Yazıcı uyumlu"Sınırsız dünya"! ''Küreselleşme'' teorisi işte Marksizmin programının böylesine asli bir hedefinin günümüz dünyasında şimdiden gerçekleşmiş olduğunu ilan ediyor.1 İnsan inanmak istiyor! Ama savaşları falan unutalım, 1996 yılında, dünyanın dört bir yanında bırakın toprak parçalarını, bırakın adaları, avuç içi kadar kayalıklar üzerine patlak veren onca gerilimden sonra içimize bir kuşku düşüyor! (Bizim yakından bildiğimiz Kardak/İmia üzerinde Türkiye/Yunanistan çelişkisi, türünün hiç de tek örneği değil. Benzer krizler. yazın sonunda Japonya ile Güney Kore arasında, Ekim ayında ise Tayvan. Hong Kong vb. de dahil bütün Çin dünyası ile Japonya arasında yaşandı. İnsan 1982'de İngiltere ile Arjantin'i savaştıran Falklands/Malvinas adalarını hatırlamadan edemiyor!) Elinizdeki yazının, Sınıf Bilinci'nin geçen sayısında yayınlanan birinci bölümü, "küreselleşme" teorisinin "ulus devletin sonu" tezini ayrıntılı biçimde ele alıyor ve teorik olarak çürütüyordu.
Yazının elinizdeki ikinci ve son bölümünde, "küreselleşme" teorisinin başka boyutlarını deştikten sonra, içinde yaşadığımız dönemde emperyalizmin bir bütün olarak yapısını ve çelişkilerini değerlendireceğiz. Bir ideoloji olarak globalizme burjuva milliyetçiliği temelinde yöneltilen itirazların enternasyonalizm açısından eleştirilmesinin ardından, yazının sonunda, "küreselleşme" tartışmasının politik sonuçlarını çıkârmaya çalışacağız.
4. "Küreselleşme" kaçınılmaz mı?
"Küreselleşme" teorisinin politik açıdan en sakıncalı boyutunun, sürecin kaçınılmazlığı ile ilgili iddia olduğuna yazının giriş bölümünde değinmiştik. Küreselleşme terimiyle anılan yeni-liberal bütünleşme sürecinin kaçınılmazlığına ilişkin inancın önemi, işçi sınıfı saflarında ve solda bir teslimiyetçilik ve kadercilik atmosferi yaratmasından kaynaklanıyor.
Kaçınılmazlık fikri, iki düzeyde ele alınabilir. Birincisi, tekil ülkeler düzeyinde, dünya küreselleşirken bu sürecin dışında kalmanın mümkün olmadığı fikridir: bunun kabulü, solu ve işçi hareketini ister istemez sürece katkıda bulunmaya sürükler; bu durumda verilecek toplumsal mücadele, kaçınılmaz olarak, bütünleşmeye katılmanın maliyetlerini asgariye indirme türünden bir politika ile sınırlanacaktır. İkinci bir düzeyde ise, küIeselleşme"nin dünya çapında tersinmez, geri çevrilemez bir süreç olduğu fikri işlenir. Birinci düzey doğrudan doğruya bütünleşme karşısında ulusal devletin ve politikanın rolü konusuyla ilgilidir. Bu konuyu yukârıda ayrıntısıyla ele almış bulunuyoruz. Şimdi de sürecin dünya çapında geri çevrilemez olduğu fikrini tartışma masasına getirmemiz gerekiyor. Çünkü '"küreselleşme"nin neredeyse bir silindir gibi önündeki bütün engelleri ezerek gerçekleşeceği, hiçbir gücün bu süreci geri çeviremeyeceği yolunda solda da yaygın bir inanış olduğunu gösteren belirtiler sürekli olarak ortaya çıkıyor.
Tartışmayı derinleştirmeden önce, solda son dönemde hakim olan bir düşünce tarzına karşı bir uyarıda bulunmak gerekiyor. "Gerçekçilik" etiketi altında ileri sürülen bir görüşe göre, kapitalizmin yasaları bir kez işlemeye başlayınca, bu üretim tarzının önünde hiçbir şey duramaz. Bu yasalara karşı gösterilecek direnç tarihin tekerleğini geriye çevirmeye çalışmakla eşanlamlıdır. Yapılması gereken, bu yasaları kavramak, onlara uyacak biçimde davranırken elde edilebilecek en iyi sonuçlara ulaşmaya çalışmaktır.
Bir örnek olarak Coşkun Adalı'nın küreselleşme konusunda ileri sürdüğü kaçınılmazlık fikrini ele alabiliriz. Adalı, "küresel birikimin devasa boyutlar aldığı günümüzde (...) ulusal sınırlar(ın), ciddi biçimde kâr oranının düşüşü yönünde çalışıyor" olduğu saptamasından yola çıkıyor. Kapitalizmin mantığı belirli bir düzeye vardığında, Adalı'ya göre, "değerin gerçekleşebileceği mekanın boyutlarını öyle bir zorlar ki sınırları yırtar atar."2
Burada, birincisi, kapitalist üretim tarzının yasalarının mutlak bir §aşmazlıkla, hiçbir karşı eğilim tarafından geri çevrilemeyecek "tunç yasalar" gibi işlediğine dair yanlış bir metodolojik hareket noktası ile karşı karşıyayız. İkincisi, ekonomik hareket yasalarının politik engelleri önlenemez bir kesinlikle silip süpüreceği fikri, ekonominin hiçbir politik dolayımdan geçmeden bütün toplumun hayatını yönettiği türünden tek -yanlı, diyalektik- olmayan bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Nihayet, üçüncüsü, bu kaçınılmazlık mantığı kapitalist üretim tarzının sınıf çelişkileriyle örülü doğasını bir kenara bırakıyor, kapitalizmin yasalarının hiçbir zikzağa bile izin vermeksizin, doğrusal bir muzaffer gelişme içinde gerçekleşeceğini varsayıyor. Bu. Lenin'in "emperyalist ekonomizm" dediği okulun yöntemidir.
Bütün bu metodolojik sorunlar Adalı'nın tartıştığı somut konuda içine düştüğü çelişki aracılığıyla et kemik kazanır. Sermayenin yasalarının mekanın sınırlarını ''yırtıp atması, Adalı için açıkça ulusal devletin eninde sonunda kapitalizm koşullarında bile tarih sahnesinden çekip gitmesi anlamına geliyor. Oysa burada bir çelişki var: Adalı'nın ulusal devletin yerini almakta olduğunu erken ve aceleci biçimde ilan ettiği alt-sistemler de (yani bloklar da) aynen ulusal devletler gibi kapitalizmin mekanım sınırlandıracağı için, kâr oranının yükseltilmesinin önünde (daha gevşek bile olsa) birer engeldir. Çünkü Adalı'nın da işaret ettiği gibi "sınırların erimesi, sınır denen olgunun erimesi anlamına gelmiyor/' Engelin gerçek anlamıyla ortadan kalkması için dünya kapitalizminin devletler arasında bölünmesinin, yani çok sayıda devlet durumunun son bulması gerekir, Oysa Adalı'nın kendisi devletin sınıf olgusunun bir ürünü olduğunu vurguluyor: "Devlet, aralarındaki çelişki uzlaşmaz iki temel sınıf varolduğu sürece olacaktır." Öyleyse, sermayenin ekonomik yasaları hiç de mekanın sınırlarını "yırtıp atamaz"! Sermayenin yasalarının dünya çapında hükmünü icra etmesi eğilimi ile çok sayıda devletin yarattığı sınırlar kapitalizmin aşılamaz bir çelişkisidir.
Marksizm içinde yaygınlaşan bu "silindir-kapitalizm'' anlayışını bertaraf ettikten sonra şimdi esas sorumuza dönebiliriz: "küreselleşme'' bir dünya olgusu olarak geri çevrilemez, kaçınılmaz bir olgu mudur? Dikkatli bir inceleme bu sorunun cevabının olumsuz olduğunu gösteriyor.
Günümüzün emperyalist kâraktere sahip kapitalizmi, öylesine ağır çelişkilerle karşı karşıyadır ki, bu çelişkilerin birinin ya da birkaçının olgunlaşarak patlayıcı bir kârakter kazanması halinde dünya kapitalist sisteminin bir kârgaşaya yuvarlanması, 1930'Iu yılları bile aratacak bir parçalanma yaşaması, yani "küreselleşme"nin tam karşıtına dönüşmesi sadece bir olasılık değil, yüksek bir olasılıktır. Burada günümüz dünya kapitalizminin yaşadığı bütün önemli çelişkileri, özet halinde bile olsa, hep birden ele almak mümkün de değil, gerekli de. Dünya çapında bütünleşmenin vazgeçilmez unsurlarından biri olan, işçi devletleri alanında kapitalist restorasyon sürecinin çelişkilerinden, bütünleşmenin karşı kutbunda diyalektik olarak yarattığı ulusal ve dinsel partikülarizmlere3 kadar çeşitli sorunlar dünya kapitalizminin istikrarını tehdit eden unsurlardır. Biz bunları şimdilik bir kenara bırakârak, son dönemin hızlanmış bütünleşme sürecinin ürünü olarak ortaya çıkan yapısal, sistemik üç çelişkiyi merceğin altına alalım.4
Bütünleşmenin çelişkileri(l): hayali mekânda macera
Yeni-liberal bütünleşme sürecinin asli boyutlarından birinin, hatta en çarpıcı olanının uluslararası para sermaye akımlarının serbestleşmesi, başka bir deyişle mali piyasaların dünya ölçeğinde bütünleşmesi olduğu biliniyor. Bu sürecin, aynı zamanda, mali piyasalarda çarpıcı bir şişkinlikle el ele gittiği, dünya çapında para-kredi sisteminin üretime oranla bir patlama yaşadığı da sık sık üzerinde konuşulan bir olgu. Yaygın kanı, bu iki olgu arasında zorunlu bir nedensellik bağı, hatta bir özdeşlik olduğu yolunda. Bu kavrayışa göre, mali piyasalardaki uluslararası bütünleşme, göz kamaştırıcı spekülatif kâr olanakları yarattığı için giderek daha büyük miktarda paranın bu piyasalara akmasına yol açmış, bu da mali şişkinliğin temelindeki esas neden olmuştur.
Bu açıklama üzerinden yürümek, bizim buradaki amaçlarımız açısından işleri oldukça basitleştirirdi. Çünkü bugünkü düzeylere ulaşmış" bir mali şişkinliğin bir parasal çöküntü ile sonuçlanması ihtimali her zaman yüksektir. 1974-75'den bu yana sürmekte olan uzun krizin tarihi, bu tür bir mali çöküntünün eşiğinden defalarca dönülmüş olduğunu gösteriyor:
1982'de Meksika ve Brezilya'da başlayan uluslararası borç krizi, 1987 ve 1989 Nev York borsa krizleri, 1990 ABD Savings and Loan (Tasarruf Sandıkları) iflası, 1992 ve 1993'de Avrupa Para Sistemi'nde yaşanan çalkantılar, doların yen ve Avrupa paralan karşısındaki tahterevalli misali iniş çıkışları, 1994 Meksika krizi ve bunun uluslararası alana yayılması, 1995 Barings Bankası skandalı vb. vb. uluslararası mali sistemin nasıl kriz eğilimli olduğunu tekrar tekrar kanıtlamıştır. Dolayısıyla, parasal şişkinlik uluslararası bütünleşmeye bağlandığı takdirde, "küreselleşme'' olarak anılan sürecin ne denli kırılgan olduğunu kanıtlamak kolaylaşır, Biz önce bir saptama yapalım: nedeni ne olursa olsun, dünya kapitalizminin yaşadı mali şişkinlik, sistemi büyük bir çöküntü tehlikesiyle karşı karşıya getiriyor. Bu saptamadan sonra da kolay yolu reddederek, kendi işimizi biraz zorlaştıralım.
Zorlaştırmak gerekli çünkü genellikle sanıldığının aksine, mali şişkinlik olgusu uluslararası bütünleşmeden kaynaklanmıyor. Ondan çok daha ağırlıklı etken dünya kapitalizminin yaşadığı uzun kriz. Kapitalizmi krizleri, genel bir eğilim olarak, iki yanlı bir mekanizmanın sonucunda krediye olan talebi hızla arttırır. İşin talep yanında, kriz dolayısıyla zayıf duruma düşmüş olan sermaye birimlerinin ve ülkelerin ayakta kalmak içi krediye olan ihtiyaçları artar. Arz yanında ise, artı-değer üretiminin içir den geçtiği darboğaz, üretim faaliyetini sermaye için kârlı bir alan olmaktan çıkârdığından sermaye hızla mali alana yönelir, kârlılığını bu alandaki operasyonlar aracılığıyla sağlama çabasına girişir. Sermaye böylelikle daga dalga mali piyasalara girdiğinde, mali piyasalarda genel bir şişkinli yaşanır. BU olgu, kapitalist krizlerin genel bir yasasının ifadesinden başka bir şey değildir: krizlerde para üretimden ayrılır. Spekülasyon genelleşir. Mali şişkinlik krizin suni biçimde ertelenmesine yol açarken aynı zamanda çöküntü tehlikesini yükseltir. İşte bugün içinde bulunduğumuz durum, esas olarak, 20 yılı açkın süredir devam eden, dünya çapındaki kapitalist krizin bir ürünüdür. Elbette mali piyasaların uluslararası bütünleşmesi mali sermayeye yeni kâr olanakları sağladığı için, aynı zamanda yeni finansal araçlar (türev piyasalar vb.) riskli ama yüksek kâr vaat ettiği içir sermaye bu krizde mali piyasalara başka krizlerde olduğundan da yoğu biçimde kaymış olabilir. Ama bu bir gerçeği ortadan kaldırmaz: eğer kriz olmasaydı, üretim ve sermaye birikimi canlı biçimde sürüyor olsaydı dünya çapında yaşanmakta olan dev boyutlardaki mali şişkinlik bugün b ölçeğe ulaşmış olmazdı. Dolayısıyla, bugün kapitalizmin karşı karşıya bulunduğu mali şişkinlikten kaynaklanan çöküntü tehlikesi, uluslararasılaşma bu boyutlara ulaşmış olmasaydı bile, krizin bir ürünü olarak ortaya çıkacaktı.
Elbette bu kapitalizm için bir teselli değil, elbette tehlikeyi azaltmıyor. Dolayısıyla daha şimdiden bir noktayı saptayabiliyoruz: dünya kapitali? mi bir mali çöküntü tehlikesi dolayısıyla son derecede kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu da uluslararası bütünleşmenin muzaffer biçimde ilerleyeceği iddiasının yanına en azından bir soru işareti yerleştirmemizi gerektirir.
Bu noktaya birazdan döneceğiz, ama bizim buradaki amacımız sadece dünya kapitalizminin zaaflarını ortaya koymak değil, açılan yeni dönem de yaşanmış olan hızlı uluslararası bütünleşmenin yol açtığı yeni çelişkileri keşfetmek. Başka bir biçimde söylenirse, günümüz kapitalizminin yapısında varolan yeni çelişkilerin, krizden kaynaklanan mali şişkinlikten bağımsız olarak bütünleşmeyi tersine çevirme yönünde bir etki yaratıp yaratmayacağını anlamak istiyoruz.
Mali piyasalarda liberalizasyon bilgisayar ve telekomünikasyon sistemlerindeki büyük atılım ile bir araya geldiğinde mali faaliyetlerde yepyeni bir durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Büyük para miktarlarının bilgisayar şebekeleri aracılığıyla anında dünyanın bir köşesinden bir diğerine transfer edilmesi artık mümkün olduğundan, mali piyasalarda dünya çapında 24 saat kesintisiz alışveriş olanaklı hale gelir, dünyanın bütün mali piyasaları birbirine bağlanır, yeni finansal araçların da dahil olduğu bir tabloda delice bir arbitraj faaliyeti bütün borsaları sarar. Bir yazarın deyişiyle, bütün dünyanın mali piyasaları 24 saat boyunca "sanki hepsi aynı yerdeymiş gibi işler.''5 "Sanki aynı yerdeymiş gibi": bu ifade yeni teknoloji ile liberalizasyonun bir araya geldiği koşullarda. mali piyasalarda mekânın yok edildiği gerçeğinin çarpıcı bir ifadesidir.6 Elbette burada yok edilen gerçek mekan değildir: dünyanın dört bir köşesinden insanları bir araya getiren, "sanki aynı yerdeymiş gibi davranmalarını olanaklı kılan, bilgisayar dünyasının sanal mekanıdır, "cyberspace"dir. Burada bütün alışverişler coğrafi farklılıklardan soyutlanır, mekanların özgüllüğünden bağımsızlaşır. Dünyanın dört bir köşesinden kaynaklanan tarım ürünleri, madenler, sınai mallar, dövizler, hisse senetleri, devlet tahvilleri, kaynaklarından bağımsız biçimde soğuk bir hesaplamanın konusu haline gelir. Dünya kapitalizminin, ulusal koşullan ve ulus devletleri aşarak mükemmel bir bütünleşmeye ulaştığı mekandır burası. "Bankacılık hızla zaman, yer ve döviz türünün tahditlerine karşı kayıtsız hale gelmektedir." Bu bütünleşme bazen o kadar otomatiğe bağlanır ki, insan iradesi somut kârarlarda hiçbir etkide bulunmayabilir: "Bazen bilgisayarlaşmış uzman sistemlerin, farklı zaman dilimleri üzerinden 'alışveriş' yaptıkları durumlarda, kârar alma insan faktöründen bile kopmuş olur."
Ama "burası" sanal bir mekandır. Gerçekte çok farklı üretim koşullarına, para sistemlerine, kamu maliyelerine, iş ilişkilerine sahip ulusal ekonomilerin arasındaki farklılıklardan soyutlayan, her birinin özgül koşullarını salt bilinen istatistiklerle ifade eden, kapitalizmin anarşik doğası nedeniyle bilinemeyecek ya da bilindiği halde mali piyasaların erişemediği ya da onlardan saklanan bilgileri ya da nicelleştirilemeyecek faktörleri (Kobe depremi, Zapatista ayaklanması, IRA bombası vb.) bilgisayarın hafızasına kaydetmeyen, kaydedemeyen sanal bir dünya. Bu mekanda, eşit olmayan şeyler eşitlenir, varolan coğrafi farklar yok sayılır. "Cyberspace"te spekülasyonun patlayıcı çelişkisi, piyasaların temelinde yatan mekansal farklılıkları (ulusal ekonomilerin çeşitliliğinden kaynaklanan farklılıkları) yok sayarak, her şeyi tek bir mekana indirgemesidir. işte bu nedenle, bu tek mekana, Marx'ın "hayali sermaye" kavramını izleyerek "hayali mekan" adını verebiliriz.
Varlığı yadsınan farklılıklar, sanal mekanda kaydedilmeyen gelecek, "cyberspace"in hayali mekanında varsayılan koşullara uymayan sonuçlar ürettiğinde, karşılaşılan krizdir. Kriz, hayali dünya üzerinde iki farklı etki yaratır. Hayali dünyanın, sayıların soyutluğu üzerinde yükselen rahatını bozduğu andan itibaren süreç tersine bir yol izlemeye başlar. Başlangıçta, bütün ajanlar "sanki aynı yerdeymiş gibi" oldukları için, bu sefer neredeyse "sanki hiç zaman geçmeden" kriz dünyanın dört bir yana yayılır. Piyasaların canlılık döneminde farklı mekanlar arasında yaptığı soyutlamayla hepsini birbirine eşitleyen hayali mekan, kriz anında da aslında koşulları çok farklı olan gerçek mekanları tek bir mekanda, kriz zemininde birleştirir. Gerçek coğrafyada bir tek noktada patlak veren kriz, hayali mekanda bir mürekkep lekesi gibi yayılır. Yani, "cyberspace"in hayali mekanı krizleri hızla genelleştirme, bütün dünyada senkronize etme yönünde bir eğilimi bağrında taşır.
