandığı coğrafyalarda mı ortaya çıkmıştır? Eğer öyle olsaydı, kapitalizmin Çin’de, İslam coğrafyasında veya Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yeşermesi ve oralarda iktidara gelmesi beklenirdi. Oysa tam tersine, kapitalizm, haraçlı üretim tarzı bakımından oldukça geri, çevre sayılabilecek bölgelerde, yani Avrupa’da yeşerdi ve başarılı iktidar atılımları yapabildi. Toplumlar tarihi düz bir çizgi izlemez. Feodalizm gelecek, sonuna kadar yaşanacak; sonra kapitalizm gelecek, o da sonuna kadar yaşanacak ve sıra sosyalizme gelecek; böyle bir tarih yok. Toplumlar tarihi bu kadar basit değil; tarih kaotik; uygarlığın, ilerlemenin merkezi oynak. Demek ki bu kaosu çevreleyen düzeni kavrayabilmek için, biraz geri çekilmek, dünyaya ve tarihe kuşbakışı bakabilmek ve analizi derinleştirmek gerekiyor. *** Kısacası, 20. yüzyıl sosyalizm pratikleri ışığında bugün daha net bir biçimde görülüyor ki, Marx ve Engels’in oluşturdukları Bilimsel Sosyalist Kuram, esas olarak sosyalizmin “Avrupa’ya özgü” yolunu formüle etmiştir. Pratikte kanıtlanmış ve geçerli bir yol; ama dünyalı bir sosyalizm modeli için yeterli değil. Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın, hatta Kuzey Amerika’nın halklarının tarihi bu kalıba uymuyor, sığmıyor. Onların sosyalizme (sınıflılıktan kurtuluş hedefine) temel sağlayabilecek birikimleri çok daha farklı ve çeşitli. Farklı farklı sosyalizm yolları (Avrupa yolu, Çin yolu, Rusya yolu, Latin Amerika yolu vb.) olduğunu söylemiyoruz. Sosyalizm bir uygarlık arayışıdır. Tarihte ilk kez insanlık dünya çapında bir sosyalizm sentezi oluşturmanın eşiğine gelmiş görünüyor. Sorun Avrupa’ya özgü bir yolun (gerek kapitalizm gerekse sosyalizm olarak) insanlığın bütününe zorla kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bu zorlama, ister istemez kutuplaşma ve çözümsüzlük üretiyor. O halde, Avrupa yolunun da insanlığa yaptığı katkıları değerlendiren, ama -bazıları çok daha derin olan- bütün uygarlık damarlarının akacağı ortak bir damıtım havuzu oluşturmaktır bu çözümsüzlüğü çözüme dönüştürecek olan. Bu havuz, insanlığın sınıflılığa, sömürüye ve eşitsizliğe karşı 6000 yıllık mücadelesinin bütün renklerinin bir karışımını içerecektir. “Bütün evlerin boyun eğeceğini sanma” haykırışını binlerce yıl önce tablete kazıyan Sümerliden, bugün aynı coğrafyada Amerikan işgaline karşı canıyla direnen Iraklıya kadar. Batı kapitalizmi ancak, “medeniyetler çatışması” üretebiliyor; doğal olarak karşılığını da buluyor. Bu da gösteriyor ki, neo-liberal ütopya bir “kara ütopya”dır; bir felaket senaryosudur, hem Kabil için hem de New York, hem İstanbul için hem de Tel Aviv, hem Bağdat için hem de Londra... Bu kara ütopyanın tek seçeneği “medeniyetler sentezi”dir (“uzlaşması” değil). Bu sentezi ancak, “Emek” yaratabilir. Zaten herşeyi yaratan da emek değil midir? 