'Çatıda cambazlar oynarsa'



Berlin, 27 Haziran 2008... İlginçtir, Türkiye solunun bazı kesimleri ne zaman çözümsüzlükten çıkış yolunu gösteren, ya da göstermeye aday olan ciddî bir öneri gündeme gelse, dengesi bozulmuş bir robot misali yalpalamaya başlıyorlar. Böylesi yalpalanmaları son günlerdeki 'Çatı Partisi' tartışmaları ekseninde de izlemek olanaklı.

Polemiğe başlamadan önce yapılan 'Çatı' önerisini tekrar ele alalım: Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt Sorunu’nun barışçıl ve demokratik çözümü başta olmak üzere, vesayet rejimini aşmak, sadece seçimler için bir araya gelmek değil, sisteme topyekûn karşı çıkan ve olanaklı olan en geniş kesimleri kucaklayacak bir toplumsal muhalefet hareketini yaratmak için uzun vadeli stratejik adım olarak bir siyaset aracını oluşturmak. Var olan partilerin kapatılmasına gerek görülmeden, tek çatı altında ortak iradeyi dillendirmek. Anlayabildiğim kadarıyla öneri sahibi dinamiklerin ifade ettikleri aşağı yukarı buydu.

Bugüne kadar 'Çatı Partisi' tartışmalarını olabildiğince izlemeye, zaman zaman kaleme aldığım yazılarla 'cümrüm kadar' katkı sunmaya çalıştım. Zaman içerisinde 'neden-niçin' yerine 'nasıl' tartışılmaya başlandığı içindir, artık 'iş yapma' zamanının geldiğine inanmıştım. Herhalde bu inanca kendimi fena kaptırdığımdan olacak, nasıl olsa sol dinamiklerin çoğunluğunun kafası genelde açıktır, acaba diğer kesimler nasıl kazanılabilir diye kendimce düşünüp dururdum. Heyhat, kör inanca kapılmışım besbelli.

Diyeceksiniz ki, yahu kardeşim bazı dükkân sahiplerinin, pardon... solun bazı kanaat önderlerinin böylesi bir birlikteliğe muhtelif nedenlerden dolayı karşı olduklarını bilmiyor musun – ne de olsa Almanya’da da benzer bir deneyimi yaşadın ya diye... Bittabii, bal gibi biliyordum. Tartışmaların ta başından itibaren sosyalist terminolojinin allı pullu söylemleri ile süslenmiş itirazların geleceği gün gibi ortadaydı. Bu nedenle, yıllardır 'sınıftan' kopuk yaşadıklarını unutup (ya da, unutturduklarını zannedip) 'işçi sınıfı olmadan asla!' nidalarıyla yeniden soyut sınıfçılığa soyunanları, 'siyasî demokrasicilik' suçlamasıyla -bence- sapla samanı karıştıranların itirazlarını, hatta aslen Kürt hareketine karşı olan, ama bunu açıkca söylemekten ısrarla çekinip, 'canım, birlik olmak iyidir, ama...' diye başlayarak, '40 yıldır sağlanamayan birliği oluşturmaya çalışmak anlamlı değil' diyenleri doğal karşılıyordum.

Amma velakin, tüm aksaklıklarına rağmen Bin Umut Adayları deneyiminin başarı elde etmiş olması, Kürt hareketinin 'Çatı'ya önkoşulsuz destek sunması, sosyalist kesimlerin çalışmaların içine girmesi, açıkcası bende olağan itirazların dışında önemli bir adım atılabileceği kanısını uyandırmıştı. Yani bu iş olacak diye düşünüyordum. Ve yazının başında altını kalın kalemle çizerek vurgulayayım: 'Çatı'nın oluşturulabileceğine dair inancımı hiç kaybetmedim, kimi dostları, yoldaşları bu polemik ile hiddetlendirsem bile.

Aslında örgütlenme yöntemleri ve modelleri üzerine yazılar yazmayı, Türkiye dışında yaşayanların bu sürece nasıl katkı sunabileceklerine ve dayanışmanın örgütlenmesine yönelik öneriler geliştirmeyi gerekli görüyordum. Ancak – açıkca öyle ifade edilmese de – özünde 'Çatı' düşüncesinin karşıolumu olan 'sol ittifak' samimiyetsizliği dile getirilir olduğundan, bir iki eleştirel söz söyleme zorunluluğu doğdu. Ayrıca bu polemikle 'yaraları kaşımak' ve böylece 'söylenmeyenlerin söylenmeye başlanacağı' bir tartışmayı ateşlemek istediğim de söylenebilir. Eh, bir de soldaki statükocu egemen düşünceyi bir nebze olsun çatlatabilirsem, değmeyin keyfime...