Bir ikinci momentte kriz hayali mekanın yanılsamalarını yerle bir eder. Krizin genelleşerek bütün dünyaya yayılması, bütün ajanlarda fırtınadan kaçmak için sığınacak bir liman, yani ötekilerden farklılaşmış, özgül bir mekan arayışını başlatır. Böylece, hayati mekanda normal canlılık döneminde ortadan kalkan mekan farklılıkları krizle birlikte geri döner. Her bir ajan gerçek dünyadaki mekan farklılıklarını, yani ulusal ekonomiler arasındaki farklılıkları hesaplarında baş köşeye yerleştirir. Böylece, hayali mekan tarafından ortadan kaldırılmış olan gerçek dünyanın coğrafyası muzaffer biçimde geri döner.
Bu kavramsal tahlili okuyucunun gözünde canlandırmak için 1994 Meksika krizine kısaca göz atalım. 1988'den itibaren Salinas yönetiminde yeni-liberal bir atağa geçen Meksika, ABD ile ayrıcalıklı ilişkilerinin de belirlediği bir ortamda, 90lı yılların başında büyük miktarlarda kısa dönemli sermayenin akın ettiği bir ülke oldu. Bu "sıcak para" aslında basit bir mekanizmayla sunulan yüksek getiriye cezbediliyordu: değeri düşük tutulan ulusal paraya çevrilen dolar, mark, yen vb. yüksek faiz elde ettikten sonra değerinden fazla yitirmeden yeniden eski kılığına dönebiliyor, bu yolla çok yüksek bir düzeyde değerleniyordu. Hayali mekan bu durumu (elbette bilinen risk faktörlerini de ifade eden) soyut sayılarla (borsa endeksleri, faiz oranları, döviz kurları vb.) kaydediyordu. Ama her spekülatif işlemde olduğu gibi, burada da geleceğin belirsizliğinden kaynaklanan, kapitalizmin anarşik ve kriz eğilimli doğasının güçlendirdiği bir bilinemezlik payı mevcuttu. Buna piyasa sinyallerinin her zaman doğru bilgi aktarmadığı gerçeğiyle Meksika hükümeti tarafından gizlenen bilgileri ekleyin:
"cyberspace"in yarattığı mekansız dünyanın aslında mekanlar arasındaki gerçek farklılıklardan soyutlayan bir dünya olduğunu kavrarsınız. Nitekim, 1994 sonunda birçok başka ulusal ekonomide işler tıkırında giderken Meksika ekonomisinde dış ödemeler dengesi ve kamu açıklarında ifadesini bulan bir açın ısınmanın ortaya çıkması, durumu birden bire tersine çeviriyordu. Zapatista isyanının aynı günlerde yeniden alevlenmesi de öngörülemeyecek bir başka faktördü. Kriz sonrasında başta IMF olmak üzere bütün finans çevrelerinin bir "erken uyarı sistemi" arayışı içine girmesinin anlamı, gerçek coğrafyadaki farklı mekanların (yani ulusal ekonomilerin) eşitsiz gelişiminin etkisinin tanınmasından başka bir anlama gelmez.
Kriz patlak verir vermez orman yangını gibi gelişti: öteki ulusal ekonomilerin koşulları hiç de bunu gerektirmediği halde, hayali mekan bütün ülkeleri birbirlerine eşitlediği için, kriz önce Latin Amerika ülkelerine yayıldı, sonra Avrupa'ya ve uzak Asya'nın çeşitli ülkelerine sıçradı. Mekanı birleştiren "cyberspace" krizi genelleştiriyor ve senkronize ediyordu. Ama burada işin içine ikinci bir çelişki girecekti. Tam da kriz genelleştiği, uluslararasılaştığı için, bütün sermayeler sığınacak bir liman aramaya yöneldiler. Bu uluslararası krizde ilk kez "sığınak para" terimi yaygın olarak kullanılmaya başladı. "Sığınak para'', ulusal ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki güçlü konumu dolayısıyla değerinin istikrarını sürdüreceğine inanılan ulusal paralara verilen addı. Meksika krizinin uluslararasılaşması esnasında Alman markı ve Japon yeni "sığınak para" rolü oynadılar. Bu olgu "sığınak para"ların ardındaki ulusal ekonomilerin gücüne dayandığı için, daha önce kendisinden soyutlanmış olan coğrafi farklılıkları bir kez daha gündeme getirmiş oluyordu. Daire böylece tamamlanmıştı. Gerçek hayatın farklılaşması, hayali mekana baskın çıkmıştı.
Bu kavramsal tahlil ve temsili bir örnek olarak 1994 Meksika krizi, bize bir şeyi açıkça gösteriyor: finans piyasalarında bütün ulusal farklılıkların üzerinde yükselen baş döndürücü bütünleşme, gerçek dünyada ulusal ekonomiler arasında varolan dinamik farklılaşmayla çelişki içine girme yönünde bir eğilim taşır. Bu çelişki potansiyel bir eğilim olmaktan çıkıp güncelleştiğinde kriz patlak verir. Kriz inanılmayacak bir hızla dünyaya yayılır. Yani, liberal uluslararasılaşma, kendi doğasından ileri gelen çelişkiler dolayısıyla bir mali çöküntü yaratmaya eğilimlidir.
Somut, kuşkusuz her zaman çok yönlü bir belirlenmenin ürünüdür. Dünya kapitalizminin son dönemde yaşadığı mali çöküntü olaylarında, kapitalizmin uzun krizinin ürünü olan parasal şişkinliğin etkisi ile yukârıda anlatılan hayali mekanın çelişkilerinin etkisini elbette birbirinden kesin bir biçimde ayırmaya olanak yoktur. Ama eğer bu iki temel kriz faktörünün somut örnekleri verilmeye çalışılacak olsa, 1987 New York borsa krizi ilkinin, 1994 Meksika krizi ise ikincisinin tipik örnekleri olarak kabul edilebilirdi. Borsa krizleri kapitalizmin belirli aralıklarla tekrarlanan düzenli bir olgusu olarak artık klasikleşmiştir.7 New York borsa çöküntüsü, doğrudan doğruya kapitalizmin kriz dönemlerinin düzenli bir olgusu olan mali şişkinlik ve bunun yol açtığı spekülasyon dalgasının bir ürünüdür. Buna karşılık. 1994 Meksika krizi, elbette mali şişkinlik faktörünün de belirlediği bir ortamda, esas olarak son dönemin finansal liberalizasyonunun, yani uluslararasılaşmanın son büyük atılım döneminin özgül sonucudur. Bu yüzdendir ki, Meksika krizine ''21. yüzyılın ilk krizi" nitelemesi yakıştırılmıştır.
İster mali şişkinliğin, ister finansın uluslararasılaçmasının çelişkilerinin sonucunda olsun, dünya kapitalizmi bugün mali bir çöküntü yönünde son derecede güçlü bir eğilimi bağrında taşıyor. Uluslararası finans dünyasının korku içinde tartıştığı "erken uyarı sistemleri" ve "yangın duvarları", New York ya da Meksika krizlerindekinden farklı olarak, çöküntünün denetim allına alınmasını sağlayamadığı takdirde, uluslararası bir mali çöküntü, dünyanın içinde yaşadığı konjonktürü sadece ekonomik olarak değil, politik, ideolojik, halta askeri alanlarda köklü biçimde değiştirecektir. Gerçekleştiği takdirde, böyle bir uluslararası mali çöküntü, her bir emperyalist ülkenin ya da blokun kendi dar çıkârlarını dünya kapitalizminin çıkârlarının önüne almasını ve muhtemelen dünya ekonomisinin parçalanmasını beraberinde getirecektir. İdeolojik planda yeni-liberalizm ve globalizm büyük bir yenilgiye uğrayacak, bugünün safkan liberallerinin bir bölümü de dahil olmak üzere, burjuvazinin ideolojik sözcüleri yeniden kaba bir milliyetçiliğin yörüngesine girecektir. Uluslararası bütünleşmenin yiyeceği darbe sonucu "küreselleşme" ideolojisinin de yerinde yeller esecektir. Emperyalist güçler arasında kıran kırana rekabet, askeri alandaki tablonun da hızla değişmesine yol açacak, Avrupa ve Japonya hızla silahlanmaya yönelecektir. Bu tür bir gelişme dünyayı hızla bir yol ağzına getirecektir: ya faşizm ve üçüncü bir dünya savaşı, ya da uluslararası proleter devrim. Kısacası, artık kârtlar bütünüyle açılmış olacaktır.
Bütün bunlar uluslararası bir mali çöküntü gerçekleşirse ortaya çıkacak sonuçlardır. Ama bu sonuçların ön belirtileri şimdiden somut olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi dünya sistemi içinde yükselmekte olan bloklar olgusuna bir de bu gözle bakalım.
Bütünleşmenin çelişkileri (2): bloklaşma
Yukârıda, globalizmin ulusal devletin sonu tezine bir dayanak olarak gösterdiği ekonomik blokların (AB, NAFTA, Pasifik vb.), bir bütünleşme dinamiğini ifade etmekle birlikte ve (en azından AB örneğinde) klasik anlamıyla "ulus devlet'' olarak bilinen politik birimin aşılması yönünde bir eğilimi içinde taşımakla birlikle, "çok sayıda devlet'' olgusunu ilga etmek bir yana, genişleyen ölçekle yeniden üretmekle olduğunu görmüştük. Şimdi sormamız gereken soru şu: bloklaşma neden tam da dünya ekonomisinin hiçbir politik engel tanımayan biçimde bütünleştiğinin ("küreselleştiği"nin) iddia edildiği bir dönemde gelişiyor? Neden gerçek bir "küreselleşme" yerine dünya ekonomisinin alt birimlerde yoğunlaştığına tanık oluyoruz?
Bu sorunun cevabı dolambaçsız biçimde verilebilir: bloklaşma emperyalist sermaye grupları ve emperyalist devletler arasında varolan çelişkilerin son dönemde adım adım keskinleşmesinin bir ürünüdür. Blokların, dünyanın üç büyük emperyalist güç odağı, yani ABD, Almanya ve Japonya'nın etrafında kurulmakla olduğu gerçeği bile bu teşhisi doğrulayan bir ilk veridir. Emperyalistler arası çelişkilerin son yıllarda yoğunlaşması ise esas olarak dört temel faktöre bağlanabilir.
Birincisi, kapitalizmin her krizi tekil birimler (sermayeler ve ülkeler) arasındaki rekabeti keskinleştirir. Genişleyen bir ekonomide hemen her birim kendi gücüne orantılı olarak bir hayat alanı bulurken, durgun bir ekonomide her birimin ayakta kalmasının koşulu ötekilerin altını oyması haline gelir. Dünya kapitalizminin, 1974-75 daralmasıyla birlikte başlayan ve hâlâ devam etmekte olan depresif eğilimli uzun dalgasının ürünü olan yirmi yıllık genel kriz içinde de kapitalizmin bu genel yasası harekete geçmiş, emperyalist sermayeleri ve ülkeleri yoğun bir rekabete itmiştir.
ikincisi, II. Dünya Savaşı'ndan çıkışta savaş yaralarını sarmakta bile güçlük çeken Avrupa ve Japonya karşısında ezici bir güce sahip olan ABD'nin yaklaşık 25-30 yıl boyunca emperyalist rakipleri üzerinde sürdürdüğü hegemonya, eşitsiz gelişme yasasının hükmünü icra etmesiyle birlikte adım adım aşınmış, sonunda emperyalizm 80'li yıllara bir hegemonik odağın yokluğunun damgasını vurduğu bir güç dengesi içinde girmiştir. Elbette ABD askeri, politik, diplomatik ve kültürel alanlarda hâlâ en önde gelen güçtür; ama bu alanlardaki gücün uzun dönemli temeli olar ekonomik alanda, sınai, teknolojik, finansal gücü hiç de tartışmasız biçim de öteki emperyalist odaklara göre üstün değildir, hatta birçok konuda üs tünlüğü Japonya ve Almanya'ya kaptırmıştır. Farklı alanlar arasındaki bir eşitsiz gelişme de emperyalizmin bugünkü çelişkilerine ek bir patlayıcı kârakter kazandırmaktadır.
Üçüncüsü, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde emperyalizmin önderliğini Sovyetler Birliği'nin yaptığı bir bürokratik işçi devletleri bloku ile yüz yüze gelmesi, emperyalistler arası dayanışmayı çelişkilerin önü ne çıkârmışken, Sovyetler Birliği'nin (Doğu Avrupa'yı izleyerek) dağılmış olması, emperyalistler arasındaki rekabetin de iki farklı nedenle yeni den yükselmesine yol açmıştır. Bir yandan, "Sovyet tehdidi"ne karşı gelişen emperyalist dayanışmanın gerekliliği (O alandaki gelişmelere bağlı olarak şimdilik) ortadan kalkmıştır, Bir yandan da, Sovyetler Birliği'nin çözülüşünün yol açtığı derin istikrarsızlık ve altüst oluş dönemi, emperyalist yeniden paylaşım mücadelesine son derecede uygun bir ortam yaratmıştır. Üstelik bu yeniden paylaşım mücadelesi, emperyalist dünya ekonomisiyle on yıllar sonra yeniden bütünleşmekte olan eski Sovyet cumhuriyetleri ve Doğu Avrupa ile (bunlara bir süre sonra patlamalı çelişkiler barındıran Çin de muhtemelen dahil olacaktır) sınırlı değildir. Ortadoğu'dan Latin Amerika'ya kadar başka birçok bölgede de ortadan kalkan Sovyet nüfuzunun yerini hangi emperyalist gücün alacağı, bu yeniden paylaşın mücadelesinin konuları arasındadır.
Bu yazının konusu açısından bizi asıl ilgilendiren etken dördüncüsüdür Bu etkeni teorik olarak kanıtlanabilecek bir gerçek olarak ifade edebiliriz sermayenin uluslararasılaşması ilerledikçe emperyalistler arası rekabet artar. Bu önermenin globalizmin değerlendirilmesi açısından ne denli önemli olduğunu vurgulamakta yarar var. Globalizm, bütünleşme ilerledikçe ulus devletlerin önemini yitirdiğini söylediğine göre, devletler arası rekabetin de giderek sönümleneceği fikri bu görüşün doğal bir uzantısıdır. Oysa burada tam tersi söylenmektedir. Emperyalist devletler arasında rekabet sönümlenmek bir yana, bütünleşmeyle birlikte daha da keskinleşir.
Emperyalist sermayeler ve buna bağlı olarak devletler arasında rekabetin keskinleşmesinin en dolaysız nedeni, sermayenin en gelişkin biçim olan mega kapitalin doğasından kaynaklanır.8 Her ne kadar sermaye ihracı emperyalist çağın başına kadar geri giderse de, başlangıçta her emperyalist ülkenin sermayesi, kendi ulusal devletinin ayrıcalıklı konumundan yararlanarak belirli bölgelerde yoğunlaşıyordu (sömürgelerde, nüfuz alanlarında vb.). Bu yüzden, emperyalizmin ilk dönemlerinde emperyalistler arası rekabet daha dolaylı bir kârakter taşıyordu. Esas olarak, bu tür ayrıcalıklı alanlara sahip olmayan yeni emperyalist güçlerin (değişik aşamalarda Almanya, ABD, Japonya, İtalya vb.) eşitsiz gelişme sonucunda yükselişinin ürünü olarak önden gidenlerin "kapalı av alanları"na göz dikmesi dolayısıyla belirli tarihsel momentlerde kendini ortaya koyuyordu. Ama bir kez, bir tarihsel biçim olarak mega kapital olgunlaştığında, rekabet alanı artık yerkürenin her noktası haline gelir. Dolayısıyla, farklı ülkelerin ÇUŞ'ları, sadece sömürgeler vb. üzerinde yarışmazlar. Bütün dünya çapında ve giderek artan bir ölçüde birbirlerinin ulusal ekonomilerinin içinde rekabete girerler. Artık uzaktan, dolaylı bir rekabet değildir, sözkonusu olan: yüz yüze, doğrudan, sıcak, bu yüzden de kıran kırana bir rekabet bu dolaylı rekabetin yerini almıştır. Bugün emperyalistler arasında ana çelişki noktalarından biri, hangi ulusal emperyalist sermayenin öteki emperyalist gücün ulusal ekonomisine daha fazla nüfuz edeceği sorunu ile ilgilidir. Dün Avrupa burjuvazisi, 60'lı yıllarda ABD sermayesi tek yanlı olarak Avrupa'ya akârken "Amerika meydan okuyor" korkusuna kapılmıştı.9 Avrupa kaynaklı doğrudan yatırımların Amerikan ekonomisinde dev ölçeklere ulaştığı günümüzde ise, Amerikan burjuvazisi, kendi sermayesinin Avrupayı fethetmekte olduğu 60'lı yılların "asrı saadet"ini şovenist bir nostaljiyle yad ediyor. ABD ile Japonya arasında, artık dünya sisteminin yapısal bir özelliği haline gelmiş olan sert pazarlıkların ana konularından birini ise, Japonya'nın, kendi yatırımcılarının başka ülkelerdeki dev girişimlerine rağmen hâlâ yabancı yatırımlara öteki emperyalist ekonomilerden çok daha kapalı olması gerçeği oluşturuyor.
Doğrudan yatırım alanı için geçerli olan, para sermaye akımları için de geçerlidir. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve mali piyasaların bütünleşmesi, bütün emperyalist ülkelerin finans kapitalinin öteki emperyalist ülkelerde (ve elbette bağımlı ülkelerde) dev ölçekte spekülatif yatırımlara (devlet tahvili, hisse senedi, gayrı menkul vb.) girişmesini beraberinde getirmiştir. Bugün ABD'de şovenist bir histeriyle tekrarlanan "Japonya Amerikayı satın alıyor" fikri, bu gerçekliğin bir ürünüdür.
Aynı gelişme eğilimini uluslararası ticaret alanında çok özgül bir biçim altında görmek mümkündür. Bu yazının ilk bölümünde, sınır kapısı korumacılığı son dönemin liberalizasyonu ile birlikte önemsizleştiği için ulusal ekonomik yapının uluslararası ticarette geçmişe göre çok daha büyük bir önem kazandığını görmüştük. Bu gelişme bize aynı zamanda son dönemde dünya kapitalist sisteminin bağrında belirginleşen bir çelişkinin de anahtarını verir. 1990'lı yıllar, ABD ile Avrupa, ama daha da büyük ölçüde ABD ile Japonya arasında, ikili ticaret konusunda ticaret boykotu tehditlerine kadar varan sürtüşmelere sahne olmuştur. Bu sürtüşmelerde konu gümrük korumacılığı değil, emperyalist ülkelerin ulusal ekonomik yapılarından kaynaklanan "haksız rekabet" iddialarıdır. Okur, "haksız rekabet" iddialarının çözümünün, nesnel ve nicel kıstaslara bağlı olarak ele alınabilecek gümrük korumacılığına göre çok daha zor olduğunu hatırlayacaktır. Kime göre "haksız"? Çözüm hangi ülkenin standartlarına göre uygulanacak? Uyuşmazlık durumunda yetkili mahkeme neresi? Dolayısıyla, günümüzün ticaret anlaşmazlıklarından doğan sürtüşmelerin çözülmesi geçmişten çok daha sorunlu olduğundan, devletler sistemindeki gerilim çok daha kalıcı ve patlayıcı bir nitelik taşır. Burada, emperyalizm çağının başında (19. yüzyıl sonu 20.yüzyıl başı) ortaya çıkan bir çelişkinin, günümüzde özgün bir ifade kazandığını görüyoruz. Uluslararası ticari rekabet, o dönemde korumacı politikaların benimsenmesine yol açıyordu. Bugün ise korumacılık büyük ölçüde aşılmış olduğundan, aynı rekabet devletlerin birbirlerinin "iç işleri'"ne kârışmasına yol açıyor. Özü aynı kalan çelişki, biçimi itibarıyla çok daha patlayıcı bir kârakter kazanmıştır.
