Solforum.net
Politik Tartışma-Derleme-Yorum-Haber

Küreselleşme Tartışmaları-Monthly Review

Yazıcı uyumluYazıcı uyumlu

KÜRESELLEŞME TARTIŞMALARI

A. Sivanandan

KAPİTALİZM, KÜRESELLEŞME VE ÇIĞIR AÇAN DEĞİŞİMLER

Ellen Meiksins Wood, kapitalizmde yeni teknolojilerin yaptığı değişikliğin neresinin çığır açıcı olduğunu bilmek istiyor (Monthly Review, Temmuz/Ağustos 1996). Ve devam ediyor: Kapitalizm hala kapitalizmdir ve hala emekten artı değeri söküp çıkarmakta kararlıdır - yalnızca şimdi eski kütlesel üretim ekonomisinin mantığı, bütün yeni sektörlere uzanarak ve daha önce hemen hemen dokunulmamış işçi türlerini etkisi altına alarak çeşitlilik kazanmış ve yaygınlaşmış olabilir.
Fakat;
-eğer endüstriyel işçi sınıfı üretim sürecinin bir ucunda yüksek vasıflı çekirdek işçiler, diğer ucunda vasıfsız veya yarı-vasıflı çevresel işçiler halinde bölünüp, vasıfsızlaştırılıp, yeniden tertip edilmekteyse;
-eğer eskiden binlerce işçiyi bir çatı altında toplayan fabrikalar artık yer ve zaman bakımından sabit değilse ve buna karşılık küresel montaj hatları halinde bütün dünyaya yayılmış haldeyse - ve kapitalizm emek ithal etmek yerine, fabrikasını toplayıp emeğin ucuz, eli kolu bağlı ve bol olduğu dünyanın başka herhangi bir yerine gidebiliyorsa;
-eğer, sonuç olarak, işçi sınıfı örgütleri tümüyle parçalanmış veya tahrip edilmişse ve işçi sınıfı hareketi zayıf düşmüşse;
-ve böylece, önceleri yalnızca fabrika yasaları, eğitim yasaları ve kamu sağlığı yasaları gibi toplumsal reformları değil, sözde burjuva nitelikli konuşma ve toplantı özgürlükleri ile genel oy hakkını da doğuran -aynı zamanda dayanışma, topluluk ve duygu birliği değer ve törelerini yaratan- sermaye ve emek arasındaki gerilim ortadan kalkıyorsa;
-eğer hükümetler güçlerini seçmenlere değil, oyları etkileyen ve seçmenleri yönlendiren büyük şirketlere, medya patronlarına, haberleşme araçlarının sahiplerine borçluysa - ve devletler yurtiçinde çok-uluslu şirketlerin isteklerine uygun politikalar uyguluyor ve başka ülkelerde küresel sermayeyi hoş karşılayan rejimler kuruyorsa (Bayan Woodun, kuşkusuz, çok-uluslu şirketlerin büyümesi ve ulus-devletin zayıflaması konusunda şüpheleri var);
-eğer sonuçta, Üçüncü Dünya burjuvazisi artık kendi halkının çıkarına davranan bir ulusal burjuvazi değil de, uluslararası sermayenin çıkarları için çalışan bir uluslararası burjuvazi ise (Bayan Wood her ne kadar eskimiş yavan formül olarak küreselleşmeyi küçümsüyorsa da, ilk kez, kapitalizmin gerçekten küresel bir olgu haline geldiğini kabul ediyor.);
-eğer Bilgi (Enformasyon) Toplumunu işleten, iktidarın makine dairesindeki bilgi işçileri iktidarın ortakları haline geldiyse;
...bütün bunlar çığır açıcı nitelikte değil de nedir?
Saymaya devam edebilirdim, ama üzerinde durmak istediğim -teknolojik determinist gibi görünme tehlikesini göze alarak- şudur: Üretim güçleri düzeyinde meydana gelen nitel değişiklikler üretim biçiminde değişikliğe neden oluyor ve ardından toplumsal ilişkilerde değişikliğe yol açıyor. Eğer el değirmeni size feodal lordların toplumunu ve buharlı değirmen endüstriyel kapitalistlerin toplumunu verirse, mikroçip de size küresel kapitalistlerin toplumunu verir.
Bayan Woodun yaptığı gibi, belli bir teknoloji veya emek sürecine değil belirli toplumsal mülkiyet ilişkilerine, kapitalizmin mantığına vurgu yapılmasında ısrar etmek teknoloji ve emek sürecinin toplumsal mülkiyet ilişkilerini nasıl değiştirdiğini görmezden gelmek demektir. (Peki Bravermana ne demeli?)
Kuşkusuz kapitalizm kapitalizmdir, fakat onun değişik görünümleri arasındaki farkı görmede başarısızlık, bizim miyadı dolmuş ve etkisiz mücadele biçim ve yöntemlerinde takılıp kalmamıza neden olur ve enformasyon teknolojisinin önümüze açtığı devrimci imkanları görmemizi engeller. Aynı şekilde bu başarısızlık, savaş-sonrası yükselişin (boom) ertesinde üretilmiş bir tür psikolojik başkalaşım (mutation) değil kapitalizmin içsel bir parçası olan postmodernizm kültürünün ortaya koyduğu tehlikeleri anlamamızı önler.
Bu ateşli konuda Bayan Wood ile tartışmaya giriyorsam, bunun nedeni, çevremizi saran post-Marksist sapmaların irkintisiyle, yağmacı kapitalizme karşı yaşam savaşı veren insanların günlük mücadelelerine ilişkin birşey söylemeyen soyut, akademik bir Marksizme düşmemizden kaygılanmamdır.