6000 yıldır neleri yaratmadı ki emek? Uygarlık, devlet, Tanrı, sermaye... bunların hepsi sonuç itibarıyla emeğin yaramaz çocukları değil midir? Aslında bu saydıklarımız insanlığın (emeğin) sentez çabalarıdır, hepsi bu iddiayla ortaya çıktılar. Binlerce yıldır deneye yanıla, bata çıka, yapa yıka kendini yaratmaya çalışıyor Homo sapiens sapiens. Bu yaratımın tek bir öznesi kalmıştır artık: Emekçi. Yazımızın başından beri sınırlılıklarından söz edip duruyoruz, ama bu noktada hakkını verelim: Karl Marx, bu basit gerçeği keşfettiği ve “tek buluşumdur” deyip bir çıkış noktası olarak bize miras bıraktığı için dünyanın her köşesindeki her dilden ve kültürden emek ile kaynaşabiliyor. *** Emek kuramcılarının iç içe geçmiş iki temel görevi var. Birincisi Batı Uygarlığının damıtılmasıdır. Bu uygarlık tarzının sınırlarına ulaştığı anlaşılıyor (Kim yapmış olursa olsun 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelerin yıkılışı, geçtiğimiz ay Londra’da ve Mısır’da patlayan bombalar, iki yıldır Irak’ta yaşananlar, Venezuela’dan yükselen “Kahrolsun Kolomb” nidaları ve belki ters gelecek ama bizzat Sovyetler Birliği’nin dağılışı, Batı uygarlık tarzının çöküş belirtileri olarak tarihe geçecektir). Artık muhasebesini yapmak ve defterini dürmek gerekiyor. Batı modelinin insanlığın büyük ütopyasına yaptığı katkıları miras kabul ederek havuzumuza katmak, emek karşıtı yönünü ise ayrıştırıp müzeye kaldırmak durumundayız. Kısacası, bir Batı Uygarlığı analizi yapılmalıdır. Post-modernizm bunu yapamıyor. Belki kalkış noktası iyi niyetliydi ama, giderek Batı modelinin insanlığa yaptığı en büyük katkıya, yani her türlü bütünlüklü projeye ve kurama (yani bilime ve Aydınlanmaya) karşı savaşmaya başladı. Oysa insanlığın ihtiyacı, Batı’nın yapabildiğinden çok daha kapsamlı, bütünlüklü ve köklü bir yeni proje yaratmaktır. Sağlı-sollu küreselleşme ideolojileri ise hiç yapamıyor; çünkü dünyaya Batı’dan bakıyor ve insanlığı batılılaşmaya zorluyor. Oysa ihtiyaç köklü bir Batı modeli eleştirisidir. Günümüz Batı aydını mütevazi olmalıdır; öğreteceği değil, öğreneceği (daha doğrusu unuttuğu) çok şey var. Batı modeli, emek-sermaye çelişkisi üzerine kurulu; çıkmazı buradadır. Herşeyi, emeği, bilgiyi, doğayı, hatta duyguları metalaştırma, alınır-satılır hale getirme; herşeyi nicelleştirme, kâr ve rekabet girdabının, üretim ve tüketim çılgınlığının içine sokma çabası içinde. Var gücüyle emek-sermaye çelişkisini, sermaye lehine çözmeye çalışıyor, dolayısıyla sürekli yabancılaşma üretiyor; çünkü sermaye “yabancılaşmış emek”tir. Oysa insanlığın -gelinen noktada daha iyi anlıyoruz ki- böylesine “kurtça” bir yıkım ideolojisine değil, daha sakin, doğayla ve kendi kendisiyle uyumlu, daha olgun ve bilge bir senteze ihtiyacı var. Bu “kurtça” yaklaşım (felsefi planda kaba pozitivizm, pragmatizm), beline bomba bağlayıp meydanda patlatan adamı ve bu adamı yaratan koşulları anlayacak ve analiz edecek felsefi, politik ve örgütsel araçlardan yoksundur. Dolayısıyla, kendisini dehşete düşüren bu sorunu çözemez. Oysa, 400 yıl önce düşünceleri uğruna Roma meydanında alev alev yanmayı göze alan Bruno’yu anımsaması yeterliydi. Bugün hangi kapitalist veya hangi Batılı aydın bir Bruno olabilir? Kendi uygarlığının temelindeki