Sosyalistler görevlerini yapsınlar, yeter

Doğaldır ki bir polemik yazısında, dikkat edilmezse eğer, eleştiri kolayca hakarete dönüşebilir. Eleştiri-özeleştiri, ne kadar şiddetli olursa olsun, temizleyicidir, ama hakaret düşünceyi kirletir. Bu nedenle önce hem yanlış anlaşılmalara meydan vermemek, hem de olası çarpıtmaları engellemek için bazı noktaların altını çizmek istiyorum.

Birincisi: sosyalistlerin birliği, bu birliğin işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi ile nasıl buluşacağı, bir 'sınıf partisinin' kurulup kurulamayacağı veya var olup olmadığı, kapitalizm eleştirisinin pratik politik mücadelede nasıl hayat bulacağı, sosyalist devrim ve iktidar mücadelesi gibi temel sorular esas itibariyle sosyalist hareketin, marksistlerin, komünistlerin sorunudur. Bu yöndeki tüm teorik ve ideolojik tartışmalar öncelikle onların tartışmalarıdır ve 'sistem içi' çözüm tartışmalarının dışındadırlar. Yani, 'Çatı'lar kurulsa da kurulmasa da; irili ufaklı ittifaklar oluşsa da oluşmasa da, bu konular partili-partisiz sosyalistlerin, marksistlerin, komünistlerin gündeminden hiç düşmemesi gereken var oluş nedenleridir.

İkincisi: kapitalizmi aşmak için mücadele vermek; emperyalist savaşlar, neoliberal politikalar ve kapitalist sömürü mekanizmaları ile ırkçılık-milliyetçilik arasındaki bağlantıları açığa çıkarmak; sınıf hareketini örgütlemek, devrimci mücadeleyi örmek ve kapitalizmin tarihin sonu olmadığını, başka bir dünyanın, yani sosyalizmin olanaklı olduğunu göstermek gene sosyalistlerin, marksistlerin, komünistlerin birincil görevidir. Bu görevin gereğini onlardan başka hiç bir kesim yerine getiremeyecektir.

Ama, üçüncüsü: bunların yanısıra ve bunlara paralel olarak, burjuva demokrasisinin ve barışın tesis edilmesi; işçilerin, emekçilerin, yoksulların, halkın geniş kesimlerinin çalışma ve yaşam koşullarının bugünden itibaren iyileştirilmesi; etnik, dinsel, cinsel ve sosyal kökenine bakılmaksızın herkesin eşit kültürel, demokratik ve sosyal haklara kavuşması için mücadele vermek, hatta »sistem içi« araçları bu uğurda kullanmak, birincil görev ile hiç çelişmemektedir.

Kısacası, sosyalistler öğretileri gereğince verili olan görevlerini yerine getirsinler, yeter. Tabii bunu İstanbul’un tuzu kuru mekânlarında yapılan ve 'sen-ben-bizim oğlanın' katıldığı panellerle yeterince yapılamayacağını, sınıfın olduğu yerlerde, sınıfın içinde ve Karl Marx ile Friedrich Engels’in 1848’de durdukları – ve ilkesel olarak ölünceye kadar ayrılmadıkları – noktadan hareketle olacağını ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım.

Platform mu, kaygan zeminde dans mı?

Bu polemiği kaleme almamın nedeninin ÖDP cephesinden geliştirilen söylemler ve son günlerde ÖDP genel başkanı, bağımsız milletvekili sayın Ufuk Uras’ın dile getirdiği düşünceler olduğunu dikkatli okuyucu anlamıştır sanırım. Önce basından ve internet üzerinden takip edebildiğim söylemleri not edeyim:

25 Haziran 2008 tarihli Evrensel gazetesi, ÖDP genel başkan yardımcısı Alper Taş’ın 'AKP eliyle yürütülen neoliberal politikalara karşı mücadeleye ilişkin, Kürt sorununun çözümü için emperyalist politikalara karşı mücadeleye ilişkin, AKP tarafından yürütülen muhafazakârlaştırma politikasına karşı ama en önde de neoliberal politikalara karşı, solun en geniş kesimleriyle; sendikalar, demokratik örgütlerle bir sol zemin oluşturma, emek ve demokrasi platformu oluşturma fikrimiz var. (...) Çatı partisi bizim açımızdan daha sonra yapılan bir tartışma. Emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmeyi önemsiyoruz, bu konuda partimizin bir kuşkusu yok' (a.b.ç.) diye konuştuğu bildiriyordu. Ufuk Uras ise düzenlenen iki panelde 'geniş sol koalisyon' ve 'AKP’ye karşı sol seçenek' çağrıları yapmaktaydı. Sayın Uras Milliyet gazetesiyle yaptığı bir söyleşide de (www.timeturk.com/news_print.php?id=14507) düşüncelerini biraz daha açarak belirtmekteydi. Ara başlıklarla söylediklerinin ana çizgisini vermek gerekirse, şunların altı çizilmeli diye düşünüyorum:

Soru: Peki ama o yıllardır bulunamayan “tek adres” olmanın formülü ne?