-------------------

Ellen Meiksins Wood

SIVANANDANA YANIT

Küreselleşme mi Küresel-yutturmaca mı?(*)
Postmodernite konusundaki çalışmamın A. Sivanandanda bu kadar kızgınlık yaratmış olmasından üzgünüm. Çünkü ona karşı büyük saygım var, ve bildiğim kadarıyla genel olarak aynı tarafta yeralıyoruz. Bu kadar ateşli bir anlaşmazlık yaratmış olmak için düşüncelerimi kötü biçimde ifade etmiş olmalıyım. Fakat sanırım yanlış ifadelendirme sorunun yalnızca bir parçasıdır. Bence o yalnızca benim tezimin can alıcı noktasını değil, daha önemlisi, içinde bulunduğumuz tarihsel anın can alıcı noktasını da kaçırıyor.
Sivanandanın temel itiraz nedeni, benim kapitalizmi tek, ve asla değişmeyen bir sistem olarak kabul edişimmiş gibi görünüyor. Gerçekte benim tezim, tersine, kapitalizmin daima değişen bir sistem olduğudur.
Bunun anlamı şudur: Bu olağanüstü derecede dinamik sistemdeki sonsuz değişim süreçlerini izlerken, tüm dönüşümlerine (transformation) rağmen belirli bir toplum biçimi olarak kapitalizmi neyin tanımladığı konusunda çok net olmalıyız. Yalnızca neyin değiştiği değil aynı zamanda neyin aynı kaldığı konusunda da çok açık olmak zorundayız: kapitalizmin tüm değişik biçimlerinin ortak noktası olan özgün sistem mantığı ile hareket yasaları veya işlem mantığı - yani tam da bu sürekli değişimleri üreten mantık.
İleri sürdüğüm görüşe göre, bazı postmodernite teorilerinde içerilen türden kapitalizm tarihçeleri kapitalizm içindeki kopuşlar üzerinde yoğunlaşırken, kapitalizm ile diğer toplum biçimleri arasındaki kopuşları önemsiz gibi gösteriyor. Böylece onlar, kapitalizmin hareket yasalarının ve onu meydana getiren tarihi önemdeki dönüşümlerin ayırıcı özelliğini vurgulamak yerine, kapitalizmi sanki o evrensel, tarih-ötesi yasaların -tipik biçimde teknolojik gelişme yasalarının- doğal bir sonucuymuş gibi kabul etme eğilimindedir. Bence bu da, bugün kapitalizmde olup bitenlere ilişkin oldukça önemli bazı yanlış anlayışların oluşumuna yardım ediyor.
Sivanandan bu konuda iyi bir örnektir. Onun listelediği değişikliklerin bazıları bana postmodern durumun kendine özgü nitelikleri gibi gelmiyor. Onlar daha çok, başından beri kapitalist gelişmenin bir parçasını oluşturan genel ve uzun erimli süreçler gibi görünüyor; rekabet ve kar-maksimizasyonu baskılarının zorladığı sürekli teknolojik değişimler ile sermayenin, emeğin ve onlar arasındaki sınıf ilişkilerinin sürekli yeniden düzenlenişi, bu tür süreçlerdir. O halde sorun, postmodern çağda sermaye ve emeğin doğasında çığır açıcı büyük bir değişimi temsil eden depremi andıran bir değişim olup olmadığıdır.
Postmoderniteye ilişkin tartışmamda, gerçekten bir tür çığır açıcı değişimin meydana gelmekte olduğu ihtimaline kapıyı açık bıraktım, ama buna karşılık bu değişimin postmodernite görüşüyle bağlantılı izahını sorguladım. Sivanandan, itiraz ettiğim şeyin hayranlık verici derecede parlak bir özetini sunuyor: mikroçip küresel kapitalistlerin toplumunu verir diyor bize. Yeni teknolojilerin kaçınılmaz biçimde; ulus-devleti etkisizleştirip üzerinden atlayarak ve geride esas olarak zayıf bir işçi sınıfını (gerçekte böyle bir işçi sınıfının varolduğu hala söylenebilirse) bırakarak emeğin ucuz, eli kolu bağlı ve bol olduğu dünyanın başka herhangi bir yerine gidebilen küresel montaj hatlarına, uluslararası burjuvaziye ve serbestçe hareket edebilen sermayeye sahip yeni türde bir kapitalist sisteme yolaçtığını söylüyor.
Sonuç olarak Sivanandanın kafasındaki çığır açıcı değişim küreselleşme başlığı altında özetlenebilir. Orijinal makalemde, küreselleşmeye ilişkin eskimiş görüş dediğim şeye olan itirazlarımı (Sivanandan bu konudaki kuşkularımı küçümseyerek bir kenara atıyor), ve içinde bulunduğumuz tarihsel anı kapitalizmin evrenselleşmesi şeklinde tanımlamayı tercih edebileceğimi yalnızca geçerken söz arasında belirttim. Bu itirazlardan bazılarını, başka bir yerde (1) yayınlanan postmodernite üzerine daha geniş bir çalışmada ayrıntılı olarak açıkladım, fakat bunlardan birkaçının ve diğer başka itirazlarımın anahatlarını -burada sahip olduğum sınırlı yerde- çok kısaca vermeye çalışacağım.
En başta şunu söylememe izin verin: Bence, yaygın olarak anlaşıldığı haliyle küreselleşme kavramı bugün solun boynundaki en ağır ideolojik boyunduruktur. Küreselleşme konusundaki beylik görüşe göre şimdi sol, tarihsel olarak daha önce görülmemiş türde bir ideolojik ittifak içinde, neoliberal sağ ile aynı zemini paylaşıyor. Bu basmakalıp görüş (ya da bazı yoldaşların deyimiyle küresel-yutturmaca/globaloney)(2) dört başı mamur bir bozgunculuk ve her çeşit anti-kapitalist projenin terkedilmesi için bir bahane oluşturuyor. Günümüzdeki küreselleşme anlayışına göre sol, Hiçbir Alternatif Yok görüşünün kabulü konusunda sağ ile birleşiyor - hem de sadece kapitalizmin değil, aynı zamanda üç aşağı beş yukarı (sağ daha fazla, sol biraz daha az) acımasız esnek kapitalizmin de alternatifinin olmadığı konusunda birleşiyorlar.(3)