Bruno’yu unutmanın cezasını çekmektedir bugün emperyalist Batı. Öyle keskin bir kutuplaşma ve öyle bir nefret birikimi yarattı ki emperyalist Batı sistemi, sistemin köklü bir sınıf mücadelesi yoluyla dönüşme yolunun zayıfladığı koşullarda, bu nefret kendisini “canlı bombalar” olarak gösteriyor. Sistem ve Batılı birey, kendinden eminliğini ve “güvenliğini” yitiriyor, telaşa ve dehşete düşüyor. Güvenliğini yeniden tesis etmeye çabalasa, bu sefer o çok övündüğü “demokrasi ve insan hakları”nı yitirecek. Ne yapacaklar; dünyanın her köşesine bir kamera mı yerleştirecekler, beş milyar insanı teker teker bir köşede kıstırıp kafasına kurşun mu sıkacaklar; o kadar polisleri var mı? Görüldüğü gibi sömürüye dayalı kapitalist Batı sistemi bir çıkmaz içindedir: Ya öyle felaket ya böyle felaket! Batılı insanın ise tek bir seçeneği vardır: Güvenlik ile eşitliğin çakışması (geldik mi yine sosyalizm tanımına). Güvenliğini sağlamak mı istiyorsun, dünya zenginliklerinin eşit paylaşımını kabul edeceksin. Bütün dünya gibi Batı’nın da kurtuluşu, Emperyalist Batı’dan kurtulmakla olası. *** İkinci görev ise, esas olarak ezilen dünyada, “Ortaçağ”dan kurtulma hedefli bir “Emekçi Aydınlanması”nın kuramsal altyapısının oluşturulmasıdır. Bu doğrultuda Batı Aydınlanmasının argumanlarına tabii ki ihtiyacımız var; fakat bunların yeterli olmadığını tarih gösterdi. “Batı Aydınlanması yarım kaldı” çözümlemesi pek doğru gözükmüyor. Bu anlayış Türkiye’de, “Kemalist Devrimin yarım kaldığı ve onu tamamlama görevinin önümüzde durduğu” biçiminde kendini gösteriyor. Aslında Batı Aydınlanması da, Kemalist Devrim de yarım kalmadı; mantıki sonuçlarına ulaştı. Farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda oluşan bu iki hareketten esinlenecek birçok tema vardır. Fakat sınırlılıklarını da çözümlemek zorundayız, yoksa liberalizm-milliyetçilik (veya Avrupamerkezcilik-Doğumerkezcilik) kısır döngüsünden kurtulamayız. Uygarlıklar tarihine -hep vurguladığımız gibi- 6000 yıllık bir derinlikle baktığımızda görürüz ki, Batı Aydınlanması oldukça özel koşulların bir ürünüdür. Daha doğrusu kapitalizm, dünya çapında hakim olan haraçlı üretim tarzının, Avrupa’ya, hatta esas olarak Batı ve Kuzey Avrupa’ya özgü bir aşılış biçimidir. Özel tarihsel ve coğrafi koşullarından dolayı haraçlı üretim tarzının kadim merkezlerinin çevresinde kalmış (dolayısıyla oldukça geri kalmış) bir bölgenin, aslında bu geriliğinin sağladığı avantajlar sonucu oluşan ileri atılımının ürünüdür kapitalizm (5). Bu anlamda, Antik Çağ’da Akdeniz’in kıyı bölgelerinin özel koşullarının ürünü olan, ama evrensel bir üretim tarzı haline dönüşememiş “köleciliğe” benzer (6). Kapitalizm, uygarlık nehrinin ana hattının dönüşümü anlamında bir haraçlı üretim tarzını aşma atağı olamadığı için, bu atılımın devrimci ideolojisi olan Aydınlanma da, sınırlı ve güdük bir Aydınlanma olabilmiştir ancak. İnsanlığın ana gövdesinin Aydınlanması, hâlâ yakıcı bir sorundur ve öncü sınıfını beklemektedir. Özel koşulların ürünü olan erken atılımların deneyimlerini tabii ki