Bütün bunların ortaya koyduğu gerçek şudur: içinde bulunduğumuz istikrarsızlık ve altüst oluş döneminin konjonktürünün yanı sıra, sermayenin uluslararasılaşması sürecinin kendisi de yapısal olarak içerdiği çelişkiler dolayısıyla, emperyalistler arasında çelişkileri keskinleştiren bir doğaya sahiptir. Burada yeniden ''küreselleşme" yaklaşımının dünya ekonomisinin kârakterini incelerken teorik alandan kovduğu çelişki kategorisinin uluslararasılaşmayı anlamak için vazgeçilmez bir yöntemsel köşe taşı olduğunu görüyoruz.
Konjonktürel ve yapısal nedenler birlikte günümüzde dünya sisteminin neden emperyalistler arasında yoğun bir rekabetin ve çelişkinin gerilimi altında yaşadığını gösteriyor. Bu kıran kırana rekabet, ekonomi alanıyla sınırlı kalmıyor, politik, diplomatik, kültürel hatta askeri alanlara doğu genişliyor. Japonya ve Avrupa Birliği, ABD karşısında bu alanlarda da bağımsızlık arayışı içine giriyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde (Ortadoğu, eski Yugoslavya, BDT, Latin Amerika, Afrika vb.) emperyalist odakların politikaları önemli farklılaşmalar gösteriyor. Son dönemde ABD'nin üst üste, önce Küba'ya, sonra da İran, Libya gibi, "terörist ülkeler" olarak nitelediği ülkelere karşı cezai yaptırımları olan ambargo yasaları kabul etmesine karşı Avrupa Birliği'nin verdiği sert tepki, bu politik farklılıkların nerelere tırmandığını gözler önüne seriyor. Üstelik II. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez askeri alanda bile önemli bir değişimin işaretleri beliriyor:bir Fransız-Alman ortak kolordusunun kurulması ve Batı Avrupa Birliği'nin AB'nin askeri kanadı niteliğiyle canlandırılması, bir Avrupa ordusunun ilk işaretlerini veriyor. Pentagon'dan basına sızdırılan bir doküman bu projeye ABD devleti içinde bir kanadın, kelimenin dar anlamıyla, düşmanca baktığını ortaya koyuyor.10 Almanya ve Japonya, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez, barış gücü gerekçesiyle olsa bile, ülke dışına askeri birlik sevk ediyor. 11
Elbette bütün bu gelişmeler daha işin başlangıcıdır. Emperyalizmin dünyayı 20. yüzyıl bitmeden üçüncü bir kez bir dünya savaşıyla karşı karşıya bırakmasının ön koşullan henüz oluşmamıştır. Ama bütün dinamikler mevcuttur. Önkoşullardan biri, emperyalistler arası rekabetin birbirini mahvetme dürtüsüne dönüşeceği bir evreye girilmesidir. Yukârıda sözü edilen mali çöküntü olasılığı, eğer gerçekleşirse, beraberinde 30'lu yılları bile aratacak bir depresyon ve dünya ekonomisinin derin bir bölünmesini getirerek bu önkoşulu güncelleştirebilir. Diğer önkoşul ise, ABD'nin (Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra elde ettiği) dünya çapındaki mutlak askeri üstünlüğün karşısına öteki emperyalist odakların onunla boy ölçüşebilecek bir güçle çıkabilmeleridir. Avrupa ve Japonya'nın askeri gelişme düzeyi şimdilik buna izin vermiyor. Ne var ki, bir depresyon durumunda, güçlenmesi muhtemel olan emperyalist milliyetçiliğin, hatta faşizmin de katkısıyla, bu ülkelerde hızlı bir silahlanma yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır. Bugün böyle bir ihtimal henüz uzaktır. Ama emperyalizmin çelişkilerinin azgınlaşması yüzünden insanlığın, üçüncü bin yılı bir barbarlık fırtınası içinde karşılaması olasılığı asla göz ardı edilmemelidir.
Bütünleşmenin çelişkileri (3):
bir sınıf mücadelesi olarak globalizm
"Bilgi çağı"nın ya da "kapitalizm ötesi toplum"un nice burjuva teorisyeni, ve onlara paralel biçimde nice sol düşünür, artık sınıfların ve sınıf mücadelesinin geçmişte olduğu gibi insan toplumunun gelişme dinamikleri üzerinde etkili olmadığını tekrarlayıp duruyorlar. Oysa sınıf mücadelesi .günümüzde azgın biçimde sürüyor; üstelik, bu dönemde mücadeleyi yükselten de (genel kural olarak) işçi sınıfı değil, burjuvazi. Solda genellikle sınıf mücadelesi dendiği zaman proletarya ve müttefiklerinin hakim sınıflara ve devlete karşı verdiği mücadele anlaşılır. Oysa sınıf mücadelesi çift yanlıdır. Bazen işçi sınıfı taarruza kalkâr; bazen da burjuvazi saldırır, işçi sınıfı savunma mevzilerine çekilmek, hatta gerilemek zorunda kalır. Son onbeş yıldır, dünya çapında, burjuvazi kapitalizmin krizine kendi çıkârları doğrultusunda bir çözüm getirmek için işçi sınıfına ve emekçilere karşı ağır bir taarruz başlatmıştır. Yeni-liberalizm ve onun bir çeşitlemesi olan globalizm, işte bu taarruzun adıdır.
Yukârıda globalizmin ve daha genel olarak yeni-liberalizmin uygulamaya sokulabilmesi için ne teknolojik gelişmenin, ne de mega kapitalin çıkârlarının otomatik olarak yeterli olmadığını belirtmiş, bu uygulamanın ancak devlet politikaları üzerinde verilen somut mücadelelerin sonucunda kuvveden fiile çıkabileceğine değinmiştik. Son dönemde burjuvazinin yeni-liberal stratejisinin üstünlüğü ele geçirmesinde, işçi sınıfının gücünü zayıflatan bazı nesnel ekonomik etkenlerden öte, esas olarak sınıfın desteklediği kitlesel güce sahip politik önderliklerin (resmi komünizm, sosyal demokrasi) krizinin ve bürokratik işçi devletlerinin çöküşünün etkili olduğunu görmüştük. Bu durum, yeni-liberalizmin yarattığı değil, kendini içinde bulduğu durumdur. Şimdi sorulması gereken soru şudur: uluslararası burjuvazinin bir sınıf mücadelesi silahı olarak yeni-liberalizm (ve globalizm) sınıf mücadelesinin kendisinde ne tür dinamikler yaratır?
Bu sorunun cevabı artık çok iyi biliniyor. Yeni-liberalizm, işçi sınıfını atomize ederek teslim almak amacıyla dünya çapında sınıfın bütün tarihsel kazanımlarına karşı bir saldırı başlatmıştır. Çalışma yasalarında işçileri koruyan hükümler, sendikalar, sosyal hizmetler (işsizlik sigortası, emeklilik hakları, kamusal eğitim hizmeti, sağlık hizmetleri, ucuz toplu konut, belediye hizmetleri vb. vb.), emek sürecindeki kazanımlar ve tabii ücretler bu genelleştirilmiş taarruzdan nasibini almaktadır. Bu taarruzun biçimi ve derecesi ülkeden ülkeye değişiyor; emperyalist ülkelerde ayrı, bürokratik işçi devletlerinde ayrı, emperyalizme bağımlı ülkelerde ayrı sonuçlar doğuruyor. Ama bütün özgül farklılıklar, taarruzun genel kârakterini ortadan kaldırmıyor. Yeni dönemin sınıf ilişkilerine damgasını vuran işte budur.
Buraya kadarı iyi biliniyor. Ama bu durumun yaratacağı yeni dinamikler nedense çoğu zaman görmezlikten geliniyor. Salt teorik bir düzeyde, sermayenin büyük taarruzunun işçi sınıfı ve emekçilerin çıkârları, ihtiyaçları ve günlük hayatları üzerinde yaratacağı etkileri ve bu etkilerin doğuracağı tepkileri saptamak mümkündür. Kazanılmış haklara saldın, sınıf mücadelesinde en patlayıcı çelişkileri yaratan dinamiktir. Çünkü bir toplumda tarihsel gelişmenin sonucunda her bir bireyin olağan bir hak olarak görmeye alıştığı bir yaşam tarzını parçalar. Bu yüzden de emekçi sınıfların saflarında bir direniş eğilimini yaratacak temel bir dinamik olarak işlev görür. Yani, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin sermayeye karşı mücadelesinin yükselme eğilimi bütün bu konjonktürün mantığında yatan bir potansiyeldir.
Elbette sözkonusu olan sadece bir potansiyel, sadece bir eğilimdir. Ekonomik alanda derinleşen sınıf çelişkilerinin, ezilen sınıfların genelleşmiş bir mücadelesine yol açması hiçbir biçimde otomatik bir süreç değildir. Huzursuzlukların, haksızlık duygusunun, hatta isyan arzusunun kitlesel katılımlı bir mücadeleye tercüme edilmesi gerekir. Bu tercüme işleminde, tarihsel dönemin kârakteri, sınıf örgütlerinin göreli güçleri, politik önderliklerin niteliği, ideolojik ve kültürel iklim, bütün bunlar ve başkaları etkili olur. Elbette 80'li yıllarla birlikte açılan dünya çapında istikrarsızlık ve altüst oluş döneminin içinde yaşadığımız ilk evresinde bütün bu faktörlerin iççi sınıfının ve emekçi kitlelerin aleyhinde biçimlenmiş olduğunu saptamak gerekir. Dönem emperyalist kapitalizmin ve gericiliğin üstünlüğü ele geçirmiş olduğu bir dönemdir. Ama böyle bir dönemde bile yeni-liberal, globalist taarruzun değişik ülkelerde değişik biçimlerde emekçi sınıfların mücadelesinin yer yer yükselmesine yol açtığı gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Kimi yerde (Cezayir'den Ürdün'e, Dominik Cumhuriyeti'nden Venezüella'ya) "IMF ayaklanmaları" yaşanıyor, kimi yerde (Güney Kore'den Arjantin'e, Ekvador'dan Türkiye'ye) örgütlü işçi hareketi özelleştirmeye, sosyal hizmetlerin tırpanlanmasına, işten çıkârmalara karşı büyük miting ve grevler düzenliyor. Türkiye solunun büyük bölümünün, refah içinde yaşadığını ve mücadele azmini tümüyle yitirdiğini düşündüğü emperyalist ülkelerin işçi sınıfı bile yer yer on yıllardır görülmemiş bir kitlesellik ve militanlıkla günlerce bazen aylarca sokaklara taşıyor (İtalya 1994, Fransa 1995, Almanya 1996).
Burada söylenen, işçi sınıfı mücadelelerinin şimdiden bir yükseliş içinde olduğu değil. Tam tersine, dünya konjonktürü, burjuvazinin sınıf mücadelesinde üstünlüğünün tescil edilmiş olduğu bir evreden geçiyor. Tam da böyle bir dönemde bile işçi sınıfı ve emekçi kitleler yeni-liberal taarruza mevzii direnişler gösteriyorsa, politik, ideolojik, diplomatik koşullar değiştiğinde bu mücadelelerin nasıl büyük bir sıçrama potansiyeli göstereceğini düşünmek gerekiyor. Aslında ironik bir sonuca varıyoruz:sınıf mücadelelerinin yeniden yükselmesinin mümkün ve muhtemel olduğunu vurgulayanları nostaljik olmakla suçlayanlar, aynı zamanda bu beklentinin indirgemeci ve ekonomist bir yaklaşıma yaslandığını ileri sürerler hep. Ama esas indirgemeci yaklaşım eleştirmenlerindir: sınıf mücadelelerinin bugün kısmi ve mevzii kalmasından yola çıkârak yarın da durumun farklı olmayacağını söylemek gerçekte politik-ideolojik konjonktürün etkisini yok saymak, sınıf mücadeleleri eğrisini bu konjonktürden bağımsız biçimde belirlemek demektir.
Her durumda, işçi sınıfı sermayeye karşı henüz başkaldırmamış ve yakın gelecekte de kaldırmayacak olsa da, madalyonun ters yüzü daha önemlidir. Uluslararası burjuvazi bazı kısmi kazanımlar dışında işçi sınıfını belirleyici bir yenilgiye henüz uğratamamıştır. Burjuvazinin bütün sözcüleri, özellikle Avrupa'da bütün tırpanlamalara rağmen "sosyal devlet"in varlığını sürdürmesinin, işgücü piyasasının "'esnekleştirilememesi"nin vb. krizin devam etmesinde belirleyici bir rol oynadığı kanısındadır. Oysa krizin burjuvazinin istediği doğrultuda çözüme ulaşmasının önkoşulu, işçi sınıfının bu ve benzeri alanlarda kesin bir yenilgiye uğratılmasıdır. Öyleyse, krizin tarihi henüz yazılmamıştır; bu tarih geride kalmamıştır, daha önümüzdedir.
5. Bir bütün olarak "küreselleşme"
Kapitalizmin emperyalizm sonrası yeni bir aşamaya ulaşmış olduğu tezinin küreselleşme teorisinin ayırıcı yönlerinden biri olduğuna yukarda değinmiştik. Buraya kadar yapılan globalizm eleştirisi bize, içinde yaşadığımız dönemin emperyalizm aşamasıyla ilişkisini saptama ve böylece globalizmin bu tezini de değerlendirme olanağını veriyor.
Önce yukarda saptamış olduğumuz bir noktayı hatırlamamız gerekiyor. Sermaye birikiminin bütün devrelerini dünya çapında planlayan ve uygulayan şirketler olarak ÇUŞ'ların, Leninist emperyalizm teorisinin tekellere ve sermaye ihracının emperyalist çağda taşıdığı öncelikli öneme ilişkin temel tezlerinin çarpıcı bir doğrulanması olduğunu, ÇUŞ sorununu ilk tartıştığımız noktada ortaya koymuştuk. Buradan hareketle emperyalizm aşamasının tanımlayıcı öğelerinden finans kapital kavramına geçecek olursak, bu kavramın Hilferding ve Lenin'in çalışmalarını kaleme aldıkları döneme göre bugün daha da geçerli hale geldiğini görebiliriz. Finans kapital, sermayenin mali ve üretime dönük faaliyetlerini bir çatı altında toplayarak kaynaştıran, emperyalizm çağına özgü bir sermaye türü olarak günümüzde neredeyse evrensel hale gelmiştir.
Asıl tartışmalı olan konular, Lenin'in teorik çerçevesi içinde, ulusal sermayeleri ve birbirleriyle rekabet ve çelişki halinde olan devletleri var
sayan tezlerdir. Yani dünyanın tekelci sermaye grupları arasında ve büyük emperyalist devletler arasında paylaşılması tezleri. Lenin, bu paylaşımın, eşitsiz gelişme dolayısıyla, dönemsel olarak farklı emperyalist güçlerce sorgulanacağını, bunun emperyalistler arası çelişkileri derinleştireceğini, belirli koşullar altında ise çelişkilerin çözümünün savaşlar yoluyla aranacağını ileri sürer.'12
Öyleyse, sorunun püf noktası buradadır. Küreselleşme teorisi, kapitalizmin dünya ekonomisini bütünleştirme eğiliminin, yeni ulaştığı evrede, devletlerin etkisinin ortadan kalkmasına yol açmakta olduğunu, yani ulussuz bir dünya ekonomisinin oluşmasının temellerini attığını ileri sürer. Leninist emperyalizm teorisi ise, kapitalizmin dünya ekonomisini bütünleştirme eğiliminin çelişik sonuçlara yol açtığını, bütünleşmenin emperyalist ulusal devletler arasında rekabeti ve çelişkiyi kızıştırarak nihai olarak savaşlara neden olduğunu iddia eder. Lenin'le birlikte klasik emperyalizm teorisine en büyük katkıyı yapmış olan öteki Rus Marksisti Nikolay Buharin'de bu çelişki daha da belirgin terimlerle ifade edilir: Buharin'e göre emperyalizm, bağrında ikiz eğilimler olarak hem bir uluslararasılaşma dinamiği, hem de bir ulusallaşma dinamiği taşır; savaşlar bu çelişkinin çözüm noktasıdır.13 Öyleyse, sorun şöyle özetlenebilir: eğer globalizmin iddia ettiği gibi "çok sayıda devlet" yapısı dünya kapitalizminin coğrafyasını belirleyen bir tanımlayıcı unsur olmaktan çıkmışsa, O zaman emperyalizm gerçekten açılmış ve kapitalizm tarihinin üçüncü bir aşamasına girmiş demektir.
Bu yazıda ileri sürülen argümanlar, "ulus devletin sonu" tezinin ya da daha doğru biçimde ifade edildiğinde "çok sayıda devlet" yapısının artık dünya kapitalizminin belirleyici bir özelliği olmaktan çıktığı yolundaki iddianın bütünüyle geçersiz olduğunu kanıtlamıştır. Ulusal ekonomiler, devletlerin doğasından kaynaklanan temel özellikler nedeniyle dünya ekonomisinin bağrında hâlâ özgül alt-biçimler oluşturur; mega kapital, yani ÇUŞ'lar hâlâ ulusal aidiyeti olan ve tekit emperyalist devletlerle el ele çalışan sermaye birimleri niteliğini taşır; ulusal devletler hâlâ kendi hakimiyet alanlarında kökleşmiş sermayenin çıkâr önceliklerine göre ekonomi politikaları izlerler; tek ileri örneğini Avrupa Birliği'nde bulan ulus üstü ön-devlet biçimi ise daha üst düzeyde bir "ulusal" devlet örgütlenmesinden başka bir şey değildir, "çok sayıda devlet" gerçeğini ortadan kaldırmaz. Öyleyse, devletlere bölünmüşlük dünya kapitalizminin temel gerçeklerinden biridir. Bu durumda emperyalizm çağına Özgü çelişkilerin, yeni biçimler altında bile olsa, varlığını sürdürüyor olmasını beklemek gerekir. Şimdi günümüz kapitalizminin gelişimine damgasını vuran önemli özgün, yeni çelişkilere bir bütün olarak bakma yoluyla bu önermemizi sınayalım.
Günümüzde bir bütün olarak dünya kapitalizmine damgasını vuran ilk özgün çelişki, para sermayenin uluslararası dolaşımında ortaya çıkan kriz riskidir. "Küreselleşme" denince ilk akla gelen "sıcak para"nın çeşitli ülkelerde yarattığı krizler dünya ekonomisinin en zayıf noktalarından birini oluşturuyor. Yukârıda bu sorunun tümüyle bütünleşmenin/uluslararasılaşmanın ulusal dolayımlardan geçmek zorunda olmasının yarattığı çelişkinin bir ürünü olduğunu gördük. Para sermaye dünya turunu yaparken farklı ulusal paraların peçesini takmak zorundadır. Ulusal ekonomiler arasındaki en dolayımsız bağıntı bu ulusal paralar arasındaki mübadele oranı, yani döviz kurudur. Ulusal ekonomilerin dünya ekonomisinin özgül birer alt-birimi olması, döviz kurunda ani değişiklikler yaşanmasını mümkün, hatta gerekli hale getirir. Sonuç döviz kurlarında ani değişiklikler ve krizdir. Yani günümüzün bu asli çelişkisinin gerisinde, emperyalizmin, uluslararasılaşma ile ulusal olan arasındaki çelişkilere dayanan doğasını buluyoruz.
Ticaret alanında karşı karşıya geldiğimiz çelişki, gümrük korumacılığının önemini yitirdiği bir dönemde, uluslararası rekabet açısından ülkelerin iç ekonomik yapısının geçmişte olduğundan çok farklı bir düzeyde önem kazanmasında, uluslararası ticarete ilişkin mücadel elerde tarihte hiç olmadığı kadar öne çıkmasındadır. Burada da uluslararasılaşma/bütünleşmenin ulusal özgüllüklerin önemini azaltmak bir yana arttırdığını, bunun da ticaret savaşları, boykotlar, ambargolar türünden ciddi çelişkileri gündeme getirdiğini görüyoruz. Yani günümüzün özgün çelişkisi, yine emperyalizm çağına özgü uluslararasılaşma/ulusallık diyalektiğinin yeni bir biçimidir.