Eğer bu küreselleşme anlayışı gerçekten bugünün dünyasında neler olup bittiğini az çok hatasız biçimde açıklasaydı, ve gerçekten şimdilerde politik eyleme dayatılan sınırlamaları doğru biçimde saptasaydı, o durumda benim ideolojik itirazlarımın fazla bir değeri olmazdı. Ben ve diğer sosyalistler kesin olarak ideolojik tercihlerimizi bir kenara bırakmak ve sosyalist projenin öldüğü, hiç olmazssa görülebilir bir gelecekte kapitalizmin kenar mahallelerinde dolaşan utangaç ve beceriksiz bir tamirci olmaktan öte bir anlam ifade edemeyeceği acı gerçeğini yutkunarak kabul etmek zorunda kalırdık. Küreselleşmenin, en azından yaygın olarak kullanıldığı anlamıyla, mevcut tarihsel anın kesin bir açıklamasını sağladığından kuşkulanmak için birçok neden var. Onu ideolojik bir çarpıtma olarak görmek için haklı nedenler bulunuyor. Ve sosyalist projenin, küreselleşmenin öne çıkardığı belirli yol ve yöntemlerin dar sınırları içine hapsedilmesi gerektiğinden kuşku duymak için pek çok haklı neden var. Aslına bakarsanız, genel olarak bu görüşle bağlantılı varsayımlardan bazıları o kadar yanıltıcı oluyor ki, sadece bu sözcüğün kullanılması bile gerçekten nelerin olup bittiğini anlamayı engelleyebiliyor.
Burada iki ayrı sorun sözkonusudur. Birincisi, yaygın şekilde küreselleşme adı altında değerlendirilen (Sivanandanın parlak biçimde sıraladığı) gelişmelerin hemen hemen o ve diğerlerinin düşündüğü ölçüde ilerlemiş ve yaygınlaşmış olup olmadığı; ve bu kişilerin sözkonusu gelişmelerin yaratacağını düşündükleri sonuçların gerçekleşip gerçekleşmediğidir. İkincisi, fiilen ortaya çıkmış olan gelişmelerin küreselleşme terimiyle en iyi biçimde açıklanıp açıklanamayacağı, ya da küreselleşme kavramının altında yatan varsayımların bugün yaşamakta olduğumuz değişimleri açığa çıkarmaktan çok çarpıtıyor ve gizliyor olup olmamasıdır.
Birinci sorunda burada yalnızca iki nokta üzerinde durabilirim. Monthly Reviewde ve başka yerlerde, bu konuları benden çok daha ayrıntılı biçimde ele alan başka makaleler yayınlandı.(4) Bu sorun üzerine yorumlarımı çok büyük ölçüde, bu konulara ilişkin son düşüncelerini yayınlanmak üzere -umarım- yakında Monthly Reviewe verecek olan Harry Magdoffun çalışmalarına dayandıracağım.
Önce birkaç basit gerçek. Kuşkusuz, kapitalizm daima uluslararasılaşma eğilimi gösterirken üretim de son 20 yılda giderek artan biçimde uluslararası bir nitelik kazandı. Ama bu noktada gelişmeleri bir perspektife yerleştirelim: Çok-uluslu şirketlerin diğer ülkelerdeki kolları dünya sanayi üretiminin yüzde 15ini gerçekleştirirken, yüzde 85lik kısmını tek coğrafi alanda faaliyet gösteren yerli şirketler sağladı.(5) Finansal sermaye elektronik araçlar vasıtasıyla ulusal sınırlar üzerinde serbestçe hareket ettiği halde, endüstriyel sermaye neredeyse hareketsizdir; böyle bir hareketlilik -anlaşılabilir nedenlerle- Sivanandanın çizdiği tabloya uymuyor. Örneğin 1993te ABDnin üretime dönük doğrudan dış yatırımlarının yüzde 78.9u diğer gelişmiş kapitalist ülkelere yapıldı: Kanada, Avrupa, Avustralya ve Japonya. Ucuz, vasıfsız ve yasal korunması olmayan Üçüncü Dünya işçilerinin peşinden koşan yatırımlar elbette oluyor; kuşkusuz, başından beri olduğu gibi, kapitalist sömürü mantığının doğal sonucunu oluşturan bu eğilimin önemini gözardı etmeye niyetim yok. Bu eğilimin son zamanlarda hızlandığına dair kanıtlar olabilir, fakat günümüzde hakim olan ekonomik koşullara bağlı olarak bu eğilimin güçlenebileceği kadar gerileyebileceğine dair de işaretler bulunuyor. Ayrıca bu tip yatırımlar da küreselleşme modeliyle tam olarak uyuşmuyor. Sözgelimi, bu beylik model, ucuz ve daha az yasal kısıtlamanın olduğu emek piyasalarındaki yatırımların, doğrudan doğruya ulus-aşırı sermayenin kendi ülkesindeki üretimin yerini aldığını farzeder görünüyor. Fakat ABDnin imalata yönelik doğrudan yatırımlarının sonucu olarak bu türden emek piyasalarında üretilen ürünlerin çoğu yerel tüketim içindir, Birleşik Devletlerde satılmak için değil. Ve ABDnin mamul mal üretimi ezici bir ağırlıkla, 40-50 yıl öncesine göre çok daha büyük ölçüde, ABDde gerçekleşiyor: bugünkü yurtiçi üretim, o zamankinden, diyelim 1950den, beş kat daha büyüktür.
Bunlardan hiçbiri kapitalizmi daha az tehlikeli yapmaz (Sivanandan gerçekten küreselleşme öncesinde ulusal burjuvazinin halkının çıkarına çalıştığını ileri sürme niyetinde miydi?). Bunlar, yeni teknolojilerin -erken dönemlerdeki teknolojik değişiklikler gibi- yeni sömürü yöntemlerinin uygulanmasını kolaylaştırabileceğini de yadsımaz. Ve elbette bu görüşler, kapitalizmin bugünkü krizini ve durgunluğunu; sermaye üzerindeki sınırlamaların kalkmasının, ekonomik küçülmenin, kitlesel işsizliğin, artan yoksulluğun ve sosyal yardımlara yönelik saldırıların yıkıcı etkilerini reddetmez. Bununla birlikte kapitalizmin uzun vadeli yapısal krizinin izahı için küreselleşme hakkındaki basite indirgemeci formüller yerine başka yerlere bakmamız gerekebilir. Kimilerinin küreselleşme dediği şey asıl neden değil, daha çok bir sonuç olabilir.
Bu olguları ve rakamları belirtmiş olmakla, dünyanın nereye doğru gittiğini bildiğimi iddia etmeye kalkmayacağım. Benim buradaki amacım sadece şudur: kişisel olarak bu basit gerçekleri, -sadece küreselleşmeye ilişkin şamatalı reklamların bizi inandırmaya çalıştığı şeye bu kadar aykırı oldukları için bile olsa- önemli buluyorum. Bunları belirtmemin nedeni, küreselleşmeye dair beylik görüşlerin içinde yaşadığımız dünya hakkındaki bazı temel gerçekleri nasıl kolayca gizleyebileceğini göstermektir.