değerlendirmek (damıtmak) gerekir ama, insanlık Aydınlanmasının dayanacağı tarihsel birikim herhalde bununla sınırlandırılamaz. Özellikle kadim uygarlıkların merkezlerindeki toplumların (Çin, Hint, Fars, Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Ege ve Akdeniz coğrafyasının halkları) binlerce yıllık uygarlık (güvenlik ve eşitlik mücadelesi) birikimine yaslanmayan bir yeni Aydınlanma atağı düşünülebilir mi? İşte emek kuramcıları, bu muazzam birikimin damıtımını gerçekleştirebilmelidir. Kısacası bütün sorun Batı-merkezlilikten sıyrılabilmek; geleceğe insanlığın ana hattından bakabilmek. Kapitalizm, geniş ve verimli alanların uzağında kalmış, kaynakları oldukça kısıtlı bir coğrafyaya sıkışmış toplumların, bu koşulların yarattığı aç ve hırslı bir sınıfın önderliğindeki yaşam kavgasının ürünü. Bu özelliğiyle -deyim yerindeyse- yıkıcı bir devrimciliği var. Tarih bilincine sahip, olgun, bilge, yapıcı ve kapsayıcı bir devrimcilik değil; önüne geleni ezip geçen yıkıcı bir devrimcilik (Tabii, süreç içinde devrimcilikten uzaklaştıkça ortada sadece yıkıcılığı kalıyor). Aç kurt gibi saldırıyor, yakıp yıkıyor, talan ediyor, el koyuyor, direneni katlediyor. Doymuyor; geçmişindeki açlığın mirası bu doyumsuzluk. O kadar aç ve hırslı ki, dünya kaynaklarına ulaşmak için belirsizliklerle dolu maceralara atılmayı göze alıyor. Osmanlı veya Çin toplumları neden bir Kolomb veya Magellan çıkarsın ki? İhtiyaçları yok, onlar zaten dünya kaynaklarının tepesinde oturuyorlar, dünyanın en verimli alanlarını ve bu alanlara giden bilinen yolları denetliyorlar. Burjuvazi, varlığını sürdürebilmek için devrimci ve maceracı olmaya mecbur. Gördüğü her şeyi metalaştırmaya, nicelleştirmeye, kendine “faydalı” kılmaya mecbur. Bu özel koşullar, bu özel sınıfı, bu özel üretim tarzını ve onun felsefesini, dünyaya bakış tarzını yarattı. Sosyalizmi bile “ilerlemeci”, yarışmacı, rekabetçi izler taşıyor. Sosyalizm, Batı modelinin aristokrasiye karşı yönelen yıkıcılığından (devrimciliğinden) esinlenmeli, ama insanlığa ve doğaya yönelik yıkıcılığını eleştirmeli ve ondan kopmalıdır. Damıtma işleminden ve yeni bir sentez çabasından anladığımız budur. *** İnsanlığın nasıl bir uygarlık modeline ihtiyacı var? 20. yüzyılın deneyimleri ve bugün gelinen noktanın analizi, bu soruya daha kapsamlı yanıtlar üretebilmeye olanak sağlıyor. 20. yüzyıl bir geçiş ve bocalama yüzyılıydı, ama insanlığın gündemine tarihte ilk kez gerçekten dünya çapında düşünebilme olgusu bu yüzyılda girdi; zaten bocalamanın nedeni de buydu. Kapitalist Batı modeli, sadece kendi merkezlerinde değil, sömürüye ve yıkıma maruz kalan ezilen halklar tarafından da sorgulandı; bu sorgulama büyük devrim pratikleri biçiminde kendini gösterdi. Bu dünyalılaşma süreci 21. yüzyılda çok daha keskin ve hızlı bir biçimde devam ediyor. Kapitalist küreselleşme, bir dünya sentezi değil, yukarda açıklamaya çalıştığımız gibi özel koşulların ürünü olan bir üretim modelinin bütün dünya halklarına zorla kabul ettirilmesi anlamına geliyor. Doğal olarak bir kan