Para sermaye ve ticaret alanlarındaki ana çelişkilerden sonra üretim alanına geçecek olursak, burada bizi iki dizi sorun karşılar. Bunların birincisi, her ulusal devletin sermaye cezbedebilmek için mega kapitale öteki ulusal devletlerle rekabet edebilecek düzeyde olanaklar sağlaması, ödünler vermesidir (düşük ücret, disiplinli işgücü, düşük vergi, düşük düzeyli çevre koruma standartları vb. vb.) Bunlardan bir bölümü elbette doğrudan doğruya sermaye/emek ilişkisiyle bağıntılıdır ve uluslararası burjuvazinin dünya çapında işçi sınıfına karşı başlatmış olduğu büyük taarruzun somut halkaları olarak işlev görür. Ama burada aynı zamanda, mega kapitalin yatırımlarını kendi çıkârı olarak gören yerel hakim sınıflar açısından da bir sorun vardır. Mega kapitale düşük vergi, teşvikler ve kârın sınırsız transferi olanaklarının tanınması, sözkonusu ülkenin hakim sınıflan açısından yabancı sermayeden beklenen faydanın önemli bir bölümünden vazgeçme anlamını taşır. Yani kapitalizm koşullarında uluslararasılaşmanın ulusal farklılaşma ile el ele yürümesi, genel olarak sermaye alıcısı olan ülkeler açısından ciddi bir çelişki doğurur.
Sermaye ihraç eden ülkeler açısından da benzer bir çelişki vardır. Bu ülkelerin sermayesinin artı-değer arayışı ve rekabet kaygısı sermaye ihracını artan ölçüde gündeme getirdiğinden, ülke içinde yatırım düşebilir, ekonomide bir durgunluk, hatta gerileme eğilimi doğabilir. Marksist literatürde erken bir aşamada "coğrafi örtüşmezlik" olarak nitelenmiş olan bu yeni eğilim,14 ulusal sermayenin ulusal ekonominin dışında çıkârlar elde etmesine yol açtığı ölçüde bir çelişki yaratır. Ama genellikle ileri sürüldüğü gibi, bunun sonucu sermayenin ulusal devletten kopuşu değildir. Ne de devlet ulusal sermaye ile ulusal ekonomi arasında bir çelişki içinde kalır. Ortaya çıkan, çok daha köklü bir çelişkidir: ulusal ekonomi ulusal sermayenin sefere çıktığı üssü olduğu ve kendi sınıf hakimiyetinin zeminini oluşturduğu için, faaliyetleri ne kadar uluslararasılaşmış olsa bile hiçbir ÇUŞ, içinden çıktığı ulusal ekonominin gelişme temposuna ve tarzına kayıtsız kalamaz. Dolayısıyla, mega kapital hem sürekli olarak daha iyi koşullar ve daha yüksek artı-değer arayışı içinde ulusal ekonomiden ayrılmak eğilimindedir; hem de ulusal ekonominin gerilemesi mega kapitalin uluslararası rekabetteki zemininin çürümesi anlamına gelir. Yani çelişki devletin değil, sermayenindir.
Soruna önce yabancı sermaye kabul eden ülkeler açısından, sonra da sermaye ihraç eden ülkeler açısından baktık. Ama günümüz koşullarında emperyalist ülkeler, çok farklı düzeyde de olsa sermayeyi hem ihraç ederler, hem de kabul. Bu gerçek emperyalist ülkelerin bağrında yeni bir çelişkiye yol açar. Başka bir emperyalist ülkeye sermaye ihraç eden ülke, bir yandan o ülkenin sermayesini kendi anavatanında kuşatmakta, rekabette önemli bir mevzi elde etmektedir; ama aynı zamanda o ülkenin ulusal ekonomisinin canlanmasına yardım ederek rakip sermayenin daha güçlü bir üsse sahip olmasına katkıda bulunmaktadır. Aynı olguya, madalyonun ters yüzünden de bakabiliriz. Her emperyalist ülke açısından, ekonomisini canlandırmak, yatırımların arttırmak açısından yabancı sermaye girişi olumlu bir etkendir; ama aynı ülke yabancı ülkelerin emperyalist sermayesine böylece kendi pazarını da adım adım teslim etmiş olmaktadır.
İşte bütün bu çapraşık çelişkilerdir ki, günümüzde her ülkenin devletinin ve sermayesinin politikalarını derinden etkiler ve zaman zaman içinden çıkılamayan sorunlar yaratır. Bunlar geçmişte bu biçimler altında varolmayan, ya da tek yanlı, kısmi ve arızi olarak varolan, çelişkilerdir. açıdan içinde yaşadığımız döneme özgü çelişkiler olarak kavranmak zorundadır. Ama dikkat edilirse, bütün bu çelişkiler emperyalizm çağının yapısal özelliği olan uluslararasılaşma/ulusallık diyalektiğinin yeni biçim re bürünmüş halinden başka bir şey değildir.
Nihayet, açıktır ki, kapitalist dünya ekonomisi, devletleşmiş ya da
devletleşmemiş bütün ulusların eşitsiz koşullar altında eklemlendiği, bu eş sizliklerin genişleyen ölçüde yeniden üretildiği hiyerarşik bir yapıdır. 1 hiyerarşi içinde bazı ezilen, tabi ulusların durumunda göreli bir iyileşme görülmesi, hiyerarşi gerçeğini ortadan kaldırmaz, olsa olsa kârtların yer den dağıtıldığını, hiyerarşinin yeniden biçimlendiğini gösterir. Göreli durumu ilerleyen, hatta sıçrama gösteren her ülkeye karşı, göreli konumu gerileyen sayısız örnek bulmak mümkündür. Yani dünya kapitalist sisten hata hiyerarşik, eşitsiz ve baskıcı bir sistem olarak varlığını sürdürmekte işleyiş yasaları da bu yapının gelecekte de yeniden üretileceğini ortay koymaktadır.
Öyleyse içinde yaşadığımız dönem, emperyalizm aşamasının bir deva mıdır. Bu dönemde uluslararasılaşmanın önemli bir sıçrama göstermesi dünya ekonomisinin bağrında yeni, özgün çelişkilerin ortaya çıkmış olma sı, bu dönemi emperyalizm sonrası yeni bir aşama olarak ele almayı teorik olarak haklı gösteremez. Elbette yeni bir dönem yaşıyoruz. 1875-1917 arası klasik emperyalizm çağından, 1917-1945 arası savaş, devrim ve depresyon döneminden, 1945-1975 arası Soğuk Savaş döneminden sonra emperyalizmin tarihi yeni bir döneme girmiştir. Bu dönemi tanımlayan Ekim devriminin çözülüşünün ve kapitalizmin genel krizinin belirlediği büyük altüst oluştur. Ama burada emperyalizm sonrası bir aşama bulmak yanlıştır, çünkü emperyalizmin çelişkileri bu döneme de damgasını vuruyor.
Emperyalizm devam ediyor demek, elbette kapitalizm de devam ediyor demektir. İçinde yaşadığımız döneme yalnızca emperyalizm döneminin dinamikleri değil, kapitalizmin bütün klasik çelişkileri de derinden damgasını vuruyor. Kapitalizmin kriz eğilimleri, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişki, üretici güçlerin toplumsallaşmasıyla mülk edinmenin özel kârakterinin çelişkisi bugünün dünyasında geçerliliği yadsınamaz çelişkilerdir. Kapitalizmin aşıldığına ilişkin bütün teoriler, aslında dünyada varolan çelişkileri gözlerden saklama çabasının somut birer ifadesidir.
İster kapitalizmin aşıldığını, ister emperyalizm sonrası yeni bir aşamanın başlamakta olduğunu ileri sürsün, küreselleşme teorisi, emperyalist kapitalizmin temel çelişkilerinden birini gözlerden uzak tutma yönünde bir sonuç doğurur. Emperyalizm çağında üretici güçlerin gelişmesi uluslararasılaşmıştır. Bu koşullara rağmen, özel mülkiyet üzerinde yükselen kapitalizmin ulusal devletlerin varlığını tarih sahnesinden yok edememesi, kapitalizmin klasik çelişkilerine yeni ve patlayıcı bir çelişki ekler.
Küreselleşme teorisi, neoklasik iktisat teorisinin başladığı işi bitirmeye soyunmuştur. Klasik burjuva iktisatçılarının geliştirdiği emek değer teorisini devrimci bir biçimde eleştirerek mantıksal sonuçlarına ulaştıran Marx, 1867'de ilk cildini yayınladığı Kapital'de kapitalist ekonominin bütünüyle sınıf ilişkilerinden örülü olduğunu kanıtlamıştı. Burjuva düşüncesinin bu teoriye cevabı, 1870'li yıllarda değişik kaynaklardan beslenen "marjinalist devrim", daha doğrusu karşı-devrim oldu. Burjuva düşüncesi proletaryanın elinde tehlikeli bir silah olabileceği kanıtlanmış olan emek değer teorisini terk ediyor, Smith ve Ricardo'nun teorilerinde merkezi bir rol oynayan sınıfların yerine "üretim faktörleri"ni, yani şeyleri, nesneleri koyuyordu. Bu düşünce okulu zamanla, yanlış bir isimlendirmeyle, "'neoklasik iktisat" olarak anılacaktı. Marx sınıf gerçeğini teorik olarak saptamış, bu gerçeği pratik yoluyla, devrimle ortadan kaldırmak için yola koyulmuştu. Neoklasik iktisat, Marx'ın amacını teoride gerçekleştiriyor, gerçek dünyada varolan sınıfları teoride ilga ediyordu!
Küreselleşme teorisi de benzer bir işlemi, dünya ekonomisinin bağrında ulusal devletler için yapar. Klasik Marksist emperyalizm teorisi, modern kapitalizmin uluslararasılaşma eğilimi ile ulusal devletlerin varlığının sürmesi arasındaki çelişkiyi saptamış, bu çelişkinin bütün insanlığı tehdit eden barbarca savaşlara yol açabilecek patlayıcı niteliğini ortaya koymuştu. 20. yüzyıl boyunca nice politik hareket politik programını emperyalizm teorisinin modern kapitalist dünyaya tuttuğu ışıktan yararlanarak oluşturacak ve emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesi çağa damgasını vuran temel özelliklerden biri olacaktı. Lenin, emperyalizm teorisiyle, modern kapitalizmin sınıf çelişkisinin üzerine bir de ulusal çelişkileri yerleştirdiğini saptamış, pratikte devrim yoluyla hem sınıflan, hem de ulusal bölünmeleri ortadan kaldırmak için yola koyulmuştu. Küreselleşme teorisi Lenin'in pratikte yapmak istediğini teoride gerçekleştiriyor:
gerçek dünyada varolan ulusal bölünmeleri teoride ilga ediyor!
Aynen neoklasik iktisadın 20.yüzyıla damgasını vuran devrimlerin ekonomik temelini ve dönemsel olarak yaşanan büyük ekonomik krizleri anlamayı engellemesi gibi, globalizm de insanlık 21. yüzyıla doğru ilerlerken dünyanın yaşadığı sarsıntıları kavramayı engelleyen bir teoridir. Bu teoriyi reddetmemenin maliyeti gerçek dünya karşısında körleşmektir.
6. Globalizme milliyetçi tepki
Globalizm, yeni-liberalizm ve özelleştirme, elbette başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de gerek işçi hareketi içerisinde, gerekse aydınlar nezdinde tepkiler uyandırıyor. Tepkiler çeşitli. Marksistler soruna bütünsel bakârak globalizmde uluslararası burjuvazinin, genel krizini çözüme ulaştırmak amacıyla işçi sınıfına ve emperyalizme bağımlı halklara bir saldırısını görürken, globalizmin birde milliyetçi tahlili ve buna bağlı olarak globalizme karşı milliyetçi bir politika gelişiyor. Bu yaklaşım en açık ifadesini, önce Cumhuriyet gazetesinde dizi olarak yayınlanan, daha sonra da kitap haline getirilen Emperyalizmin Yeni Masalı Küreselleşme başlıklı görüşmeler dizisinde fikirlerini açıklayan yazarların bazılarında (en belirgin biçimde de Cem Eroğul'da) buluyor.15
Globalizmin milliyetçi eleştirisinin teorik çerçevesi kısaca özetlenebilir. Buna göre küreselleşme emperyalizmin Türkiye gibi azgelişmiş, emperyalizme bağımlı ülkeleri bütünüyle teslim almak için geliştirdiği yeni bir yöneliştir. Mali sermayenin bütünüyle uluslararasılaştığı bu çağda emperyalist sermaye artık ulus devleti bütünüyle terk etmiştir. Öyleyse bundan böyle enternasyonalizm uluslararası burjuvazinin ideolojisidir. Yeni dönemin temel bir özelliği, sermaye ülkeden ülkeye serbestçe akârken, yani küreselleşirken, emeğin ulusal sınırlar içinde hapsolmasıdır. Dolayısıyla sermayenin terk ettiği ulus devlet artık işçi sınıfının sahip çıkması gereken bir mevzidir. işçi sınıfı enternasyonalizminin çağı kapanmıştır. Başka bir ifadeyle, işçi sınıfı sermayenin enternasyonalizmine karşı ulus devleti savunmalıdır.
Bu teori ve ondan hareketle geliştirilen politik çizgi bütünüyle yanlıştır. Bunu, teorinin her bir önermesini teker teker değerlendirme yoluyla ortaya koyalım.
Globalizm sadece emperyalist saldırı mı?
Türkiye'de küreselleşme ya da özelleştirme konularında son yıllarda sayısız panel ve konferans düzenlendi. Bunlardan hangisine giderseniz gidin, bir tür konuşmacıyı dinleme şansına mutlaka sahip olursunuz. Bu sözünü edeceğimiz tür, solcudur, küreselleşmeye karşıdır, emekçi halkın yanındadır. Ama nedense konuşmasının hiçbir yerinde Türkiye burjuvazisine ilişmez! Bütün oklarını IMF'ye, Amerika'ya, ÇUŞ'lara yöneltir. Küreselleşme onların "tezgahladığı" bir politikadır. (Bu tür konuşmacı emperyalizmi kafa kafaya vermiş Türkiye'nin aleyhine çalışmakta olan bir komplocular şürekası olarak gördüğü için hep "tezgahlama" fiilini kullanır.) Amaç bizim gibi ülkelerin ulusal bağımsızlığını yok etmektir. Sayın solcu, emek yanlısı aydınımız her şeyden dem vurur, bir tek bu politikanın Türkiye'deki uygulayıcı ve savunucularının Türkiye işçi sınıfına saldırısından söz etmez. Bu bir Türk-İş uzmanı ya da "demokrat" bir CHP milletvekili ya da ilerici (ve Kemalist) bir yazar olabilir. Ama "aklın yolu bir''dir: teori sanki bir merkezde hazırlanmış, ortak bir konuşma metni sanki konuşmacılar için tek bir metin yazarı tarafından kaleme alınmıştır!
Popüler düzeyde ifadesini böyle bulan küreselleşme açıklaması, teorik kılıklara da bürünüyor. Buna göre küreselleşme sermaye sınıfının "dünya çapında serbestçe at oynatmakta" olduğu anlamına gelir.16 Görüldüğü gibi, ilk bakışta teorik açıklama daha sofistike, daha "Marksist"tir. "Sermaye sınıfı'ndan söz edilmekte, yani sınıf tahlili yapılmaktadır. Ama tuhaf bir biçimde ".sermaye sınıfı'nın diyalektik karşıtı proletarya tahlile hiç girmez. "Sermaye sınıfı'nın karşıtı, bu sınıf (!) tahlilinde ulusal devletlerdir! Daha buradan bir tuhaflık sezmek mümkündür. Teorik ifadesiyle, sorun, sermaye kategorisinin bir sınıf ilişkisi çerçevesi içinde ele alınması yerine, sermayenin cisimleşmiş biçimlerinin birer fetiş olarak tabloya girmesinde ifadesini bulur. "Sermaye dünyadaki bütün engellerin kaldırılmasını istemektedir."17 Ne tür engellerin? Sermaye, işgücü piyasasında karşılaştığı engellerden (iş yasaları, sendikalar vb.), üretim sürecinde örgütlü işçi hareketinin yarattığı engellerden falan kurtulmayı düşünmez. Sermayenin bütün engeli ulusal devletlerdir. Çünkü sermaye fetiş biçimler halinde, meta, para ve üretken sermayenin akışı olarak düşünülmektedir. Kısacası, küreselleşme emperyalizmin azgelişmiş ülkelerin bağımsızlığına taarruzundan ibarettir.
Bu bakış açısının, içinde gerçek payı taşımakla birlikte son derecede dar, indirgemeci, tek boyutlu bir açı olduğunu söylemek bile gereksiz. "Küreselleşme" olarak sunulan bir hayali süreç aracılığıyla başlatılan genel taarruzun amacı, elbette sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıdır, burjuvazinin "serbestçe at oynatması"dır. Ama Eroğul'un dili yine semptomatiktir: "Sermaye dünyadaki bütün engellerin kaldırılmasını istemektedir." (Vurgu benim.) "Dünyadaki" sözcüğü, Eroğul'un sermayenin hareketini üretim ve dolaşım süreçlerinin çeşitliliği içinde bir bütün olarak değil, sadece coğrafi dolaşımı temelinde düşündüğünü ele veriyor. Gerçek "dünyada" sermayenin önündeki engeller arasında en önemlisi, azgelişmiş ülkelerin burjuva devletlerinin sınırları değil, hem azgelişmiş, hem emperyalist ülkelerin işçi sınıfının tarihsel kazanımlarıdır: çalışma yasalarıdır, sendikalardır, sosyal hizmetlerdir, emek sürecinde sermayenin kontrolünde açtığı gediklerdir, demokratik haklardır. Bunlar, "bağımsız Türkiye"den başka hiçbir §ey düşünemeyen EroğuFu ilgilendirmiyor ama uluslararası burjuvaziyi çok ilgilendirdiği, "sosyal devlet"e ve sendikalara karşı başlatılan taarruzdan, "esnek" işgücü piyasaları için açılan cihattan, "toplam kalite kontrolü" gibi tekniklerin uygulamaya konulmasından bellidir. Globalizmin bir yönü de, bu yöntemlerin uygulanabilmesi için, işçi sınıfının ulusal bölüklerinin karşısına öteki ülkelerin düşük ücreti ve işgücü maliyetiyle rekabeti, ÇUŞ'ların taleplerini, mali piyasaların ekonominin rekabet kapasitesine tepkisini sermayenin bir kırbacı gibi çıkârmasıdır. Öyleyse, globalizm sadece azgelişmiş ülke halklarına değil, emperyalist ülkelerinki de dahil olmak üzere, dünya işçi sınıfına karşı başlatılmış olan bütünsel taarruzun bir yönüdür.
Üçüncü dünyacı milliyetçilerin hoşuna gitmeyecek ama, bu genel taarruzda globalizmin ve yeni-liberalizmin esas hedefi, emperyalist ülkelerin işçi sınıfının örgütlü bölüklerinin gücünü kırmaktır. Dünya Bankası başkanı Wolfensohn, Banka'nın son raporunun dört temel tezinden birini Ön sözde şöyle özetliyor: "Üçüncüsü, birçok ülkede sosyal siyaset, yanlış bir yaklaşımla, iyi işlere sahip olanları, kırsal ve enformel sektörlerde çalışan işçiler ve işsizler aleyhine kayırmıştır (...) Başarılı sosyal siyaset, piyasa ile uyum içinde çalışan ve belirli işçi gruplarına en yoksul olanların aleyhine özel koruma ve ayrıcalıklar getirmekten kaçınan siyasettir."18 Burada örgütlü işçilerin yoksul işçilerle ve işsizlerle karşı karşıya getirilmesinin, Türkiye'de burjuva politikacılarının sık sık başvurdukları, en son da Çiller'in 1995 yazındaki grevler sırasında ortaya attığı, sendikalı işçinin göreli avantajlarının karşısına örgütsüz emekçinin yoksulluğunu çıkârtma taktiğinin bir ifadesi olduğu unutulmamalı. Raporun metni de uluslararası işçi sınıfının örgütlü ve sosyal haklar elde etmiş kesiminin kazanımlarının budanması tavsiyeleriyle doludur: "Hükümet politikası (...) geniş dışlanmışlar kitlesinin aleyhine az sayıdaki talihliye yardım etmekten kaçınmalıdır" vb. vb.19 Dünya işçi sınıfının en örgütlü, en korunmuş, sosyal haklara en fazla sahip bölüklerinin emperyalist ülkelerde yoğunlaştığı açıktır. Dolayısıyla, uluslararası burjuvazinin genel taarruzunun en önemli hedefi, örneğin emperyalizme bağımlı ülkelerin örgütlülük bakımından zaten son derecede zayıf olan kent yoksulları değil, bütün dünyanın ve en başta emperyalist ülkelerin örgütlü işçileridir. Çünkü eğer örgütlü işçi sınıfının direnci kırılabilir ve bu işçiler atomize edilebilirse, işçiler arasında rekabet, uluslararası proletaryanın bütün haklarını 20. yüzyılın sonunda insan aklının almayacağı sefalet düzeylerine çekebilecektir.