Küreselleşmiş Kapitalizmde Sınıf ve Devlet
Bununla birlikte, üretimin uluslararasılaşması ve sermayenin hareketliliğine dair önermelerle belirgin biçimde bağlantılı olan devlet ve sınıf iktidarı konusundaki varsayımlar, politik açıdan daha da önemlidir. Esasen bu varsayımlar şuna indirgenebilir: sermaye ne kadar küresel hale gelirse, devlet te o kadar zayıflar; ve işçi sınıfının görülmemiş ölçülerde parçalandığı bugünkü koşullarda iktidar birtakım uluslarüstü örgütlenmelerde birleşmiş olan ulus-aşırı sermaye sınıfının eline geçmektedir. Bu tez genellikle şu sonuca varır: yeni küresel düzen, -esnek kapitalizm için daha iyi ve belki daha insanca bir yönetim tarzı olmanın dışında- sosyalist projeye fiilen son vermektedir.
Önce uluslararası sermaye konusunu ele alalım.
Doğrudur; günümüzde, daha önce hiç görülmemiş ölçüde küresel servete sahip dev şirketler var; ve şimdi sermayenin çıkarlarına hizmet eden, IMF ve Dünya Bankası gibi, daha fazla uluslararası örgüt var. Fakat bunu kabul etmek, bütünleşmiş bir uluslararası kapitalist sınıfın veya bir tür kapitalist enternasyonal görevini gören bir örgütün olduğunu söylemekten çok farklıdır. Herşeye rağmen küreselleşmiş birşey varsa, gerçekten uluslararası bir ekonomik güç varsa, bu piyasanın kendisidir. Bu, rekabetin uluslararasılaşmasından başka ne anlama gelir? Tüm kapitalist süreçler gibi o da kendi yarattığı sonuçlarla çelişiktir. Bu bakımdan küreselleşme ulusal sınırların üzerinde yeni kapitalist entegrasyon ve işbirliği biçimlerinin oluşması anlamına gelebilir, fakat o aynı zamanda giderek artan sayıda ulusal ve bölgesel kapitalistin birbirleriyle şiddetli bir rekabete girmek zorunda kalması demektir. Keza küreselleşme ulusal ekonomileri dışardan gelen sermayeye daha açık hale getirir, ve bu da yerli kapitalistlerin, ülke içindeki yatırımlardan elde edilecek kârlar üzerinde, birbirleriyle rekabetin yeni biçimlerine sürüklenmesi demektir.
Bu nedenle küresel ekonomi, geçmişe göre ille de bir farktan sözedilecekse, daha fazla değil daha az kapitalist birlik ve beraberlik anlamına gelir. Hernekadar küreselleşme yönelimi ve sonuçları hakkında kesin yargılarda bulunmak için çok erken olsa da; onun sermayeyi bütünleştirmek şöyle dursun, en azından parçalayıcı etkiler yaratması ihtimalinden sözetmek makul görünüyor. Ne olursa olsun sermayenin uluslararasılaşması sermayeye hemen hemen hiçbir açık avantaj sağlamıyor. Sermayenin, giderek artan biçimde uluslararası piyasa güçlerinin etkisine açık hale gelişi bir güç kaynağı olduğu kadar -aynı zamanda- onun zayıf noktasıdır.
Sosyalist sol bundan hangi sonuçları çıkarmalı? Muhtemelen, beylik küreselleşme görüşünün bize dayatmakta olduğu sonuçların tam tersini. Bu görüş bizi, aşağıdaki politik sonuçlardan birini veya her ikisini kabul etmeye çağırıyor: küreselleşme koşullarında yalnızca en dar hedefli ve parça parça -gerçekte kapitalizme karşı değil, onun çatlakları içinde- yürütülen mücadelelerin (sözgelimi kimlik politikası) mümkün olduğu; ve/veya etkili anti-kapitalist mücadelelerin ancak uluslararası düzeyde örgütlenmek zorunda olunduğu. Bunların her ikisinin de, hiçbir anti-kapitalist mücadelenin mümkün olmadığını söylemekten bir farkı yoktur. Bence, aslında bu önermeler yenilgiden kaynaklanan ödünler olarak tasarlanıyor.
Kuşkusuz bir uluslararası perspektif her sosyalist hareket için çok önemlidir, ve benim için ulusal sınırlar ötesi bir işçi sınıfı dayanışmasında ifadesini bulmayan ve onun tarafından desteklenmeyen hiçbir sosyalist proje düşünülemez. Aynı zamanda, şimdi Avrupa Birliği gibi ulus-aşırı kapitalist örgütlenmelerin işgalinde olan toprakların ele geçirilmesi için vargücüyle çaba göstermemek sosyalistler açısından mantıksızlık ve ters tepen bir silah olurdu. Fakat temel örgütlenme ve mücadele alanı -aslında uluslararası mücadeleye açılan başlıca kanal- hala yerel ve ulusal alan olmak zorundadır. Bununla birlikte, eğer yerel ve ulusal mücadeleler sermaye karşısında etkili olacaksa, bunun için muhalefeti oluşturan çeşitli parçaların birleşik bir sınıf politikası içinde bütünleşmeleri gerekecektir.