uyuşmazlığıyla karşılaşıyor ve reddediliyor; sonuçta derin bir kutuplaşma ve felaketler yaratıyor. Bu anlamda kapitalist küreselleşme, bir insanlık sentezi anlamındaki küreselleşmenin önündeki esas engel haline gelmiştir. Küresel etkisi olan, ama giderek daralan emek düşmanı bir gerici odak. Aslında sürece bir tarih bilinciyle kuşbakışı göz attığımızda, kendi anavatanından (Avrupa’dan) dahi koparak esas temsilcisini bulduğu Kuzey Amerika’ya sıkışmış olan bu odağın, insanlığın binlerce yıllık özlemlerini çeşitli biçimlerde yansıtan dinamikler tarafından yavaş yavaş çevrelendiğini gözlemleyebiliriz. İşte esas sorun, bu farklı dinamiklerin bir potada eritilebilmesidir. Bu damıtma işlemi hangi eksende gerçekleşebilir? Yeni bir kapitalist merkezin böyle bir potansiyeli bulunmuyor. Bunu kanıtlamak için kuramsal analizlere gerek bile yok, bizzat kapitalizmin tarihine bakmak yeterli. Bu tür iddialar, 20. yüzyılda iki kez dünyayı kana boğdu. Buna Soğuk Savaşı da ekleyebiliriz. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra gelişen küresel ABD önderliğinin ise sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. Burjuvazinin önderlik çağı bitmiştir. Burjuvazi artık yapıcı değil, yıkıcı bir sınıf haline dönüştü. Dinsel ideolojilerin (örneğin bugün ön plana çıkmış olan radikal İslam’ın) ise hiçbir şansı yok; sadece tepki üretebiliyor. Dinsel düşüncelerin yapıcı akımların ideolojileri olabildikleri dönem çok gerilerde kaldı. Uygarlık düzeyinin evrensellik iddiasının çok uzağında olduğu eski dönemlerin ideolojileridir dinler. Örneğin İslam ideolojisi, bırakın bir dünya sentezini, Müslüman dünyayı bile (hatta yakıcı bir sorunun yaşandığı Irak’ı bile) birleştirmekten aciz. Ezilen dünyada yeniden yükselişe geçen ilkel milliyetçilikler de, olsa olsa tepki ve (hem içte hem de dışta) düşmanlık üretebiliyor. Örneğin “Bütün dünyanın Türk olması”na olanak var mıdır!? Doğumerkezcilik, Asyacılık, Avrasyacılık gibi ideolojiler de, Batı kapitalizmini aşan bir seçenek üretemiyor. Ya ilkel milliyetçiliklere sapıyor ya dönüp dolaşıp Batı kapitalizmine bağlanıyor ya da -en başarılı olduğu seçenek de bile- yeni kapitalist (giderek emperyalist) odaklara dönüşüyor. Batı kapitalizminin “evrensel” olduğunu kabul ederek, onun devamı biçimindeki (Avrupamerkezcilikle sınırlı) yarışmacı sosyalizm atakları dahi bütünsel bir çözüm üretemedi. Sosyalizmin kısa tarihi, bu akımın Avrupamerkezcilikten sıyrıldığı ölçüde başarılı olabildiğini, aksi durumda hayal kırıklıkları yarattığını gösteriyor. Dünya siyaset arenası, yüz yıldır, bütün bu akımların resmi geçitine sahne oluyor. Büyük iddialarla sahne alıyorlar, çözümsüzlük üretiyorlar ve yıkılıp veya yozlaşıp sahneden çekiliyorlar. Kuramsal düzlemde düşündüğümüzde, insanlığın ulaştığı düzeye yakışan tek bir eksen kalmıştır: Emek ekseni. Hem kapitalist sistemin temel çelişkisini bir reddiye biçiminde çözmeye aday, hem bütün insanlığı birleştirebilme potansiyeline sahip, hem de tarihsel bakımdan en köklü ve bütün uygarlık birikimini damıtma yeteneğini barındıran bir eksen. Yazımızın başından beri anlatmaya çalıştığımız gibi en az 6000 yıllık bir eksen. İnsanlık, güvenlik ve eşitliği, bu kez bir üst boyutta tesis etmenin eşiğindedir. Diğer bir deyimle, güvenlik ile eşitlik arasındaki büyük çelişkiyi aşmanın eşiğinde. Bunun doğum sancıları çekiliyor (7).