Globalizmin hedef tahtasında bütün dünyanın ve bu arada emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının da olduğu, aslında yaşanan somut mücadeleler tarafından da tekrar tekrar kanıtlanıyor. Bunun en arı örneği son yıllarda Avrupa Birliği ülkelerinin, tek paraya geçme amacıyla "Maastricht kriterleri" olarak bilinen ekonomik dengeleri (kamu borçlarının ulusal gelirin %60'ını geçmemesi, kamu sektörü borçlanma gereğinin iki yıl üst üste GSYİH'nın %3'ünü aşmaması) oturtabilmek amacının ardına sığınarak işçi sınıfının örgütlü ve korunaklı kesimlerinin kazanılmış haklarına karşı başlattığı saldırıdır. Avrupa Birliği'nin "küreselleşme"nin bir tapınağı olduğuna değinmiştim. İşte bu "küreselleşme" gereği, Alman, Fransız, İtalyan ve öteki ülkeler burjuvazisi tarafından dışsal ve yadsınamaz bir zorunluluk olarak gösteriliyor, ulusun ortak çıkarlarının kamu açıklarını kapatmak olduğu argümanı temelinde emeklilik, sağlık, eğitim vb. alanlarda yoğun bütçe kısıntılarına ve dolayısıyla hakların tırpanlanmasına gidiliyor. İşte "küreselleşme"nin (yani liberal bütünleşmenin) emperyalist ülkeler işçi sınıfına taarruzunun canlı örneği!
İşin acıklı ve gülünç yanı Cem Eroğul'un da 1995 Kasım ve Aralık aylarında Fransız işçilerinin hükümetin bu yoldaki girişimlerine karşı sokaklarda gösterdiği dirence atıf yapmasıdır. Acıklıdır çünkü Eroğul "Fransa'daki son olayları", '"çözüm her yerde demokrasidir" önermesinin bir kanıtı olarak sunuyor. Oysa Fransa olaylarında demokrasi ile ilgili hiçbir şey yoktur; o olaylar burjuva demokratik bir rejime zaten sahip olan bir ülkede doğrudan doğruya sınıf mücadelelerinin bir örneğidir. Gülünçtür çünkü Eroğul Fransa örneğinden şu dersi çıkarıyor: "Azgelişmiş ülkeler de, bunu başardıkları ölçüde, bu karanlıkların aydınlığa doğru evirilmemesi için hiçbir neden yoktur."20 Görüldüğü gibi bir sınıfın mücadelesinden çıkan ders bir ülke ile ilgilidir! Çünkü Eroğul'un esas derdi, bir ülkeyi savunmaktır. Bu ülkenin hangisi olduğunu birazdan göreceğiz.
Sermaye enternasyonalist mi?
Globalizmin milliyetçi eleştirisi, sermayenin bütün dünyada serbest hareket etmek amacıyla ulusal engelleri ortadan kaldırmak istemesinden hareketle, "'küreselleşme"yi sermayenin "enternasyonalist" bir yönelişi olarak yorumlar. Sermayenin ulus devletten artık hiçbir çıkarı kalmamıştır. Dolayısıyla, geçmişte işçi sınıfının amacı olan enternasyonalizmi şimdi sermaye benimsemiştir. Eroğul'un ifadesiyle, "yaşadığımız küreselleştirme olayı, bir kapitalist enternasyonal olarak tanımlanabilir (...) Bugün sermaye sınıfı, artık enternasyonalci olduğu için ulus dışı, vatan dışı hale gelmiştir."21
Her şeyden önce bir saptama yapmak gerekiyor: küreselleşmenin bu tür bir tanımı, globalizmin milliyetçi eleştirisinin küreselleşme teorisinin terimleriyle konuştuğunu, onun teorik çerçevesinin tutsağı olduğunu gösterir. Küreselleşmenin tanımı, belki globalistlerde olduğu kadar keskin bir çimde olmasa da, sermaye açısından ulus devletin bittiği iddiasına dayandırılır burada. Yani, milliyetçi eleştiri globalizmi ciddiye alır, yaşanan sürecin başlıca öz niteliği hakkında söylediklerini kabul eder, ondan sonra bunu eleştirel bir amaçla kullanır. Buradan ikinci bir saptama türer: milliyetçi eleştiri, küreselleşmenin ulus devletin, en azından sermaye açısından sonu anlamına geldiğini kabul etmekle, kapitalizmin yeni bir aşamaya girdiğini de teslim etmiş olur. Bu durumda "küreselleşme" diye anılar olgu ciddiye alınması gereken bir gerçek haline gelir. Milliyetçi eleştirinin küreselleşmeyi aynı zamanda uydurma, masal, efsane diye nitelemesi ("Emperyalizmin yeni masalı küreselleşme") bu durumda anlamsızlaşır Bu denli önemli bir farklılığa sahip bir dönem bir masal olamaz, bilimsel olarak tescil edilmesi gereken bir sıçrama olarak kabul edilmelidir. Gerçeğin böyle olmadığını, sermayenin ulusal devleti terk etmediğini, "küreselleşme" kavramının gerçekten ideolojik bir efsaneye tekabül ettiğini bu yazıda bir kez daha tekrarlamak gereksiz.
Ama sermayenin enternasyonalist olarak ilan edilmesinin en vahim yanı, küreselleşme ile enternasyonalizm arasına özdeşlik işareti koyan bu yaklaşımın ne birinin, ne de ötekinin gerçek içeriğini kavrayamamasıdır, Eroğul, enternasyonalizmin emperyalizmin bir yönelişi olduğunu söylüyor. Emperyalizmin en temel özelliği hiyerarşik, eşitsizlik dolu yapısıdır. Böyle hiyerarşik ve baskıcı bir yapıyı, ulus olgusunu yadsısa bile, nasıl "enternasyonalizm" olarak niteleyebiliriz? Bir emperyalist ülke bütün dünyayı fethetse ve ulusal sınırlan ilga etse, sömürgeciliğin bu uç örneğini de "enternasyonalizm" diye mi niteleyecek Eroğul? Aslında bu sorular boşuna sorulmuştur. Çünkü Eroğul, kendisi yadsısa da, koyu bir milliyetçidir ve dünyaya o gözlükle bakmaktadır. Zaten en büyük ironi de buradan doğar. Bütün tarih boyunca sadece Marksistlerin değil, birçok burjuva demokratının da ilerici bir proje, neredeyse güzel bir düş olarak düşündüğü enternasyonalizm, Eroğul için senaryonun kötü karakteridir! Ve o bunun farkında bile değildir.
Denklemin bir yanında enternasyonalizmin anlamsız bir tanımı varsa, öteki yanında küreselleşme diye anılan okulun, yani globalizmin doğası hakkında büyük bir kavrayış yokluğu yer alır. Küreselleşme, liberalizmin, dizginlenmemiş bir dünya piyasasının, sermayenin özgür hareketinin hüküm sürdüğü bir dünyada sermayelerin kıran kırana rekabeti, güçlünün ayakta kalması ülküsüdür. Böyle bir süreci özleyenler, aynı zamanda, "kendi" ülkelerinin bu kıran kırana rekabette üstte ve ayakta kalmasını hedeflemek zorundadırlar. Emperyalist globalizm yandaşları için bu, ulus karşıtlığı kılığına bürünmüş emperyalist bir milliyetçilik demektir. Milliyetçi eleştirinin mantığının sınırları içinden bakıldığında bile bu görülebilir: eğer globalizm emperyalizmin azgelişmiş ülkelerin bağımsızlığına bir saldırısı ise, ulusların eşit biçimde kaynaşması anlamına gelen enternasyonalizme karşıt biçimde, emperyalizmin üstünlüğünü pekiştirmeyi amaçlıyor demektir. Ezilenlerin korunma araçlarını ilga etmek isteyen, ezenleri savunuyor demektir. Yani globalizm emperyalist milliyetçiliktir.22
Ama sadece emperyalist milliyetçilik değil. Emperyalizme bağımlı ülkelerin globalistleri de bilinçli biçimde milliyetçilik yaparlar, ama bunun teorilerini altüst ettiğini ne fark ederler, ne de teslim ederler. Örneğin Türkiye'de globalistlerin politik söylemi hep "treni kaçırmama", hiç olmazsa en sondaki vagona kapağı atma benzetmeleriyle bezelidir. Dünya sisteminin belirli bir yönde hareket etmekte olduğu saptamasını yapar, Türkiye'nin de bu gidişata avantajlı biçimde katılmasını savunurlar. Hatta bazı tavsiyeleri yerine getirilirse, ülkenin köşeyi döneceğini iddia edenleri de vardır. Avrupa ile Gümrük Birliği'ni bu mantıkla savunurlar, kaliteli eğitimi ve yüksek teknolojiyi toplumsal ihtiyaçların daha iyi karşılanması için değil, Türkiye'nin rekabet şansını arttıracağı için isterler, İstanbul'u bir dünya kenti olarak nasıl "satacaklarını" tartışırlar. Bütün amaçları yeni sistem içinde Türkiye'nin iyi bir yer kapmasıdır. Türkiye iyi bir yer kaptığında, ya da Avrupa Birliği'ne girip "kendini kurtardığında", geri kalan onca yoksul ülkenin halklarının kaderinin ne olacağı onları ilgilendirmez. Bir vicdan sorunu olarak ilgilendirse bile, bir politik hedef olarak ilgilendirmez. İlgilendirseydi, daha baştan "Türkiye nasıl bir yağlı kemik kapar?" sorusu temelinde düşünmeye başlamazlardı. Bu yaklaşımın enternasyonalizmle bir nebze ilişkisi olamayacağı açık değil mi?
Bütün bunlar gösteriyor ki, globalist sermaye enternasyonalist değildir. Küreselleşme ideolojisi tebdili kıyafet etmiş bir milliyetçiliktir Globalizmin milliyetçi eleştirisi, kendi alter-egosuna hücum etmektedir! Açık milliyetçilik, milliyetçiliğin gizlenmiş olanını makbul saymamaktadır!
Emek ulusal mı?
Milliyetçi eleştiri, "küreselleşme" olarak adlandırdığı yeni dönemde
sermaye ile emeğin koşulları arasında köklü bir asimetri saptar. Sermaye dünya çapında serbestçe dolaşırken emek ulusal sınırlar içinde hapsolmuştur. Bu yüzden sermaye ulus devleti terk etmiştir, oysa işçi sınıfı ulusal olduğu için ulus devlete sahip çıkmalıdır.
Emeğin ya da işçi sınıfının ulusal olduğu tezi, biri örtülü, öteki açık biçimde ifade edilmiş iki varsayıma dayanır. Örtülü varsayım, tarihsel olarak, "ulusal" denen devletlerin sınırları içinde gerçekten tek bir ulusun yaşadığı, dolayısıyla bu "ulus devlet"lerin işçi sınıfının da ulusal olduğudur. En basit bir ufuk taraması, bu varsayımın gerçeklikten uzak, kof bir varsayım olduğunu ortaya koyar. Sömürgecilerin, ulus oluşumu yaşamamış toplumların tepesine, bazen birçok halkı bir araya getirme, bazen da aynı halkı tekrar tekrar bölme yoluyla kendi çıkarlarına uygun sınırlar çizerek sözde ulusal devletler oturttuğu Afrika ya da Ortadoğu'yu bir kenara bırakalım. İngiltere diye bildiğimiz Britanya'da üç (İrlandalıları da sayarsak dön) ulusun, ulus devletin tarihsel modeli Fransa'da ondan da fazla sayıda halkın yaşadığı nasıl bilinmez? Öyleyse daha erken aşamadan itibaren "ulus devlet"in sınırları içinde yaşayan işçi sınıfları "ulusal" değil çokuluslu bir nitelik taşır.
Ama "küreselleşme" tartışması açısından bundan daha da önemli olan. bazı yazarların açıkça ifade ettiği öteki varsayımdır. Buna göre, emek ulusal sınırlar içinde hapsolmuştur, uluslararası akışkanlığı yoktur. Bu varsayım da yanlıştır ve dünya sisteminin temel bir özelliğini bütünüyle görmezlikten gelir. Dünya çapında işgücü göçü sonucunda, her ülkenin işçi sınıfı tarihsel nedenlerin ötesinde, kapitalizmin güncel mekanizmalarının işleyişi sonucunda her geçen gün daha çokuluslu hale gelmektedir.
Uluslararası işgücü akımının meta, para ve sermaye akımlarından daha yavaş büyüdüğü gerçektir.23 Bunun nedenine birazdan değineceğiz. Ama temponun göreli olarak daha düşük olması, işgücü göçünün elle tutulur etkiler yaratan bir olgu olmadığı anlamına gelmez.
"Göreli olarak" diyoruz çünkü 20. yüzyılda, özellikle de II. Dünya Savaşı'ndan sonra bütün dünyada işgücü göçü daha önceki çağlara göre büyük bir atılım yapmıştır.24 Örnek olarak Amerika kıtasına göçleri alalım. 1500 ile 1850 yılları arasında, yani 350 yıl boyunca bu kıtaya 9,5 milyon köle getirilmiştir. 1845 ile 1914 arasında "Büyük Göç" olarak anılan dalga çerçevesinde bütün Amerika kıtasına toplam 41 milyon insan göç etmiştir. Yıl başına göçmen sayısı yaklaşık 600 bindir. 1988-93 arasında ise salt ABD'ye göç miktarı yılda 600 bin kişidir.25 Bugün ABD'nin siyahi nüfusu 24 milyondur; buna karşılık son yılların göçüyle şişen Latin Amerika kökenli "Latino" nüfus, tarihte ilk kez siyahilere yaklaşarak 22 milyonu bulmuştur. Üstelik bu sayılar ülkeye yasadışı yollardan girenleri doğal olarak kapsamaz. ABD işçi sınıfı giderek artan ölçüde, beyaz ve siyah Amerikalıların yanı sıra, Latino'lardan, Vietnamlılardan, Kamboçlardan, Korelilerden, Ukraynalılardan ve dünyanın bütün halklarından oluşan çokuluslu bir işçi sınıfı haline gelmektedir.
Batı Avrupa'nın ana ülkelerinde de işçi sınıfının on yıllardır çokuluslu bir nitelik kazandığı kimse için bir sır değildir. Britanya adasının üç tarihsel ulusuna son yarım yüzyılda Hindistan, Pakistan, Karayipler, Kıbrıs, Afrika ve başka yerlerden milyonlarca emekçi katılmıştır. Fransa'da Kuzey Afrikalılar, İspanyollar ve Portekizlilerin oluşturduğu büyük grupların yanı sıra sayısız ulustan küçük topluluklar yaşamaktadır. Hitler'in Yahudileri soykırıma uğratmasından sonra arı bir Ari ırka en yakın etnik profili çizen (ve geleneksel olarak Anayasasında vatandaşlığı kan bağı koşuluna bağlayan) Almanya'da günümüzde Türk, Kürt, İtalyan, Sırp, Hırvat, Sloven iççilerin yanı sıra, çözülen Doğu Avrupa'dan artan sayıda işçi çalışıyor, yaşıyor. Bir zamanlar pek az göç alan İtalya ve İspanya bile şimdi Kuzey Afrika'dan sonra kara Afrika'dan da büyüyen bir göçmen işçi akınıyla karşı karşıya.
Günümüzde göç akımları sadece azgelişmiş ülkelerden emperyalist ülkelere doğru değil, azgelişmişler arasında ve (sön yıllarda) çözülen işçi devletlerine doğru da gerçekleşiyor. Göçlerin neredeyse yarısı azgelişmiş ülkeler arasındadır. Güney Asyalılar, hızla sanayileşen Doğu Asya ülkelerine ve Ortadoğu'nun petrol şeyhliklerine ve krallıklarına, Afrika'nın daha yoksul ülkelerinin vatandaşları göreli olarak daha iyi durumdaki ülkelere göç etmektedir.26 Bugün Türkiye'de işçi sınıfı, tarihinde ilk kez TC sınırları dışından gelen işçilerin (Romanyalı, Rus, Gürcü, Afrikalı vb.) rekabeti ile karşı karşıyadır.
Kısacası, milliyetçi eleştiri sorunu yanlış terimlerle ifade eder. Günümüzde, sermayenin dünya çapında dolaşmasına karşılık emeğin ulusal sınırlara hapsolduğu tezi doğru değildir. Uluslararası işgücü akışkanlığı vardır, ancak uluslararası burjuvazi sermaye akımlarını serbestleştirir, bunları teşvik ederken, işgücü akımının önünü kesmek için gittikçe daha sıkı tedbirler almaktadır. Asimetri politikadadır, kendiliğinden süreçler düzeyine ait değildir. Bu politika göç eğilimini zayıflatabilir, ama göç yine de vardır, devam etmektedir. Bunu saptamak, göçün etkilerini araştırmanın ve sermayeye karşı işçi sınıfı politikasını bu etkiler temelinde oluşturmanın olanağını yaratır.
Bu yoğun işçi göçünün hem göç alan, hem de göç veren ülkelerin ekonomik, politik ve kültürel hayatı üzerinde güçlü etkileri var. Ekonomik açıdan göç veren ülkeler açısından en önemli faktör işçi dövizleri. Bazı ülkelerde işçi dövizleri ekonominin dış dünya ile ilişkisinde en önemli akımı oluşturuyor: uç bir örnek verecek olursak, 1980 yılında iç savaş döneminde, Lübnan'ın ulusal gelirinin % 50'si göçmen iççilerin ülkelerine yolladığı dövizlerden oluşuyordu!
Ama iççi sınıfının "ulusallığı" tartışması açısından çok daha dikkatle bakılması gereken yer göç alan ülkelerdeki durum. Ekonomik açıdan. göçmen iççiler, toplam nüfus içinde düşük bir paya sahip olsalar bile, vasıfsız işgücü piyasasında önemli bir yer tutuyorlar. Örneğin. ABD'de 12 yıldan az eğitim görmüş işçilerin dörtte biri ülke dışında doğmuş işçilerden oluşuyor! Bu durumda Amerikalı ve yabancı işçiler arasındaki rekabetin sermayeye büyük bir avantaj sağlayacağı açıktır. Hele sermayenin göç akımlarına getirdiği yasağın ürünü olan yasadışı göçmen statüsündeki kaçak işçileri göz önüne alırsanız bu daha da belirgin hale gelir. Bir fikir edinmek için günümüzde ABD'de en az 4 milyon işçinin kaçak işçi konumunda bulunduğunu kaydedelim. Bu sayı Avrupa için 3 milyon olarak tahmin ediliyor. Öyleyse, işçi sınıfının bütünsel çıkarları açısından bölünme ve rekabet gerçeğini göz önüne alan ve iki tarafın dayanışmasını geliştirmeye çalışan politikalar izlemek yaşamsal bir önem kazanır. Ama eğer globalizmin milliyetçi eleştirmenleri gibi, işçi sınıfının ulusallığını savunursanız, bu tür sorunlar görüş alanınıza giremez dahi!