Kapitalizm işçi sınıfının bileşimini sürekli değiştirerek bu sınıfı çeşitli biçimlerde daima yeniden ve yeniden böler. Bu anlamda Sivanandanın göndermede bulunduğu parçalanma küreselleşmenin bir ürünü değil, kapitalizmin yapısında daima var olan süreçlerin devamının ve yaygınlaşmasının sonucudur. Aynı şekilde sınıf politikası daima birçok farklılığa rağmen birliği yaratma çabasını gerektirir. Bu yüzden, eğer işçi sınıfının parçalanma süreçleri bugün yoğunlaşıp genişliyorsa, o halde farklılıklara rağmen birliği yaratma çabası da yoğunlaştırılıp genişletilmek zorundadır. Bunun anlamı -diğer konuların yanısıra- şudur: sınıf örgütleri, daha önce hiç olmadığı kadar, "özgün baskılara -özellikle ırksal ve cinsiyetçi baskılara- karşı mücadeleye daha fazla hazırlıklı olmak; ve hem bu mücadeleler kendi başına önemli olduğundan hem de sınıf dayanışmasının kurulmasında zaruret arzettiğinden, bunlara karşı mücadeleye daha fazla katılmak zorundadır. Bana göre işçi sınıfının mevcut parçalılığı, sınıf politikasının yerini kimlik politikasının alması gereken tümüyle yeni bir çağda yaşadığımız anlamına gelmez. Tam tersine bu, kapitalist sistemin bütünleşmesi (totalizing) nedeniyle, solcuların örgütsel enerjilerinin en büyük bölümünü şimdi her zamankinden daha fazla yerel ve ulusal düzeyde birleşik sınıf politikasının oluşturulmasına ayırması gerektiği anlamına gelir.
Eğer küreselleşme kavramı bizi başka türlü düşünmeye sevkediyorsa, bu, onu başımızdan atmak için yeterli bir nedendir. Ayrıca şu da ileri sürülebilir: Mevcut küresel ekonomi yerel ve ulusal sınıf örgütlerinin ve mücadelesinin önemini azaltmaktan çok artırır, potansiyel olarak onu etkisiz kılmaktan çok güçlendirir. Herşeyden önce, uluslararası piyasa güçleri karşısındaki ulusal sermayelerin zayıflığı potansiyel olarak anti-kapitalist mücadelelere yeni hedefler sunar.
Bu bizi devlet sorununa getiriyor. Küresel-yutturmaca öğretisine göre, ekonominin uluslararasılaşması ile devletin gücü arasında bir ters orantı vardır: Daha fazla küreselleşme, buna karşılık ulus-devletin rolünün daha fazla küçülmesi. Fakat bu önerme, küreselleşmenin devleti ön koşul olarak kabul ettiği, ve devletin, geleneksel işlevlerinden bazılarını yitirmiş olsa bile aynı zamanda yenilerini kazandığı basit gerçeğini dikkate almıyor. Açıkça ifade etmek gerekirse, ulus-devlet, ulusal (veya aslında çok-uluslu) sermayenin küresel piyasaya girişinin en önemli kanalıdır.
İlla bir fark aranacaksa, yeni küresel düzen bugün her zamankinden daha fazla bir ulus-devletler dünyasıdır; ve bu devletler sermaye hareketleri bakımından geçirgenlik özelliğihe sahipse, bu geçirgenlik (onun doğal bir sonucu olarak, daha doğrusu onun koşulu olarak) ulusal sınırların ve devlet otoritesinin varlığını gerektirir.(6)
Bugünün küresel ekonomisi ile sömürgecilik dönemi emperyalizmin eski biçimleri arasındaki karşıtlık, herhalde konuyu açıklamak için yeterli olacaktır: Eski tarz sömürgeler emperyal güç için herhangi bir ciddi jeo-politik engel oluşturmuyordu. Sömürge sınırlarının üzerinden geçen sermaye hareketleri, kuşkusuz, sadece değerli kağıt transferlerinin veya elektronik iletilerin konusu değil, zor kullanan güçlerin kütlesel hareketleriydi. Başka bir deyişle jeopolitik sınırlar yalnızca kavramsal olarak değil, fiziksel olarak da geçirgendi. Ulus-aşırı sermaye dünyanın her köşesine zorla girme konusunda bugün eski tarz askeri emperyalizmden daha etkili olabilir, fakat o, bunu yerel sermaye ve ulus-devletler aracılığıyla gerçekleştirme eğilimindedir. Ulus-aşırı sermaye piyasa üzerindeki egemenliğini sürdürmek için, en son noktada, yeni türde bir askeri emperyalizme, -gerçekte, tek bir ulus-devletin askeri gücüne, geride kalan son süper güçe- güvenebilir; fakat o, kârlı yatırımların şartları olan ekonomik istikrar ve çalışma disiplini koşullarını devam ettirmek için çok sayıdaki yerel politik otoriteye -örneğin Hindistan ve Çin devletlerine- bel bağlıyor.(7) Ulus-aşırı işbirliği için ortaya çıkan her yeni fırsat, yeni türden emperyalistler-arası rekabet biçimleri ile karşılanır; ulus-devlet bu rekabette hala temel unsurdur.
Eğer devlet sermayenin dünya piyasasında desteklenmesinde bu kadar önemli bir rol oynuyorsa, solcuların umutlarını bir uçta her bakımdan parçalanmış bir kimlik politikasına, ve/veya, diğer uçta yerel ve ulusal örgütlenme ve mücadeleyle bağlantısı bulunmayan gerçeklere aykırı bir enternasyonalizm fantazisine, bağlaması yanlış olurdu. Eğer devlet sermayenin küreselleşmiş ekonomiye ulaşacağı kanal ise, o aynı zamanda bir anti-kapitalist gücün, sermayenin hayatla bağını koparabileceği bir araçtır.