Ufuk Uras: Cebimizde hazır bir model yok, ancak esnek koalisyon tipinde bir yan yana diziliş olabilir. Tıpkı Latin Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi...(a.b.ç.)

Soru: solda birlik modeli mi?

Ufuk Uras: Birlik demesek de, daha geniş ve gevşek yapıda bir 'sol koalisyon’ oluşturabiliriz. Üstelik bunun tam da şimdi zamanı. Daha öncesi erken olabilirdi, biraz geciktirsek geç olabilir, ama Anayasa Mahkemesi’nin kararı ve sonrasının takvimi belli olduğu anda hemen harekete geçmek gerekiyor.

Soru: Yani Temmuz-Eylül arası yapmak şart?

Ufuk Uras: Mutlaka, çünkü Türkiye’nin yeniden yapılanmasıyla solun yeniden yapılanması ilk defa bu denli örtüştü. Bu bir fırsat. Aynı şekilde Türkiye’nin demokratik dönüşümüyle Avrupa’nın geleceğini de senkronize etmek lazım. Bu ikisinin de örtüşen bir yanı var. Yani Türkiye’nin bu yol ayrımından siyasetin alanını genişleterek, krizin rejim krizine dönüşmesini ve Türkiye’nin felce uğramasını önleyerek, demokrasiyle çıkmak münkün. Bunu da yaparsa bir tek sol yapabilir. (a.b.ç.)

(...) Soru: Sizce bu formül Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianemesinden daha mı etkili sonuç alır?

Ufuk Uras: Tabii, AKP’yi çökertecek asıl formül budur. Yasakçı anlayış tam tersine güçlendirir AKP’yi, ama güçlü bir sol koalisyon çökertir. Zaten dikkat edin birden bire sokak muhalefetinde bile ciddi bir düşüş oldu. Niye? Çünkü insanlar AKP’nin düştüğünü görüyorlar, ama çok statükocu düzen güçlerine de sıcak bakmıyorlar. O yüzden bizim ne yapıp edip, demokrasiden, gerçek ve özgürlükçü bir laiklikten, sosyal politikalardan yana, yüzünü sola dönmüş bütün sosyal demokratları, Alevileri, şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören Kürt muhalefetini, solun bütün renkleriyle bir sol koalisyonda toplamamız lazım. Türkiye’nin tek çözüm yolu bu. (a.b.ç.)

Sayın Taş ve sayın Uras’tan böylesine uzunca alıntı yapmamın nedeni, 'dil düşüncenin aynasıdır' tespitinden hareketle, yaklaşımlarının arkasındaki mantığı açmak ve eleştirilerimi söylenenlere yöneltmektir. Ve başka bir tespiti, yani tüm karşıtlıklarına rağmen ÖDP içerisindeki ana damarların temel konularda ne denli örtüştüklerini göstermek için. Sayın Uras ve sayın Taş’ın söylediklerinden benim ilk çıkardığım, parti içindeki iktidar kavgalarına rağmen, partideki ana damarların Kürt hareketi ve 'Çatı Partisi' karşıtlığı konusunda ÖDP olarak bütünsel bir yaklaşıma sahip olduklarıdır.

Yanlış anlaşılmasın, ben böyle düşünülmesin, Kürt hareketi eleştirilmesin demiyorum – ama asıl düşüncenin, temel yaklaşım mantığının açıkça ifade edilmemesini, sanki öyle düşünülmüyormuş gibi konuşulmasını yadırgıyorum. Asıl düşünceyi söylemeden, sözde pragmatist, ama özünde çıkarcı bir yaklaşım sergilenmesini ise hiç mi hiç etik bulmuyorum.

Neyse, lamı cimi bırakıp alıntılara dönelim: 'Kürt sorununun çözümü için emperyalist politikalara karşı müdaleye ilişkin...' diyerek başlayan ve gûya farklı kesimleri ifade ederek 'şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören Kürt muhalefetini...' çerçevesinde devam eden yaklaşımlar, özünde Kürt halkının geniş kesiminin desteğini elde etmiş olan Kürt özgürlük hareketini tanımamak, kabullenmemek anlamına gelmektedir. Yani 'PKK’siz çözüm arayışıdır', ki böylelikle – istenilmediğini varsayarak vurguluyorum – egemen güçlerin tasfiye politikasına ortak olunmaktadır. Aynı şekilde bu yaklaşımla 'PKK ve taraftarları, emperyalistlerin maşasıdır' demagojisine temel üretildiği düşüncesindeyim.