Politik açıdan bakıldığında, göçmen işçi sorunu günümüzde emperyalist ülkelerde gündemin en önemli maddelerinden biri. Neo-Nazi hareketlerin Avrupa'nın sayısız ülkesinde son onbeş yıldır kaydettiği belirgin yükselişin ardındaki önemli kozlardan biri, yerli işçilerin saflarında önemli oranda insanın göçmenlere karşı pompalanan ırkçı önyargılara kapılmış olması. Bu durumda işçi sınıfının ulusal devlete sahip çıkmasını savunmak, ırkçı, neo-Nazi politikalara sahip çıkmasını savunmaktan başka bir anlama gelmez!
Elbette, başka her türlü akımın serbestleştiği bir çağda işgücünün serbest dolaşımını da savunmak gerekir. Ama çok dikkatli bir politik çerçeve içinde. Eğer globalizmin milliyetçi eleştirisi gibi bir yandan da ulusal devleti savunursanız, işgücünün serbest dolaşımı olsa olsa göç alan ülkelerin çokuluslu işçi sınıfının ulusal temelde bölünerek sermaye karşısında zayıflamasına yol açar. Çünkü göç hareketlerinin yoğunlaşması, aslında globalizme aykırı değildir.27 Emperyalist ülkelerin göç politikalarını sıkılaştırmalarının ardında, bir yandan kaçak işçi statüsünün o ülkelerin sermayesini daha avantajlı bir konuma kavuşturması, bir yandan da emperyalist hükümetlerin kendi ışçi sınıflarının bir bölümünde varolan korporatist ve ırkçı önyargıları okşayarak iktidarlarını sağlamlaştırma arzusu yatıyor. Tabii buradaki çelişki açık olmalı: eğer kaçak işçi statüsü emperyalist ülkenin sermayesine yerli işçinin de ücretini rekabet aracılığıyla etkileyecek bir avantaj sağlıyorsa, korporatist tepkiler nihai olarak bu politikaları savunan işçilerin aleyhine etki yaratıyor demektir!
İççi göçü, serbestleştiği durumda bile, sınıf örgütlerinin ne tür politika izlediğinden bağımsız olarak otomatik biçimde işçi sınıfı için olumlu sonuçlar yaratmaz. Farklı ulusların işçilerin arasındaki rekabet ve bölünme ortadan kaldırılamadığı zaman işgücü akımı tam tersine sermaye için ideal bir"böl ve yönel" olanağı doğurur. Fabrikada sermayenin, çeşitli uluslardan işçileri ayrı türden görevlerde uzmanlaştırarak katmanlaştırdığı, örneğin bir Fransız fabrikasında siyah Afrikalı işçileri en alta, Türk işçileri bir üst kalmana, Fransızca bilen ve Fransız kültürüyle daha içli dışlı olan Magripli Arap işçiyi onun üstüne yerleştirdiği, Fransız işçilere ise en vasıflı ve en zahmetsiz işleri vererek, bütün katmanları birbirine karşı oynadığı durumlar "vakayı adiye"dendir.
Ürelim sürecinde böl ve yönet politikasının işçilerin direncini zayıflatmasının yanı sıra, farklı Uluslardan işçiler arasında dayanışmayı sağlayacak özel bir politikanın yokluğunda, rekabet işgücü piyasasında da her iki tarafın aleyhine, elbette sermayenin lehine işler. Bu açıdan bakıldığında, globalizmin milliyetçi eleştirmenlerinin sandığının aksine, işçi göçü günümüzde ekonomik mekanizmalarda ciddi etkiler yaratmaktadır. Üstelik bu etkiler hiç de olumlu olmayabilir Dünya Bankası'na kulak verelim:
ABD ve Avrupa'da göçmenlerin iş gücü piyasasının vasıfsız bölümü üzerinde yarattığı basınç. bu ülkelerin gelişmekte olan ülkelerle ticaretinin doğurduğu basınçla karşılaştırılabilir düzeydedir: göçmen iççiler toplam iş gücünü yaklaşık % 5 oranında büyütürler ve esas olarak vasıfsız iççileri etkilerler (...) bazı araştırmalar ABD'de son iki on yıl süresince ücret eşitsizliğinin % 30 artmış olmasının göç temelinde açıklanabileceğini hesaplamışlardır. Üstelik göçün etkileri ticaretinkinden daha büyük bir güç taşır. çünkü göçmenler, onlar olmasaydı (uluslararası) ticaret dolayısıyla işinden olan işçilerin sığınabileceği, ticarete konu olmayan sektörlere girebilirler. 28
Kısacası, gerek ülke içinde, gerekse uluslararası planda işçi örgütleri enternasyonalist bir politika uygulamadıkça, işçi göçünün serbest bırakılması, bugün farklı halklardan işçiler arasında zaten varolan rekabeti keskinleştirmekten başka sonuç vermez. Buna karşılık doğru enternasyonalist politikalar izlenmedikçe, işgücü göçünün yokluğunda da, uluslararası ticaret ve sermaye akımları aracılığıyla burjuvazi farklı ülkelerin işçilerini karşı karşıya getirebilir, getirmektedir. İşgücünün serbest dolaşımı, elbette savunulmalıdır. Ama çok uluslu bir işçi sınıfının sorunlarını ve ihtiyaçlarını göz önüne alan enternasyonalist bir politikayla. Yoksa milliyetçi bir politika ile işgücünün serbest dolaşımı işçi sınıfının elinde patlayacak bir bombaya benzer!
İşçi sınıfı, ulusal devlet, enternasyonalizm
Globalizmin milliyetçi eleştirisinin sermayeyi enternasyonalist ilan ettiğini gördük. Madalyonun ters yüzünde, sermayenin terk ettiği ulus devletin işçi sınıfı ve emekçiler tarafından sahiplenilmesi önerisi yatar. "Bugün emekçiler, her ülkede artık ulusal sınırların, yani ulus devletin baş taşıyıcı(sı) haline gelmişlerdir."29 Milliyetçi eleştirinin politik özü tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bütün teori bu sonucu hazırladığı için anlamlıdır.
Bu öneriye karşı ilk sorulacak soru, sahip çıkılacak devletin nasıl bir devlet olduğu sorusu olacaktır elbette. Bir kere, bugüne kadar görebildiğim kadarıyla, globalizmin milliyetçi eleştirmenlerinden hiçbiri sahip çıkılacak devletin sınıf karakteri konusunda ne en ufak bir soru sorar, ne en ufak bir öneri yapar. Baş vurdukları tek niteleme sosyal demokrat denen solda her türlü demagogun her tür anlama kullandığı, çiğnendikçe elastikiyet katsayısı artmış "demokratikleşme" kavramıdır. Bu nokta ile ilgili olarak Eroğul ile yapılan görüşme çok öğreticidir. Kısa bir bölümü aktaralım:
Eroğul: ...dünya çapındaki bir saldırıya. bir boğma hareketine, ancak ulu
sal devletlerle karşı çıkılabilir.
Kansu: Yani, halkın, kamunun örgütü olan devleti mi kastediyorsunuz?
Eroğııl: Tabii, kamunun örgütü. Ancak kamunun örgütü olması için ulusal devletin nasıl olması lazımdır? Gerçekten yığınların devleti olacaksa, bu devle
tin demokratik olması gerekir.30
Kamunun devleti! Bütün görüşme boyunca "sınıfsal temel"den söz eden Eroğul burada Marksist devlet teorisine gerçekten önemli bir "katkı" yapıyor'. Böylece, hiçbir şey açıklama kapasitesi olmayan, baş erdemi devletin sınıf karakteri sorununun üzerini örtmek olan bu formülle birlikte, Eroğul'un demokratik bir burjuva devletini çözüm olarak gördüğünü anlıyoruz.
Ama iş burada bitmiyor. Eroğul'un "demokratik" devletten ne anladığını daha sonra keşfeden okuyucu, kendini "demokratik" devleti öpüp de baçına koyacak gibi hissedebilir. Eroğul'un gerçek amacının neyi savunmak olduğunu görüşmenin bir başka bölümünden anlıyoruz. Görüşmeci Kansu, Eroğul ile aynı düşünce okulundan, ama yine de sormak zorunda kalıyor: ''Sizin aktarmaya çalıştığınız devlet yapısının, 1982 Anayasası'nda ruhunu bulan 'güçlü devlet' ile farkı var değil mi?" Görüşmeci, "solcu Eroğul'un 12 Eylül' de aynı şeyleri savunduğu konusunda bir korkuya kapılıyor! Korku boşuna değil. Eroğul'ıın cevabını dikkatle izleyelim:
Bir devlet ne kadar demokratik olursa o kadar güçlü olur. Onun için solcular güçlü devletten yanadırlar. Devleti illa da düşman gören eski anlayış (Marksizmi kastediyor - SS) çok yanıltıcıydı. Solcuysan, devleti, güçlü devleti savunmak zorundasın (...) Yurtlaş devlete ne kadar sahip çıkarsa, devlet ne kadar yurttaşın kendisi haline gelirse, hatta yurttaş devletin klasik baskıcı güçleriyle bile ne kadar içli dışlı olursa; yurttaş orduyla, polisle ne ölçüde özdeşleşirse; halk, bunlara ne denli egemen olursa, devlet o denli demokratik, dolayısıyla da güçlü olur.31
Bu görüşleri eleştirmeye tenezzül etmeyi Sınıf Bilinci okurlarına saygısızlık olarak görürüm. Sadece bir saptama yapalım: Bu fikirleriyle Eroğul devletin sınıf doğasını sorgulamamakla, demokratik devlet yutturmacasını savunmakla kalmamaktadır; savunduğu görüşler faşizandır. Bunun bir nedeni olmalı. Eski bir Marksist, ilericilik adına böyle görüşleri savunabiliyorsa bir nedeni olmalı. Bu nedeni keşfetmek zor değil. Eroğul'a göre emperyalizm, küreselleşme saldırısıyla, "Türkiye'de ulus devletin dibini oymak" amacıyla Kürt harekelini kışkırtmaktadır. Eroğul bunu kapalı biçimde "azınlık yaratma çabası" olarak anar ama gönderinin neye olduğu açıktır.32 "Güçlü devlet" düşkünlüğü buradan kaynaklanmakladır. ironi o kadar büyüktür ki, Eroğul kendisi ulusal devleti neredeyse bir fetiş mertebesine yükseltirken, milliyetçiliği de "gerici bir karşı çıkış'" olarak niteliyor. Eğer bir kafa kârışıklığının ifadesi değilse, bu, Kürtlerin milliyetçiliğine karşı çıkıp Türk milliyetçiliğini anti-emperyalizm kılığında savunmaktan başka bir şey değildir.
Burada Türkiye politikasının bugünkü saflaşmasında, Kemalizmin Kürt sorunu konusunda faşizm ile birleşebileceği bir kez daha ortaya çıkıyor. Eklemek gerekir mi? Globalizmin milliyetçi eleştirisine katkıda bulunan herkes elbette Eroğul'un bu görüşlerine katılmayacaktır Ama Eroğul'un tavrı, bu teorinin bugün, bu ülkede, somut olarak ne anlama geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Eroğul bir birey olarak önemli olmayabilir. Ama bu görüşlerin Mümtaz Soysal, Bülent Ecevit, hatta Doğu Perinçek gibilerince işçi hareketine propaganda aracılığıyla yayılması tek bir anlama gelir: Kürt halkını ezmenin ilerici bir makyajla gerekçelenmesi. Bu yüzden '"bağımsız Türkiye" şiarı bugün, bütün anti-emperyalist görünümüne rağmen, ilerici bir işlev göremez. Türk-İş bürokrasisinin özelleştirme ve yeni-liberalizm karşısındaki tavrını, "IMF'ye hayır! Bağımsız Türkiye!" şiarıyla özetlemesi33 tam da yeni-liberal politikaların sorumluluğunu "yabancılar'"a yükleyerek devleti aklamak niyetiyle oluşturulmuştur; bürokrasinin Kürt sorununda devletin yanında duracağı güvencesini uluorta ilan eder bu şiar.
Elbette, ulusallararası sermayenin dizginsiz bir hareket kabiliyeti elde etme çabası karşısında, işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarını korumayı hedefleyen bir politika devleti kullanarak ekonomik gelişmeye bilinçli bir yön vermeye çalışacaktır. Bu yönlendirme çabası, seçmeci bir korumacılık, dış ticarette devlet tekeli, konvertibilitenin reddi, kambiyo kontrollerinin yeniden tesisi, fınans sisteminin kamulaştırılması yoluyla uluslararası finans akımları üzerinde belirli bir kontrol, doğrudan yabancı yatırımları zapturapt altına alma gibi, bugün globalizmin "çağdışı', "Üçüncü Dünyacı", "dinozor" gibi sıfatlarla andığı geçiş tedbirlerini de içerecektir. Tartışılan sorun bu değildir. Sorun bu devletin kimin devleti olacağıdır, devletin sınıf karakteridir. Eğer dış dünyaya karşı korumacı tedbirler bir burjuva iktidarınca alınacaksa, bu yukarıda tartışılan depresyon ve dünya ekonomisinin bölünmesi olasılığında, emekçi sınıflara ağır bir saldırıyı da içeren bir genel milliyetçiliğin çerçevesi içinde olacaktır muhtemelen. Eğer bir işçi-emekçi iktidarı sözkonusuysa, o zaman bu iktidarın, geçici olarak ulusal devletin sağladığı olanakları kullanmakla birlikte, ufkunu neden ulusal devletin savunusuyla sınırlayacağını, neden enternasyonalist bir politika izlemeyeceğini anlamak mümkün değildir Eroğul'un elbette bu konuda da fikirleri var. Bugün sermayenin enternasyonalizmi yükselirken, enternasyonalizmin "19. yüzyılın ikinci yarısında" işçi sınıfının politikası olmuş olmasını "tarihin bir cilvesi" olarak niteliyor. İşçi sınıfının bu çabası II. Dünya Savaşı sonrasında noktalanmış. "Ondan sonra bu ülkü, bir boş düş haline geldi. Buna karşılık, bu yöndeki ülküyü, sermaye sınıfı sahiplendi."34
Burjuvazinin "boş düş"leri kolay kolay benimsemeyecek kadar deneyimli ve birikimli bir sınıf olduğunu, bir "ülkünün serseri mayın gibi kimin eline düşerse kolaylıkla onun olabilmesini beklemenin gülünç olduğunu hatırlatıp geçelim. Şimdi konumuz, sermayenin enternasyonalizmi değil. Böyle bir şeyin olmadığını, bu konuda "boş düş" görenin Eroğul olduğunu yukarıda gösterdik. Biz işçi sınıfı enternasyonalizmi üzerinde duralım ve bazı sorular soralım. Eğer proleter enternasyonalizmi II. Dünya Savaşı'ndan sonra bir boş düş "haline geldi" ise, bundan ne anlamalıyız? O aşamadan önce bu "ülkü" gerçekçi ve anlamlı bir şey miydi? Öyleyse II. Dünya savaşı sonunda dünya sisteminde ve sınıf ilişkilerinde değişen neydi? Bir an, Eroğul'un bugünün dünyasında sermayenin ulusal devleti terk ettiği tezini doğru kabul etsek bile, bu herhalde III. Enternasyonalin Stalin tarafından tasfiye edildiği 1943 yılında (ya da 1953, 1963, 1973 yıllarında) doğru değildi. O zaman enternasyonalizm neden o aşamada bir "boş düş'' haline geldi?
Bu bizi bir başka soruya getiriyor: eğer 1943'de nesnel koşullarda daha önce geçerli olan enternasyonalist perspektifi anlamsız hale getiren bir değişim yaşanmadıysa, bir işçi Enternasyonali inşası yolundaki çabalar o dönemde neden '"noktalandı"? Bu konuda susarak işçi sınıfı için bir hayat memat meselesi olan "enternasyonalizm mi, milliyetçilik mi" sorusuna cevap vermek mümkün değil! Eroğul işçi hareketini, önerdiği milliyetçi politikaya ikna etmek istiyorsa, proleter enternasyonalizminin neden sosyalist hareketin büyük bir bölümünün gündeminden çıktığını açıklamak zorundadır.
Biz ona kısa bir hatırlatma yapalım. III. Enternasyonali tasfiye eden Stalinizm, Sovyetler Birliği'nde siyasal iktidarı kontrol altına alarak kendine özgü sosyo-ekonomik çıkarlarını koruyan bürokrasinin politikasıdır. Bu politika dünya devriminden veba gibi korktuğu için Lenin'in kurduğu Komünist Enternasyonali tasfiye etmiş, bir daha da böyle bir örgütün kurulmasına izin vermemiştir. 20. yüzyılın sonunda ulaştığımız nokta, 1989 ve 1991, bürokrasinin bu politikasının sosyalizme karşı işlenmiş bir cinayet olduğunu açıkça ortaya koyduktan, emperyalizme karşı bir savunma yöntemi olarak ulusal devleti kullanma dışında milliyetçiliğin hem burjuva, hem de işçi versiyonlarıyla tam bir çıkmaz olduğunu kanıtladıktan sonra35, Eroğul'un hala Stalinizmin Komünist Enternasyonali tasfiye etmesini olağan ve haklı gösterilebilir bir gelişme gibi sunması en basitinden kolaycılıktır. Eroğul'un fikir dünyasında nihayet ilginç bir nokta yakalıyoruz: burjuva ulusal devleti yücelten bir burjuva Stalinizmi ile karşı karşıyayız! Her durumda, burada yapılan açıklamayı beğenmeyen, kendi açıklamasını yapmak zorundadır: enternasyonalizm neden işçi sınıfının gündeminden çıktı?
İşçi sınıfının kurtuluşu ancak enternasyonalist bir politika ile mümkündür. Emperyalist kapitalizmin dünyayı çok daha az bütünleştirmiş olduğu bir aşamada dahi milli komünizm başarısızlığa uğramaya mahkumdu. Bugün üretici güçlerin artık vatanı bile yoktur: bir uydunun mülkiyet kategorileri dışında herhangi bir ülkenin sınırlan içinde düşünülmesi mümkün müdür? Marksist emperyalizm teorisyenlerinin üretici güçlerin gelişmesinin ulusal sınırların ötesine taştığı saptaması ancak bu kadar çarpıcı bir biçimde doğrulanabilirdi! Ama bu saptamanın politik karşılığı, sadece burjuva milliyetçiliğinin değil, aynı zamanda milli komünizmin reddi ve dünya devriminin sosyalist programın belkemiği haline getirilmesidir.
7. Bir doktrinere cevap
Sol içinde son derecede yaygın olan milliyetçi globalizm eleştirisinin gözden geçirilmesinden sonra, son dönemde globalizm konusunda bana yöneltilmiş olan bir eleştiriye cevap vermek mümkün hale geliyor. Orhan Dilber imzasını taşıyan bu tuhaf eleştiri, 1992'den bu yana globalizme sert eleştiriler yöneltmekte olan Sungur Savran'ı, globalizmle aynı zeminde yer almakla suçkıyor.36 Yine bu tuhaf yazıda, Dilber, bütün yazı boyunca karşısına alacağı hasmının uzun ve ayrıntılı globalizm tanımını, bazen neredeyse kelimesi kelimesine kullanıyor ve kaynak gösterme zahmetine bile katlanmıyor (s. 12S). Bu durumda ben globalizm ile aynı zemini paylaşıyorsam, globalizmi tanımlayış tarzlarımızın nasıl çakıştığını anlamak elbette mümkün olmuyor! Aynı şey Dilber'in eleştirisinin hemen hemen bütün dayanakları için söz konusu: Savran'ı eleştiriyor...ve sonra kendisi aynı şeyi söylüyor! Elbette farklılıklarımız da var. Ama beni burada ilgilendiren Dilber'in başka fikirleri değil. Amacım Dilber'in belirli bir amaca uygun olarak imal ettiği eleştirileri mümkün olduğu kadar kısaca cevaplamak. Satırbaşlarıyla görelim.