Postmodern sol, büyük ölçüde küreselleşme kavramını ve onun gerisindeki varsayımları sorgusuz sualsiz kabul ettiği için, bu gerçekliğe gözlerini kapamış görünüyor. Küreselleşmeye ilişkin beylik görüş onu özellikle, insanların istek ve politikalarından bağımsız biçimde acımasızca dünyayı ele geçirmekte olan kaçınılmaz, geri döndürülemez doğal bir süreç olarak sunuyor. İzninizle söyleyeyim ki, bu görüş başka hiçbir yerde Sivanandanın teknolojik determinizminde olduğundan daha açık değildir. Buna göre küreselleşme teknolojik gelişmenin kaçınılmaz bir sonucudur: yeni elektronik teknolojileri küreselleşmeyi yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu kılar.(8)
Fakat küreselleşme tarih-ötesi doğal bir süreç değildir - sermayenin dünya pazarındaki hareket kabiliyeti ve rekabet gücü yararına devletin ekonomiyi düzenleme ve sosyal refah işlevlerini terketmesi gibi anlamlar içermeyecekse elbette... Bunlar, doğa yasalarının işleyişi ya da tarihin kaçınılmaz biçimde varacağı son durak değil, politik tercihlerin ürünüdür. Fakat neoliberalizmden kaynaklanan bu politikaların çoğu bir uçtan öteki uca bütün politik yelpazeye yayıldı.
Bu anlamıyla küreselleşme, kuşkusuz, sadece tesadüfi ve keyfi bir seçim değildir. O elbette belirli yapısal değişikliklere verilen bir tepkidir. En azından kısmen benim kapitalizmin evrenselleşmesi dediğim gelişmeye bir tepkidir. Eski tarz sömürgeci emperyalizm günlerinde gelişmiş kapitalist rakipler kapitalist olmayan bölgelerin yeniden ve yeniden bölünmesi konusunda birbirleriyle çekişirlerdi. Bugün neredeyse bütün dünyanın kapitalist olduğu ve bazı eski sömürgelerin bile kapitalist rakipler haline geldiği günümüzde, kurallar değişti, ve emperyalizm de değişti. Küreselleşme, bütün önemli aktörlerin kapitalizmin mantığına uygun olarak iş gördüğü bir dünya sistemindeki sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsenmiş politika tercihlerini temsil ediyor; tıpkı eski tarz emperyalizmin, büyük bir kısmı kapitalist olmayan bir dünyadaki sermayenin çıkarları doğrultusunda yapılan politika tercihlerini temsil ettiği gibi.
Fakat eğer küreselleşme sermayenin yapısal koşullara verdiği politik yanıt ise, o halde aynı koşullara yanıt veren alternatif, sosyalist yol ve yöntemler de var demektir. Eğer dünün Keynesci düzenlemeleri gibi eski politik eylem biçimleri bugün, ekonominin daha az küresel olduğu zamanlardakinden daha da yetersiz kalıyorsa kuşkusuz bu, sözümona politik eylem olanaklarının daraldığı anlamına gelmez. Sadece, politik eylemin tam olarak kapitalist ekonomiye müdahale biçimini alamayacağı ama buna karşılık giderek artan şekilde maddi yaşamı kapitalizmin mantığından koparma biçimini alması gerektiği anlamına gelir. Solun, küreselleşme umacısının onu felç etmesine izin vermek yerine, üzerinde düşünmesi gereken şey budur.
Sivanandana verdiğim yanıt için son bir söz. O beni, sosyalist değerlere ve inançlara yönelik postmodernizm kültürünün ortaya koyduğu tehlikeleri, enformasyon kapitalizminin içsel bir parçası olan yeni bir entellektüel sınıfın yarattığı tehdidi ve postmodernizm kültürünün savaş sonrası yükselişin ertesinde üretilmiş bir tür psikolojik başkalaşım (mutation) olmadığını görmekteki başarısızlığımdan dolayı azarlıyor. Belki postmodernite durumunu kapitalist dünyadaki entelijensiyanın belirli bir bölümüne musallat olan psikolojik bir durum olarak niteleme konusunda fazla ileri gitmiş olabilirim. Bu durum toplumsal bilinçte ifade edilen toplumsal varlıkın bir diğer biçiminden ne daha fazla ne daha az psikolojiktir; bir başka deyişle, daha önce sık sık söylediğim gibi, o aslında özel maddi koşullara verilen ideolojik bir yanıttır. Fakat bu kültürü enformasyon kapitalizminin (bence yine bu da sorunlu bir formüldür) bir ifadesi olarak tanımlamayı fazla yararlı ve bilgilendirici bulmuyorum. Bunun kökenleri, entellektüel ve politik oluşumları Büyük Bunalıma ve İkinci Dünya Savaşına dayananlar ile, entellektüel ve politik olgunluklarına kapitalizmin savaş-sonrası altın çağında ulaşanlar arasındaki kuşak farklılığına kadar gider; bu ikincilerin zihinsel oluşumlarında etkili olan deneyimler bunalım, dünya savaşı ya da anti-faşist mücadele değil, kapitalist genişleme ve üniversite yaşamıydı.(9)
Postmodernizm kültürünün sosyalist inançlar ve değerler için yarattığı tehlikeleri çok açık biçimde (şimdi, daha önce bu konuda yazdıklarımdan daha fazla) görüyorum. Bu tehlikelerin epeycesi, postmodernizme hiçbir sempati duymayan, ama yine de tipik biçimde ona eşlik eden efsanelerin bazılarının onları aldatmasına fırsat tanıyan A. Sivanandan gibi zeki sosyalistlerden geliyor.


