Çatı Partisi - 1



Türkiye’deki egemen güçler arasındaki güncel çatışmalar ve çelişkiler, bir tarafta ülkenin ve dolayısıyla vesayet rejiminin içine düştüğü derin yönetim krizinin boyutunu ve bu krizin yol açtığı tehlikeli süreci gösterirken, diğer taraftan da uluslararası düzeydeki, bilhassa Ortadoğu’daki gelişmelerin dayatmasıyla söz konusu olan yeni stratejik arayışlara işaret ediyor. Ama tüm bu çatışma ve çelişkiler, laiklik – antilaiklik gibi karşıt noktalarda görünen egemen güçlerin bir bütün olarak aynı cephede kalmaya devam ettikleri gerçeğini de değiştirmiyor.

Aslına bakılırsa askerî ve sivil bürokrasinin, AKP hükümetinin, CHP ve MHP’nin, sermaye kesimleri ile milliyetçi – şovenist unsurların farklı akımlarını oluşturdukları bir “tek cephe partisinden” bahsetmek olanaklıdır diye düşünüyorum. Çünkü, erk sahipleri ve muhalifleri (!) ve bütün farklılıklarına, karşıtlıklarına rağmen, bu güçleri “tek millet, tek vatan, tek devlet” anlayışı ile emperyal hırslar ortaklaştırmakta; başta Kürt halkının olmak üzere, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin özgürlük ve demokrasi arayışları onları “tek çatı” altında, bir nevî “Falanj Türk” etrafında birleştirmektedir. Türk “falanjistleri” çeteler, ultramilliyetçi-şoven kalemşörler, militer yapı, yasama-yürütme-yargısı dahil tüm açık ve gizli kurumlarla hem kendi aralarında erk kavgaları vermekte, hem de toplumun geniş kesimlerini psikolojik savaş yöntemleri ve ırkçılığa varan propaganda ile egemen politikanın sosyal dayanağı haline getirmekteler. Bu egemen cephenin karşısında ise barıştan, sosyal adaletten ve özgürlük içinde gerçek demokrasiden yana alternatif olabilecek bir ortak aracın olmaması, egemen politikanın toplumu esir almasını kolaylaştırmaktadır.

Halbûki ülkenin içinde bulunduğu derin kriz ortamı, egemen politikayı geri püskürtebilecek, daha farklı bir gelişme yolunu açabilecek güçlü bir toplumsal muhalefet için son derece uygun koşullar yaratmıştır. Kronikleşen kitlesel işsizlik, yoksullar ve zenginler arasındaki uçurumun devasa büyümesi, iç göç ve iç göçün beraberinde getirdiği sayısız sorun, sosyal güvenlik sistemlerine yönelik topyekûn saldırı, kamu varlıklarının sermayeye peşkeş çekilmesi, antidemokratik hukuksuzluk, düşünce-ifade etme-örgütlenme özgürlüklerinin yok edilmesi, ekolojik felaketlerin devlet ve hükümet kararlarıyla teşvik edilmesi, kirli savaşta ısrar, etnik ve dinsel çatışmalara yol açabilecek toplumsal bölünme ve yolsuzluklar, egemen politikanın alternatifsiz tek doğru olmadığını gözler önüne sermektedir.

Bununla birlikte Kürt özgürlük hareketinin TSK’nin “kara harekâtının” fiyasko ile sonuçlanmasına yol açan ve Newroz’da kanıtlandığı gibi milyonlarca Kürdün sahiplendiği duruşu, Kürtlerin büyük bir kesiminin bugüne kadar olduğu gibi yönetilmek istemediklerini ve özgürlükler ve haklar konusunda kararlı bir direniş sergileyeceklerini göstermektedir. Kürtlerin bu kararlılığı, gayri memnun olan, ezilen ve sömürülen tüm diğer kesimler için büyük bir fırsat yaratmaktadır. Diğer tarafta – cılız olarak nitelense dahi – emek hareketi içinde de neoliberal politikalara karşı pek küçümsenmemesi gereken bir hareketlilik başlamıştır.

Egemenlerin işini kolaylaştıran temel faktörün, demokratik güçlerin yarattığı boşluk olduğunu gören ve merkezinde DTP, EMEP ve SDP ile tutarlı aydınların yer aldığı kesimler, toplumsal muhalefeti örebilecek, barış, emek ve demokrasi güçlerinin geniş birlikteliğini kurma potansiyeli taşıyan bir siyasî araç tartışmasını başlattılar. Kamuoyunda “çatı partisi” olarak nitelendirilen bu girişim, özellikle DTP genel başkanı Nurettin Demirtaş tarafından dile gtiriliyordu. Konunun her ne kadar kamuoyunda geniş bir biçimde tartışılmamasına rağmen, demokratik kesimlerde ciddî bir hareketlilik yarattığı söylenebilir.

DTP yönetimi bu çerçevede “Halkların kardeşliği temelinde oluşturulacak bir emek, barış, demokrasi ittifakıyla, geniş güçleri kapsayabilir, ezilen Kürt ve Türk yığınlarına ulaşarak, ırkçı, milliyetçi, şoven ideolojik hegemonyayı kırmak için yaygın bir çalışma gerçekleştirebilirsek, hem bu imhacı ve tasfiyeci dalgayı geri püskürtmek mümkün olabilir, hem de halkların özgürlüğü ve emeğin kurtuluşunun devrimci demokratik yolu açılabilir” tespitini yapmakta. Bu tespite katılmamak için hiç bir ciddî gerekçe göremiyorum doğrusu.

Türkiye’deki bu tartışma doğal olarak Avrupa’da bizleri de etkileyecektir. Hatta etkilemelidir de. Avrupa’da yaşayan Kürtlerin, Türkiye kökenlilerin, Avrupa’daki yaşamlarını doğrudan belirleyen Türkiye’nin gelişme yolunu halklar ve ezilenler lehine değiştirebilecek her tartışmanın içerisinde yer almaları gerektiğine inanıyorum. Bizler de buradan olası bir birlikteliğin oluşumuna katkıda bulunma, ortaklaşmanın birer öznesi olma kararını vermeliyiz. Bu nedenle gazetemizdeki köşemi önümüzdeki haftalarda ortak siyasi araç konusundaki düşüncelerime ayırmak istiyorum. Barış ve demokrasi kaygısı taşıyan herkesi bu tartışmaya katılmaya çağırıyorum.

5 Nisan 2008