• Dilber'e göre Savran küreselleşme ile aynı zemini paylaşıyor, çünkü küreselleşme teorisinin yoğun biçimde vurguladığı kapitalist bütünleşmeyi, Marx'ın öngörülerinin doğrulanması olarak görüyor. Onbirinci Tez'de globalizmin eleştirisini yapan yazıya Komünist Manifesto'dan bir alıntı ile girdiğim doğrudur. Bunun nedenine bu altbölümün sonunda değineceğim çünkü bu, Dilber'le aramızdaki tartışmanın püf noktasını oluşturuyor. Burada şunu söylemekle yetineyim: elbette küreselleşme ideolojisi, Marx'ın ta 1848'de öngördüğü kapitalist dünyanın bütünleşmesi sürecine değindiği için bir gerçekliği çarpık ve tek yanlı biçimde ifade ediyor. Dilber, benim, bugün varılan aşamanın Marx'ın öngörülerinin doğrulanması olarak görülebileceği fikrime itiraz ediyor .. ve sonra kendisi aynı şeyleri söylüyor! Birincisi, bütün genel argümanı (bk. s. 133-34) kapitalizmin bir ''dış müdahale"ye (proleter devrimi) uğramadığı takdirde bugünkü yapısına kavuşmasının olağan olduğu, Ekim devriminin çözülmesiyle kapitalizmin kendi yasalarının gerektirdiği olağan gelişme mecrasına döndüğü fikri üzerinde yükseliyor. Böylece, bugünkü durumun kapitalizmin mantığının serpilip gelişmesinin, yani Marx'ın öngörülerinin doğrulanmasının sonucu olduğunu itiraf ediyor. ikincisi, ve daha vahimi, bende eleştirdiği fikri kendisi daha sonra açık açık söylüyor: "'Globalist' tasvirlerin Marks'ın veya başkalarının somut durum hakkındaki tasvirleriyle örtüşmesi pek tabiidir. Çünkü globalizm aynı gerçekliği ayrı bir sınıfsal konumdan görüp ifade eden burjuva ideolojisini ifade etmektedir; doğru ya da yanlış olmaktan çok. ideolojik bir bakış açısıdır." ( s. 166) Bu benim söylediğimin kötü bir kopyasıdır. Kötü, çünkü ben "doğru ya da yanlış" demiyorum, açıkça globalizmin tasviri ideolojik ve yanlıştır diyorum!
• Bu eleştirinin bir uzantısı olarak Dilber, Marx'ın Manifesto'da bir öngörüde bulunmadığını, o gün varolan durumu tasvir ettiğini ileri sürüyor. (s. 158) Ayrıca, Savran'ı bundan dolayı, burjuva ideologlarının Marx'ın Manifesto'da yazdıklarının o zaman geçerli olmadığı yolundaki fikirlerine de katılmakla suçluyor. (159) Bu sonuncusunu geçelim. Burjuva ideologları Marx'ın fikirlerinin o gün geçerli olsa bile bugün geçersizleştiğini söylerler genellikle. Bu özgül konuda da böyle fikirler yaymaya çalışan burjuva ideologuna ben rastlamadım. Dilber, eğer bugüne kadar herhangi bir burjuva ideologunun bu yönde fikirlerini okuduysa alıntıyla göstersin, o zaman cevap veririm. Asıl önemli olan ilk eleştiri, çünkü bu nokta Dilber'in nasıl bir Marksizm anlayışına sahip olduğunu çıplak biçimde ortaya koyuyor.
Önce bir meseleyi açıklığa kavuşturalım. Marx Manifesto'dan hem benim yazıma, ham de Dilber'in yazısına alınmış olan bölümde, tamamlanmış bir süreci anlatmıyor. Sürmekte olan, bir eğilim olarak hep gelişen bir süreci tasvir ediyor. Başka hiçbir şeye gerek yok,bu metinsel olarak bile kanıtlanabilir: Marx açıkça "Nicedir süregelen ulusal sanayiler yıkılmıştır ya da günden güne yıkılmaktadır" diyor (vurgu benim). Dilber gibi fütürolojiyle ilgilenmediği için de (buna aşağıda döneceğiz) sürecin ne zaman tamamlanacağı konusunda bir şey söylemiyor. Ben de Marx'ın "sermayenin dünya ekonomisini bütünleştirerek ulusal bölünmelerin maddi temelini ortadan kaldırdığını daha bu sürecin tamamlanmadığı bir aşamada" saptamış olduğunu belirtiyorum.37 Henüz başlamamış, geleceğe ilişkin bir süreçten söz etliğini söylemiyorum.
Bu metin analizinden çok daha önemli olan, Dilber'in ısrarının anlamı ya da anlamsızlığı. Dilber'in Marx'ın neredeyse bilmiş bir ampirik süreci tasvir etmekte olduğu yolundaki iddiası, kapitalizmin dünya ekonomisini daha 1848'de tamamen bütünleştirdiği anlamına gelir. Bu ise bütünüyle yanlıştır. Marx Manifesto'da sadece dolaşımın uluslararasılaşmasından söz ediyor. Bunu sermayenin ''ürünleri için durmadan büyüyen bir pazara duyduğu ihtiyaç" konusunda söylediklerinden de, "dünya pazarını sömürme" temasından da, Çin setlerini "burjuvazinin mallarının ucuz fiyatları"nın yıkmasından da görebilirsiniz. Burada Marx'ın sözünü ettiği bütünleştirici mekanizmaların hepsi uluslararası ticaret ile ilgilidir. Oysa bugün olgunlaşan eğilim üretimin uluslarasılaşmasıdır. Bu noktaya eleştirilen yazıda da açıkça değinmiştim.38 Dilber bana kulak vermeye hazır olmayabilir; her şeyin Marx döneminde olup bitmiş olduğunda ısrarlı ise, o zaman emperyalizm aşamasının neden kapitalizmin tarihinde özgül bir aşama olarak tanımlandığını düşünsün. Emperyalizmin tanımlayıcı öğelerinden biri sermaye ihracıdır: yani üretimin uluslararasılaşması!
Bülün bunlar aslında Dilber'in Marksizme yaklaşım tarzının somut bir göstergesidir. Düşünün. globalizme. yani doğrudan doğruya günümüze ilişkin 50 sayfayı açkın bir yazı yazıyorsunuz; polemik konusu yapılan bir iki yazı (ve bir iki başka makale) dışında, bütün referanslarınız Marksizmin klasiklerine! İçinde yaşadığımız dünyanın somut maddi gerçekliği üzerine hiçbir veri kullanmıyorsunuz, üstelik bu dünyanın özelliklerinin 1848'de tamamlanmış olduğunu iddia ediyorsunuz! Kısacası, 21. Yüz yılın eşiğindeki dünya hakkındaki saptamalarınızı Marxın yapıtının lafzından hareketle yapıyorsunuz! Bu durumda elbette yazınızın başlığını. "hatır la(t)malar" diye atarsınız. Globalizm gibi yeni bir ideolojiyi "hatırla(t)ma lar" yoluyla tahlil edersiniz. Bu, ne kendi döneminde yayınlanmış bütün ekonomi politik yapıtlarını ve kim tarafından yayınlanmış olursa olsun bütün ekonomik belgeleri okuyan Marx'ın, ne kendi döneminin dünya kapitalist ekonomisinin somut verilerini aylarca inceleyen ve emperyalizm teorisini (elbette Marx'ın saptadığı kapitalizmin hareket yasalarından yola çıkarak) bu veriler üzerine yerleştiren Lenin'in, ne de genel olarak Marksizmin yöntemidir. Bu, doktrin sergilemeyi teoriyle karıştıran bir yöntemdir. Adı da uzun zaman önce konulmuştur: doktrinerlik!
• Dilber, İktisat Dergisi'nde Savran'Ia yapılmış bir görüşmede39 "300 yıl sonra" ne olacağının öngörülemeyeceğini söylediği için Savran'ı Kautsky'ci olmakla suçluyor (s. 161-62). Ayrıca Savran'ın globalizmin "bugün için hakim trend olmamakla" birlikte "geleceğe ilişkin bir trend olduğunu'' söylediğini, bunun da ulus devletin kapitalizm çerçevesinde aşılabileceği yönünde bir yanılsamanın işareti olduğunu ileri sürüyor (s. 131). Madalyonun öteki yüzü, Savramn ulusal devletlerin "mevcut devletlerin aşılması için yıkılmaları gerek(tiğini)" (s. 161) anlayamamış olması.
Sorunun birinci yüzüyle ilgili olarak söylenmesi gereken ilk şey şu:
İktisat Dergisi'nde üç yüz yıldan söz ettiğim bölümde satır düşmüş, anlam değişmiş; cümlenin gidişatına bakan herhangi biri bunu kolaylıkla anlayabilir. Orada, teorik bir yazıdan farklı olarak popüler bir dergide yapılmış bir görüşmede, okuyucu açısından çarpıcı olması için, ulus devletin yok olması fikrini alay konusu haline getirmek amacıyla veriliyor üç yüz yıl gibi gülünç bir vade. Yani söylenmek istenen ulus devletin kapitalizm içinde aşılamayacağı. Dilber'in mizah duygusu bunu kavramaya yeterli olmayabilir elbette. Ama bunu bir kenara bırakırsak, o haliyle bile orada, sosyalizm olmadığı takdirde insanlığın ortadan kalkacağını, dolayısıyla sorunun kendisinin anlamsız olduğunu açıkça söylüyorum. Dilber fütürolojiye ilgi duyabilir, ama ben bir Marksist olarak "insanlığın ancak çözebileceği sorunları önüne koyacağı" düsturundan hareketle bugünden ve öngörülebilir gelecekten söz ediyorum.
Eğer kapitalizm dünyayı bir yıkıma sürüklemeden. yüz yıl sonra kurulacak bir dünya devletinin ve yüz yıl sonra tamamen ortadan kalkacak olan ulusal devletlerin olasılığından söz edilecekse, bırakalım bunu yüz yıl sonraki insanlar düşünsün. Biz ise, bugünkü somut durumda o hakim eğilimin hangi somut sonuçlara yol açtığını düşünelim.40
Dilber yüz yıl ya da üç yüz yıl sonra ne olacağını biliyorsa hülyalı spekülasyonlara girişebilir. Beni bugün ve yakın gelecekte verilecek mücadeleler ilgilendiriyor.
Aynen Lenin için olduğu gibi. Orhan Dilber, beni Kautsky'cilikle suçlamadan önce, Lenin'in Kautsky'nin ultra emperyalizm tezine ilişkin §u satırlarını okusa belki Marksizmin yöntemine ilişkin bir şeyler öğrenebilirdi:
Ama, soyut olarak düşünüldüğünde, kapitalizmin emperyalizmi izleyecek yeni bir evresinin, yani bir ültra emperyalizm evresinin "düşünülebilir" olduğunu yadsımak mümkün mü? Hayır. Soyut olarak böyle bir evre düşünülebilir. Ne var ki, pratikte bugünün keskin görevlerini geleceğin yumuşak görevleri adına yadsıyan biri, oportünistlik yapmış olur. Teorik olarak bu,. şu anda gerçek hayatta sürmekte olan gelişmelere dayanmaktan kaçınmak, düşler uğruna bunlardan kopmak anlamına gelir. Gelişmenin, istisnasız bütün işletmeleri ve bütün devletleri yutacak olan tek bir dünya tröstü yönünde olduğuna kuşku yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine gerilimli biçimde, öyle bir tempoyla, öyle çelişkiler, çatışmalar ve sarsıntılar ile ilerlemektedir ki tek bir dünya tröstüne erişilmeden önce...kapitalizm kendi karşıtına dönüçeceklir.41
Hakim trend/geleceğin trendi tartışmasında ise öncelikle Dilber'in tahrifat yöntemine değinmek gerekiyor. Benim kendi cümlem şu: "Globalizmin hakım trcnd değil, ama geleceğe ilişkin bir trend olduğu çok açık. Yani ulusların aşılması yönünde bazı şeyler gelişiyor." Dilber bunu alıyor ve cümle yeterince kısa değilmiş gibi, kesme/yapıştırma/ekleme yöntemleriyle kendine göre yorumluyor. Okuyalım:
Savran'ın dediğine bakılırsa, "bugün için hakim trend olmayan" globalizmin "geleceğe ilişkin bir trend olduğu çok açık. Yani ulusların aşılması yönünde bazı şeyler gelişiyor."
Dilber tırnak işaretlerinin bir yazarın kelimelerini aktarmak için kullanıldığını bilemeyecek biri değil. O zaman yukarıdaki cümlesinde "bugün için" sözcükleri neden tırnak içinde? Bu iki sözcük benim ifademde yokken, neden ekleniyor? Bunun adı iyi bilinir: tahrifat! Tabii tahrifat nedensiz değil. Benim ifademde bugün ile gelecek arasında bir karşıtlık yok. Dilber "bugün için" ibaresini ekleyerek bana "globalizm şimdilik hakim trend değil, ama geleceğin trendi odur" dedirtmek istiyor. Bunu keşke "açıkça söylemiyor ama böyle demek istiyor" diyerek yapsaydı da polemik uğruna tahrifatın gölgesi bir (eski?) Trotskistin üzerine düşmeseydi! Ama üzülerek söyleyeyim ki ben "böyle" demek istemiyorum. Tam da söylemek istediğimi söylüyorum. Hakim değil ama trendlerden biri. Yani ulusların aşılması yönünde bazı şeyler gelişiyor. Bu şeyler de yukarıda daha önce değindiğimiz noktalar: en önemlisi Avrupa Birliği. Okuyucu Avrupa Birliği'nin çelişik bir nitelik taşıdığı, hem bütünleşmeyi, hem de ulus üstü bir "ulusal" devlet olarak dünya ekonomisinde bölünmüşlüğün devamını temsil ettiği yolundaki kanımızı hatırlayacaktır. "Ulusların aşılması" o görüşmede de bu sınırlı anlamda kullanılıyor. Ama Dilber geleceği görebildiğine göre belki AB'nin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini biliyordur! Ben yalnızca eğilimlerden söz edebiliyorum.
işin en vahim yanı madalyonun ters yüzüyle ilgili olanı. Dilbcr beni, ulus devletin ancak yıkılmakla ortadan kalkacağını bilmemekle eleştiriyor. Öyleyse önce Onbirinci Tez yazısından bazı alıntılar yapalım: "Uluslar arasındaki çelişkiler ne dünya ekonomisindeki bütünleşme eğilimlerine rağmen kapitalizm altında, ne de sosyalist devrim sonrasında kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır."42 "Kapitalizm tarihsel gelişmesi içinde bütünleşmiş bir dünya ekonomisi yaratarak tekil ulusların varlığının maddi koşullarını ortadan kaldıracak, onun başladığı ama her ulusun burjuvazisinin özel çıkarları dolayısıyla nihai sonucuna ulaştıramayacağı işi, iktidarı aldığında proletarya tamamlayacak..."43 Sonra da anılan makalenin ana fikrini tekrarlayalım: ulusal sorun Lenin'e göre bir burjuva demokratik haklar sorunu değil, "sosyalizmin inşasının bir sorunudur."44 Ve Lenin haklıdır! Yani kapitalizm ulusları ortadan kaldıramayacağı için sorun proleter devrimin çözmesi gereken bir sorundur. Daha açık ne olsun? Bir insan muarızının pozisyonlarını daha fazla nasıl çarpıtabilir?
• Dilber'in benim "globalizrnin zeminine kay(mama)" ilişkin gösterdiği bir başka kanıt da, globalizme karşı enternasyonalizmi savunurken bile "nesnel" olmaya gayret göstermem. (s. 167) Ben bunu bir "objektivizm" eleştirisi olarak anlıyorum: yani öznel faktörü tahlilin dışında bırakmak. Buna tek bir alıntıyla cevap vermek mümkün. Dilber'in bana nesnelcilik eleştirisini yöneltirken Onbirinci Tez yazısından yaptığı alıntının hemen altında şu cümle yer alıyor: "Varolana tapınmak ve teslim olmak ne Marx'ın kişiliğinde, ne de Marksist hareketin felsefi yaklaşımında mevcuttur.''45 Burada nesnelciliğin zerresi bile olabilir mi?
• Nihayet işin püf noktasına geliyoruz. Dilber'in asıl amacı Savran'ı politik olarak eleştirmek olduğu için, Savran'ın globalizme yaklaşımını, Veysi Sarısözen'in ilgili konulara yaklaşımı ile benzeştiriyor. Sarısözen'in görüşleri kendisine aittin geçmişte ileri sürdüğü o görüşlere bugün hala sahip olup olmadığını da bilmiyorum. Bizim bu noktada konumuz, başka yerlerde eleştirmiş olduğum o tür görüşlerin ele alınması değil. Ama Sarısözen "bir dizi global sorunun keskinleşmesi(nin) ve dünyanın tüm çelişkilerine rağmen her bakımdan karşılıklı bağımlı bir sistem haline çok açık bir şekilde gelmesi(nin), günümüzde dünya devrimci süreci ile ilgili konseptte de düzeltme zorunluluğunu yarat(tığını)" yazmış. (Alıntıyı yapan Dilber'in kendisi, s. 136.) Bu görüşler Gorbaçovizmden esinlenmiştir. Ben ise Gorbaçovizmi Türkiye'de ilk ve sürekli olarak eleştirenlerden biriyim. Sarısözen "yürüyen otobüsten inmenin mümkün olmadığı" gerekçesiyle solun Gümrük Birliği'ne karşı çıkmaması gerektiğini savunmuş. Ben Sarısözen'i, bu argümanının globalizme ve onun kaçınılmazlık tezine teslimiyet anlamına geldiği için yazılı olarak eleştirmiş biriyim.46 Görüşleri böylesine farklı iki yazan birbirine benzeştirmeye çalışmak olsa olsa tahrifata girer.
• Dilber bu benzerliğin bir de uzantısını bulur: Sarısözen bir "dünya reformu" önermiştir, Savran ise "burjuvazinin 'küreselleşme' saldırısına yanıt olarak bir dünya devrimi hedefi koymak yerine, son tahlilde Sarısözen'in 'dünya reformu' önerisiyle buluşan 'bir uluslararası demokrasi programı' öneriyor." (s. 165, vurgu benim.) Bir kez daha açık tahrifat ite karşı karşıyayız. Altı çizili cümlecikte görüldüğü gibi, Dilber benim globalizme karşı dünya devrimini savunmadığımı söylüyor. Onbirinci Tez yazısından bir alıntı: ''Ancak proletaryanın önderliğinde yürütülecek bir dünya sosyalist devrimidir ki, insanlığı emperyalizmin sömürü ve tahakküm sisteminden nihai biçimde kurtarabilir (...) Bu yüzden, 20. yüzyılın sonunda globalizmin tek gerçekçi alternatifi proleter enternasyonalizmidir."47
Daha açık olabilir mi? Böyle polemik olur mu? Buna tartışma denebilir mi?
"Dünya reformu'' projesiyle benim "uluslararası demokrasi programı" önerimin "son tahlilde" aynı anlama geldiği iddiası ise ciddiye alınabilir bir şey değil. Dilber, benim önerdiğim programın geçişsel bir anlayışa dayandığını, bir reform programından farklı olduğunu kendisi kaydetmiş. Bu kadarı yetmeliydi. Ama yetmiyor. İki programın "son tahlilde" birbiriyle buluştuğu kanıtlandığı için mi? Hayır, Dilber iddiasını kanıtlama zahmetine katlanmak yerine, Sarısözen'in de, benim de "'emek takılı' 'Barış ve Demokrasi Bloku'"''na (Emek, Barış ve Özgürlük Bloku" demek istiyor!), ardından da ÖDP'ye girdiğimizi hatırlatıyor (s. 165). Tabii bu parti "komünist bir dünya devrimi"ni hedeflemiyor. İma edilen sonuç Sungur Savran'ın da böyle bir hedefi olmadığı. Trotskiy IV. Enternasyonalin Fransız seksiyonunun Fransız sosyal demokrasisine katılmasını savunduğunda o partinin dünya devrimi diye bir hedefi mi vardı? Yoksa Trotskiy mi dünya devriminden vazgeçmişti? Burada söylenen, ÖDP'nin Fransız sosyal demokrasisiyle benzeştiği değil. Bir partiye girmek için ille o partinin dünya devrimini hedeflemesi gerekmediği söyleniyor. ÖDP, bu tür doktriner sığlıkların ötesinde, daha ciddi ve somut veriler üzerinden tartışılmalıdır.