NOTLAR
1. Review of International Political Economyde.
2. Bu terimi, Bob Fitche gönderme yapan Doug Henwooda borçluyum.
3. Küreselleşme efsanelerinin nasıl bir politik yelpazede etkili olduğuna dair önemli bir tartışma için, ve bazı alternatif öneriler için, bkz., Greg Albo, The World Economy, Market Imperatives and Alternatives, Monthly Review Cilt. 48, No.7.
4. Bkz., örneğin, Doug Henwood, Monthly Review Cilt.48, No.4; Harry Magdoff Globalization to What End? Monthly Reviewin yayınladığı bir broşür, 1992; L. Panitch, Globalization and the State, Socialist Register 1994: Between Globalism and Nationalism (Londra: Merlin, 1994).
5. Bkz. Robert E. Lipsey, Magnus Blomstrom ve Eric Ronstetter, Internationalized Production in World Output, National Bureau of Economic Research, Inc., Working Paper 5385, Aralık 1995.
6. Bu tartışma 1 nolu notta belirtilen makaleme dayanıyor.
7. Aijaz Ahmad son belirtilen konuyu Monthly Reviewde (Cilt.48, No.5) yayınlanan bir röportajda ele aldı. Hem sermayenin küresel yayılmasını hem de ulus-devletin pekiştirilmesini içeren bugünkü emperyalizmin yapısal diyalektiğine ilişkin tartışma için bkz., A.Ahmad, The Politics of Literary Postcoloniality, Race and Class, 36.3, 1995, özellikle sayfa:10-12.
8 Sivanandan, Marksın ünlü (ve çok yanlış anlaşılan) önermesine – eldeğirmeni
size feodal lordların toplumunu ve buharlı değirmen endüstriyel kapitalistlerin
toplumunu verir- başvurusuna destek olarak Harry Bravermanı yardıma
çağırıyor; Sivanandana göre aynı şekilde, mikroçip de size küresel kapitalistlerin
toplumunu verir. Fakat Braverman gerçekte, değerli kitabı Emek ve Tekelci
Sermayeye, Marksın bu pasajına ilişkin uzun bir tartışmayla giriyor; öyle ki bu
tartışmanın bütün amacı, kendisini Sivanandanın burada savunduğu türden
basite indirgenmiş, teknolojik-determinist yorumdan kesin olarak ayırmaktır.
9 Bu konuyu başka bir yerde daha geniş biçimde tartıştım: A Chronology of the New Left, or: Whos Old-Fashioned Now? Socialist Register 1995.