DİPNOTLAR : 1) Bu konuda derli toplu bir bilgiye sahip olabilmek için okurlarımıza Alâeddin Şenel’in “İlkel topluluktan Uygar Topluma” başlıklı kitabını incelemelerini öneriyoruz (Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1995). 2) “Bütün devletler gericidir” veya “Bütün halk hareketleri ilericidir” türünden önermeler, ne tarihi çözümleyebilir ne de günümüz pratiğine yol gösterebilir. Sınıf mücadelesinin diyalektiği böyle basitleştirmelerle anlaşılamaz. Bizans’ı yıkan Osmanlı ilericiydi, Anadolu insanının çürümüş bir imparatorluktan kurtulma özleminin aracı oldu. Bedreddin isyanını bastıran Osmanlı ise gericiydi, zulme başkaldıran halka karşı kılıç salladı. Farklı bir örnek verelim: Roma İmparatorluğuna karşı isyan eden Spantaküs ve arkadaşları, bugün dahi bize esin kaynağı olabilecek denli ilerici bir işlev taşımaktaydılar. Ama bu, Spartaküs’ün başarı kazanabilseydi, olsa olsa yeni Roma İmparatoru olabileceği gerçeğini değiştirmez. Tabii bunlar ayrıntılı tartışma konuları. 3) Geçtiğimiz sayıdaki yazımızda değindiğimiz Çin’in 20. yüzyıldaki serüvenini ve ülkemizdeki bazı sosyalist başlangıçlı siyasi akımların ulaştıkları noktayı bu açıdan analiz etmek somut gözlemler sağlayabilir. 4) Bu noktada Mao Zedung’un hakkını vermek gerekir. Çin Devriminin lideri, belki de bu gerçeği en net gören kuramcıdır ve ölümüne dek önderlik ettiği pratik önemli bir esin kaynağıdır. 5) Samir Amin “Avrupamerkezcilik” adlı kitabında bu çözümlemeyi uzun uzun ve çok çarpıcı bir biçimde yapıyor (Ayrıntı Yayınları, Temmuz, 1993). 6) “İslam dünyası veya Osmanlı veya Asya neden geri kaldı?” sorularının formüle ediliş biçimlerini bu bakış açısıyla tartışmak gerekir. Kapitalizm, butün toplumların zorunlu olarak geçecekleri evrensel bir üretim tarzı değildir. Dolayısıyla bir toplum kapitalizme geçmediği için “geri” olarak nitelendirilemez. Kapitalist üretim tarzının hakim hale geldiği toplumlar, belki de sosyalizme ulaşma yolunda geri kalmanın da yoluna girmiş oldular. Haraçlı üretim tarzını yıkarak kapitalizme ulaştılar, ama sosyalizmden uzaklaştılar. Tabii bu biraz spekülasyon, gelecek ne gösterir tam olarak bilinemez. Ama en azından 20. yüzyıl pratiği, bunları söylememize olanak sağlıyor. 7) Bu noktada son bir not: Kuramlar dünyayı değiştiremez. Dünyayı eylem değiştirir. Kuram, kendini eylem ile birleştiremezse “gevezelik”ten öte bir anlam taşımaz. Dahası, pratik ile birleşme yeteneği gösteremeyen kuramların, aslında yanlış olduğu da ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla esas sorun gerek dünya gerekse ülke çapında bir “politik proje” geliştirebilmektir. “Doğum sancısı” kendisini politik alanda gösterir.- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
- Arkadaşa gönder