Bir şey açıktır. Dilber Savran'a politik bir eleştiri yöneltmek için en olmadık alanda bir teorik kılıf bulmaya çalışmıştır: son yıllarda globalizmle ideolojik mücadeleyi bir görev olarak bellemiş birine "globalizmle aynı zemini paylaşma" eleştirisini yapmak epeyce talihsiz bir girişimdir.
Dilber'in kafasına taktığı Marx alıntısının Onbirinci Tez yazısının en başında neden yer aldığına değinmenin yeri artık geldi. Bu sorunun cevabı aslında yazının kendisinin Giriş bölümünün sonunda yer alıyor. Okuyalım:
...nasıl oluyor da komünizmin en önemli teorisyeni, kapitalizmin bir özürcüsü haline getirilebiliyor? Marx'ın yapıtında proleter enternasyonalizminin temellerini oluşturan argümanlar, nasıl oluyor da burjuvazinin globalizm ideolojisinin gerekçeleri haline getirilebiliyor? Ya da daha genel olarak, globalizm ile enternasyonalizm benzer ideolojiler midir'? Her ikisi de milliyetçiliğe karşı olduğu ve ulusal devletin geçersizleştiğini ilan ettiğine göre, aynı görüşün farklı ifadeleri olarak kabul edilebilirler mi? Marksizmin globalizm karşısındaki politik tavrı ne olmalıdır? Bu yazı bu karmaşık sorulara cevap arayacak.48
Burada, globalizm ile enternasyonalizmin ilişkisinin doğasında varolan son derecede çapraşık, iç içe dolanmış bir takım sorunlardan söz ediliyor. Bu çapraşıklık Türkiye solunda büyük kafa karışıklıkları yaratabiliyor. Onbirinci Tez yazısının yazılmasına vesile olan biraz da, Ankara Bilar'da yapılmış geniş bir tartışma içinde, bu toprakların en gelişkin Marksistlerinden birinin, artık sermaye enternasyonalist olduğuna göre, milliyetçiliğin işçi sınıfı için doğru politika olduğu yolundaki sözleriydi,'49 Bir süre sonra bir kitle örgütü tarafından düzenlenmiş bir başka toplantıda, bir başka sosyalist çıktı ve bütün ciddiyetiyle "ben milliyetçi bir sosyalizmin yanlış olduğunu düşünüyorum; kendimi küreselleşmeci olarak tanımlıyorum" dedi. Bunlar o dönemde, globalizm henüz solda deşifre edilmemişken, Türkiye solunda bu konuda tanık olduğum kafa karışıklığı örneklerinin yalnızca en çarpıcıları. Onbirinci Tez yazısının amacı, işte bu kafa karışıklıklarını temizlemekti. Yukarıdaki alınlı bu anlamda yazının amacını yeterince anlatıyor. Manifesto'dan yapılan alıntı da bu bağlamda, globalizmin milliyetçi eleştirmenleri karşısında bir meydan okuma idi. Burjuvazinin sözcülerinin Marx'ın bu tür fikirlerini kendilerine mal etmek istedikleri yazının başında belirtilerek, soruna enternasyonalizm açısından en zor koşullar altında yaklaşılıyor, buna rağmen milliyetçi bir perspektifin gerekli olmadığı yazı boyunca gösteriliyordu.
Orhan Dilber bütün bu çapraşıklıkları ne anlıyor, ne önemsiyor. 0, sorunları basitleştirmekten yana. Çünkü yaşayan solun, işçi hareketinin Marksist aydınların kafalarındaki kârışıklık onu ilgilendirmiyor. Onu ilgilendiren, doktrinler; onu ilgilendiren, ebedi gerçekleri ilan etmek; onu ilgilendiren, teoriyi güncelleştirmek değil, kusursuz biçimde yeniden inşa etmek. Gerçek Marksist teorinin gerçek dünyadaki fikir akımlarıyla boğuşmasının gerekliliğine bu çerçevede yer yok. Çünkü kitaplığınıza kapanarak Marksist klasikler külliyatıyla 20. yüzyıl sonunu anlamaya çalışırsanız böyle sorunlarınız olmaz. Ve devrim yapmak için terliklerinizi çıkarmaya bile gerek kalmaz!
8. Globalizmin politik anlamı
Uzun bir yolculuğun son merhalesine gelmiş bulunuyoruz. Bu yazının son bölümünde bütün bu tartışmanın, teorik öneminin ötesinde, politik bakımdan nasıl bir anlam taşıdığını ortaya koymaya çalışacağız.
Ama önce yukarıda yaptığımız tartışmadan bir iki sonuç çıkarmaya çalışalım. Bu yazının iki bölümü boyunca ileri sürülen argümanlar, küreselleşme teorisinin temel tezlerini çürütmüştür. Bu teorinin özgül yanı, sor dönemde kapitalist dünya ekonomisinin bütünleşmesinde yeni bir atılın yaşanmış olduğunu vurgulaması değildir. Bu saptama ne küreselleşme teorisine özgüdür, ne de bu teorinin gerçek tanımlayıcı öğesini oluşturur. Küreselleşme teorisinin ayırıcı yanları üç temel tezle özetlenebilir: ulus devletin sonu tezi, kapitalizmin emperyalizm sonrası yeni bir aşamaya girmiş olduğu tezi ve yeni-liberal tarzda bütünleşmenin kaçınılmazlığı tezi. Bu çalışma her üç tezin yanlışlığını ayrıntılı argümanlarla ortaya koymuştur.
Buradan ulaşılacak sonuç açıktır: günümüzde gerçek dünyada küre selleşme adıyla anılabilecek bir olgu yaşanmıyor. Yaşanan, kapitalist üre tim tarzının şafağında başlayan, emperyalizm çağına girişle birlikte büyük bir sıçrama gösteren dünya çapında bütünleşmenin son dönemde, teknolojik gelişmeler temelinde ve sosyalizmin krizi bağlamında, ÇUŞ'ların güçlenmesi ve yeni-liberal politikaların uygulanması sonucunda önemli bir atılım yapmasıdır. Bir de, bu bütünleşme sürecinin gerçekte olmayan sonuçlarını varmış gibi göstererek, bu (sözde bilimsel olarak saptanmış) sonuçların gerçekleşmesinin yolunu açmak isteyen bir ideoloji vardır. B ideoloji globalizmdir. Küreselleşen bir şey varsa, bütün dünyanın burjuvazilerini adım adım fetheden globalizmdir, onun temeli olan yeni-liberalizmdir. Yani dünya küreselleşmemektedir, küreselleşen liberalizmdir.
Küreselleşme diye bir sürecin olmadığını söylemek yeni hiçbir şey olmadığını söylemek değildir. Dünya elbette yepyeni ilişki ve çelişkilerin damgasını taşıyor. Ama bunların en önemlileri, emperyalizm çağının asli çelişkilerinin yeni ve daha olgun biçimlerinden başka bir şey değildir. Bu yeni biçimlere ancak kapitalist üretim tarzını ve onun emperyalist aşamasını anlamak için kullanılan kategorilerin yeni döneme yaratıcı biçimde uygulanmasıyla ışık tutulabilir.
Bu açıdan bakıldığında, rakiplerini, değişen bir dünyaya gözlerini kapatmakla, eski kavramsal çerçevelere takılıp kalmakla, dinozorca tavırlar benimsemekle suçlayan globalizmin asıl kendisinin eski kavramsal yapıların tutsağı olduğu görülür. Diyalektiği ve çelişkiyi dışlayan, basit ve mekanik ikiliklerle çalışan globalist teori. eski dönemin sona erdiğini kanıtlamak için geliştirdiği argümanlarını tam da o eski dönemin kemikleşmiş kavramsal çerçeveleri aracılığıyla dile getirir. "Tersyüz edilmiş Keynesçilik" devleti aynen eski dönemin Keynesçiliği gibi sadece iç pazarla ilişkilendirdiği için, yeni dönemde kazandığı yepyeni rolü kavrayamaz; iç pazarla ilişkisinin değişen niteliğine yaslanarak sonunu ilan eder. Ya da ulusal sermaye kavramı daha önce iç pazara yatırım yapan onu korumaya eğilimli bir sosyo-ekonomik gücü ifade eden bir kavram olduğundan, globalizm bu ilişki kopunca ulusal sermayenin sonunu ilan eder, çünkü kavramsal çerçevesi eski dönemin ihtiyaçlarının belirlediği bir çerçevedir. Örnekleri çoğaltmaya gerek yok: globalizm kendini yeni dönemi kavrayacak bir kavramsal çatıya uyarlayamamıştır.
Teorik tartışmanın sonuçlarını böylece özetledikten sonra, bu tartışmanın yaşamsal önem taşıyan politik sonuçlarına geçebiliriz. Zaten aşırı derecede uzamış bir yazıyı daha da yüklü hale getirmemek için bu politik sonuçları satırbaşları halinde özetlemek en doğru yol olacak.
• Küreselleşme teorisi, kapitalizmin yeni-liberal tarzda bütünleşmesinin muzaffer yürüyüşünü ilan ederek yeni-liberalizmin hegemonik konumunu pekiştirir. Bütünleşme ile bütünleşmenin liberal tarzının birbirinden ayrılması, bu ikisi arasında kurulan özdeşlik bağının koparılması, bütünleşmenin tek yolunun liberalizm olmadığının gösterilmesi bakımından gereklidir. Kapitalist çerçevede bile bütünleşmeyi liberal çerçevenin dışında, yoğun ve bilinçli devlet yönlendirmesi temelinde sağlamış örneklerin varlığının ortaya konulması, aynı şeyin bir sosyalist iktidar altında (daha da başarıyla) yapılabileceğinin bir kârinesidir.
• Küreselleşme teorisi, emperyalist ülkelerin sosyo-ekonomik, politik ve kültürel yapılarını bütün öteki ülkelere kendi gelecekleri gibi gösteren,
emperyalizmin hakimiyeti altında bir bütünleşmeyi bütün ülkelerin çıkarı olarak sunan bir teoridir. Aynen atası "modemleşme" teorisi gibi "küreselleşme" kavramı da bir konverjans (yakınsama) teorisidir ve kapitalizmin ve Batı kültürünün yaygınlaşmasını haklı gösterir.50 Liberal "küreselleşme"nin bütünleşmenin tek yolu olmadığının ortaya konulması emperyalizmin ekonomik, politik ve kültürel hakimiyetini tek mümkün gelecek olmaktan çıkararak, anti-emperyalist bir politik tavrı olanaklı hale getirir.
• Küreselleşme teorisi, gerçek dünyada ulusal devletler ve milliyetçilik son derecede güçlü tarihsel etkenler olarak varlıklarını sürdürürken bunların sonunu ilan ederek, emperyalizmin güncel dinamiklerini ve yakın geleceğin gelişme olasılıklarını kavramayı engeller. Ulusal devletlerin varlığını ve gücünü sürdürdüğü saptaması, emperyalizmin uluslararasılaşma dinamiği ile ulusallığın gücü arasındaki gerilimden doğan çelişkileri keşfetmeyi, buradan hareketle emperyalist güçler arasında keskinleşen rekabetin olası sonuçlarını (bloklaşma, ticaret savaşları, dünya ekonomisinin bölünmesi, şimdilik uzak da olsa yeni bir dünya savaş olasılığı vb.) düşünmeyi mümkün hale getirir, böylece buna uygun politik tak tiklerin geliştirilmesini sosyalist hareketin gündemine sokar.
• Küreselleşme teorisi, tarihsel gelişmenin tunç kanunlara göre ilerlediği, yeni-liberal tarzda bir bütünleşmenin kaçınılmaz olduğu. herkesin kendisini buna göre uyarlaması gerekliği önermeleriyle, işçi sınıfı v emekçi kitleler saflarında, solda ve toplumsal hareketler içinde bir kadercilik ve teslimiyet atmosferi yaratır. Yeni kazanımlar için mücadeleyi bir yana bırakalım, yeni dönemde yeri olamayacağı yüksek sesle ilan edilen eski kazanımların sermayenin taarruzuna karşı korunması bile sol politikanın gündeminden çıkar; gündem, kaçınılmaz sürece uyarlanmanın en ucuz, en düşük maliyetli yönteminin aranmasına indirgenir. Oysa (kısmi bile olsa) geçmiş kazanımlarını savunamayan, yeni hiçbir şey elde edmez.51
• Küreselleşme teorisi, yeni sistemin kaçınılmazlığına o kadar inanır ve muhataplarını inandırmaya çalışır ki, sistemin kendisinin sorgulanabileceğini aklından bile geçirmez. Çağlar Keyder'in diliyle söylenecek olursa, "'Bu sistemin dışında kalacağız' gibi bir safsataya katılmak bence çok yenilgici bir davranış olur. Bu sistemin dışında hiç bir şey yok. Bu sistemin dışında kalıp da oradan alternatif yaratmak diye bir şey bence kesinlikle sosyalist politika ile ilişkisi olmayan (...) bir tutum olur."52 Buradaki kaba determinizmi kenara kaydedip, terimlere dikkat edin: solun bütün alternatifi sistemin dışında kalmak olarak sunuluyor ve o da gerçekçi olmadığı için reddediliyor. Yani sistemin kendisini sorgulamak sözkonusu bile değil. Küreselleşmenin bir efsane olduğu, hiç de kaçınılmaz olmadığı, daha da ötesi kırılgan temellere dayandığı bir kez ortaya çıkınca, başka bir ufuk açılıyor: sol, sistemin dışına çıkmanın ötesinde, sistemi yıkmayı düşünebilecek duruma geliyor! Elbette güç dengeleri bugün buna müsait değil. Ama bütün dünya solu sistemi kaçınılmaz diye benimsediği takdirde, bu güç dengelerinin hep daha kötüye gitmesi de güvence altına alınmış olur! Her ülkenin solu için mücadele kendi topraklarında globalizme direnmekle başlar. 53
• Küreselleşmenin kaçınılmazlığı tezi, çelişkilerinden soyutlanarak tek yanlı biçimde 'tküreselleşme"nin bir adımı olarak nitelenen Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği konusunda işçi sınıfı ve sol saflarında müthiş bir bulanıklık yaratmıştır. Genel olarak bütünleşmenin yeni-liberal bütünleşme tarzıyla özdeşleştirilmesi, kapitalist bütünleşmenin karşısında burjuva milliyetçiliğinin dışında bir de proleter enternasyonalizminin varolabileceğinin tümüyle solun ufku dışında kalması, Gümrük Birliği'nin solun bir kesiminde salt kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle savunulmasına yol açmıştır. Oysa AB emperyalist bir odaktır, Gümrük Birliği ise Türkiye'nin işçi sınıfına ve emekçi kitlelerine ağır yükler yükleyecektir.
• Küreselleşme teorisi bu yazının girişinde de belirtildiği gibi ekonomi alanıyla sınırlı değildir. Her ne kadar teorinin başka yönlerini tartışmak bu yazının sınırlan içinde mümkün olmadı ise de, bir başka politik sonuca kısaca değinmek yararlı olacaktır. Küreselleşme teorisi yeni-liberalizmi, piyasanın ve "özel girişimciliğin'' hakimiyetini, demokrasinin anası olarak gördüğünden, demokratik haklar için mücadeleyi burjuvaziye teslim eder, solun görevi de onu desteklemek haline gelir. Bunun Türkiye'deki ifadesi, sol liberallerin, globalizm yanlılarının yıllardır demokrasiyi Özal'dan Boyner'e54 Türkiye burjuvazisinin piyasacı kanadından ve Avrupa Birliği ile bütünleşmeden beklemesi biçiminde ortaya çıkmıştır.
• Globalizm, yukarıda ortaya konulduğu gibi, bir enternasyonalizm değil tebdili kıyafet etmiş bir milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliğin Türkiye gibi ülkelerdeki mantığı, dünya sisteminin yeni biçimlenmesinden parsa koparmaya dayanır. Ama bu milliyetçiliğin gizliliği, globalizmin ulusal devletler konusundaki tezleri dolayısıyla kendini bir enternasyonalizm edasıyla sunması, toplumsal muhalefet saflarında büyük bir kafa karışıklığı yaratır. Milliyetçilikten kurtulmak, ironik biçimde globalizmin reddiyesini gerektirir.
• Küreselleşme teorisi ulusal devletlerin ve ulusların sonunu vaaz ettiği için. bu teoriden etkilenen sosyalist güçlerde de ulusal sorun ve enternasyonalizm konusunda bir yalpalama başlar. Kimi, ulusalların gününü doldurduğu önermesine inanarak ezilen ulusların vermekte olduğu kurtuluş mücadelesine "milliyetçiliğin iyisi yoktur" gerekçesiyle karşı çıkar;
kimi günümüzde ulusal devletlerin tarihe karışmaya mahkum olduğu tezinden hareketle enternasyonalizmin yerine "transnasyonalizm"i önerir.55 Oysa, ulus gerçeği emperyalizm çağının yapısal bir özelliği olarak bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Bir yandan, dünya çapında ezen ulusallar ile ezilen uluslar arasındaki ayırım sona ermemiştir: dolayısıyla, bütün milliyetçilikler aynı kefeye konulamaz. Öte yandan. burjuvazinin sınıf hakimiyeti hala ulusal devletlerde cisimleştiğinden dolayı, işçi sınıfının dünya çapında örgütlenmesinin tek doğru formülü, tekil ulusların ve devletlerin koşullarının özgüllüğünü görmezlikten gelmek yerine tanıyan bir yaklaşımdır: yani enternasyonalizmdir, uluslararası bir örgütlenmedir. Kapitalizm küreselleşmiyor, uluslararasılaşıyor. İşçi sınıfı da bu nesnel duruma cevap verebilecek biçimde örgütlenmelidir.
• Nihayet, küreselleşmenin "ulusal devletlerin aczi" olarak özetleyebileceğimiz tezi, aynı zamanda tek tek ülkelerde devrim yapmanın anlamsız olduğu fikrinin temeli olarak kullanılır. Buna göre, küreselleşmiş bir dünyada hiçbir ulusal devletin fazla bir işlevi olmadığına göre tek bir ülkede iktidarı almak anlamsızdır. Örneğin Sadun Aren bu tezden hareketle, bir çatışma stratejisi yerine sosyalizmi adım adım geliştireceğini ileri sürdüğü bir reformlar stratejisi önerir. Bu tez sadece iktidarın tek tek ülkelerde alınmasına karşı çıkmakla kalmaz, lam da bundan dolayı iktidarın her yerde alınmasına karşıdır. Çünkü her zaman bir ilk olmak zorundadır. Devrimin bütün ülkelerde birden patlak vermesi türünden olasılık dışı gibi görünen bir senaryonun dışında tekil ülkelerde iktidarı alma şansı kullanılmadıkça dünya çapında da devrimin önü kapanmış olur. Bu tezi "tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığı" teorisiyle hiçbir biçimde karıştırmamak gerekir. 0 teori, devrimin tek ülkede başlayabileceğini, hatta uzunca bir süre boyunca tek başına ayakta durmak zorunda kalabileceğini yadsımaz. Reddettiği, tek bir ülkenin sınırlan içinde sınıfsız bir toplumun kuruluşunu tamamlamanın olanaksız olduğudur.
Bu politik sonuçların toplu halde gözden geçirilmesi, bize küreselleşme tartışmasının özünü veriyor. Globalizm insanlığa tek ve kaçınılmaz yol olarak, emperyalist kapitalizmin öncülüğünde, sermayenin dizginsiz hareket etliği, işçilerin ve emekçilerin birbirlerinden koparak atomize olduğu, "insanın insanın kurdu" olduğu bir dünyayı sunar. Bir kadercilik felsefesidir. Globalizmin çürütülmesi ve reddedilmesi uluslararası sermayenin ideologlarının savunduğu dünyanın dışında bir dünya olabileceğini kanıtlar.
Teorik eleştiri bu başka dünyanın kapısını açar. O dünyaya girmek ise pratik eleştirinin, yani devrimin işidir.