ÇEVİRENİN NOTU
(*) Burada bir kelime oyunu var. Arabaşlığın orijinali şöyle: Globalization or Globaloney?


MONTHLY REVIEW Şubat 1997
Çeviren: Halit Elçi

Felsefe

Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*-Antonio Gramsci

Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ula şılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama m...

Kapitalizm - Emperyalizm

28 Şubat Dönemecinden AKP` li Yıllara İslamcı Sermaye-A.Ekber Doğan

İslamcı siyasetin 1990'lı yıllardan beri en popüler ve güçlü siyasal aktörü olmuş RP-FP-AKP çizgisinin genel olarak sermaye sınıfıyla, özel olarak da "İslami sermaye" diye adlandırılan kesimle ilişkileri hareket içinden gelenlerin kurcalamaktan imtina ettiği, ulusalcı-Kemalist çevrelerinse kriminal bir konuymuş gibi yaklaştıkları bir meseledir. Bu ilişkiyi ele alma konusunda genel geçer yaklaşım, sıradan bir iktidar çevresi-onunla ilişkili burjuvaların bireysel ve kolektif çıkar birliği anlamına gelen bir kayırmacılık ve zenginleşme ilişkisi biçiminde ele almaktır. Bu çalışmada söz konusu ilişki, -"ahbap-çavuş kapitalizmi"ne özgü, andığımız türden...