PKK’ye karşı çıkılabilir, DTP eleştirilebilir, silahlı mücadele yöntemlerinin ne kadar yanlış olduğu söylenip, tek taraflı silah bırak, hatta teslim ol talepleri ileri sürülebilir, dahası Kürt Sorunu’nun ancak ve ancak sosyalizmle çözülebileceği iddia edilebilir. Bunlar – kimilerine katılmasam da – meşru görüşlerdir ve görüşlere, karşı görüşle eleştirme dışında kimse karşı çıkmaz herhalde. Ama düşünce bu olup, milletvekili seçilebilmiş olmanın hangi dinamiklerin yarattığı olanaklar sayesinde gerçekleştiğini unutup, Kürtlere kayıtsız şartsız oy vermekle yükümlü sürü muamelesi yapmak da o denli ciddî bir ahlakî sorundur bana göre.

Diğer yandan çıtayı salt 'AKP’yi çökertmekle' sınırlayarak ve Kürtler başta olmak üzere çeşitli toplumsal kesimlerin yıllardır ödemek zorunda bırakıldıkları bedelleri kaale almayarak önerilen bir 'sol zemin' umut edilen 'emek ve demokrasi platformu'ndan ziyade, şeytanın sofrasında yer alıp, kaygan zeminde dans etmeye çalışmaktan başka bir şey olmayacaktır.

'Sol birlik' olacaktı da, Kürtler mi engelledi?

Yapılan 'sol birlik' veya 'sol ittifak' önerilerine baktığımda, sanki yeni bir şey söyleniyormuş gibi bir havaya girildiğini görüyorum – hoş, uzağı iyi göremeyen bir miyopum, ama kulaklarım da iyi duyar yani. Neyse, polemiği sulandırmayayım. Şimdi, aylardan beri çeşitli sosyalist dinamiklerin, Kürt hareketinin, aydınların v.s. 'Çatı' tartışmalarını sürdürdüğü bir ortamda, gökten zembille iner gibi 'sol ittifak' önerilmesi ne anlama geliyor acaba?

Öncelikle şunu sormak gerekiyor: sayın Taş’ın dediği gibi neoliberalizme, emperyalist politikalara karşı emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadeleyi sol, sosyalistler, devrimciler yapmayacak da, burjuvazi mi yapacak? Bu mücadele solun varlık nedeni değil mi? Eğer öyleyse, bunca yıldır var olan örgütler, sol partiler niye solda birliği bir türlü oluşturamadılar? Demezler mi, yahu yoldaşım solda birlik olacaktı da, Kürtler mi bunu engelledi, diye? Madem 'Çatı Partisi'ni tartışmak için önce solun ve işçi sınıfının birliği sağlanmalıydı da, niye bugüne kadar beklendi, engel neydi? 'Emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmeyi önemsiyoruz' demek, bugüne kadar emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mücadele edilememiş olmanın itirafı değil midir? Bugüne dek ortak mücadele edecek bir sol platform oluşturulamadıysa, bunun sorumlusu ilk başta Türkiye sol-sosyalist hareketidir. Sorumluluğu başka yerlerde aramak, eski deyim ile, abesle iştigâl olacaktır.

'Sol' gösterip, ulusalcı vurmak

Türkiye’deki sol-sosyalist hareket en başta külâhları öne koyup, neden marjinal kaldığını, neden kitleselleşemediğini etraflıca düşünüp, kendi hatalarıyla yüzleşme cesaretini gösterebilmelidir. Bunu onun-bunun için istediğimden veya Avrupa’dan solcu ukalalığa kalkıştığımdan değil, bizzat sol-sosyalist hareketin kendisi için gerekli gördüğümden vurguluyorum. Sol-sosyalist hareketler, devrimciler kendilerini 'sınıfın en mücadeleci, en devrimci, en aktif, en..., en..., en... unsurları olarak' dev aynasında görüp, özeleştiri mekanizmasını işletmeden, 'sınıfın önderliğine' soyundukları andan itibaren tükenmeye mahkûm olurlar. Sınıf adına söylenenler, sınıfa ulaşmıyorsa, lafazanlıktan başka bir şey olamaz.

Yoldaşlarım hiç kızmasın. Dost acı söyler. Kusuruma bakmayın, biraz da aklıma geldiği gibi yazıyorum. Örneğin kendi kendime hep düşünmüşümdür: bir kere – ister seçimle, ister seçilmeden – solun kanaat önderi olunduktan sonra, neden ebediyen hep öyle kalınır diye. Hiç mi hata yapmaz kanaat önderlerimiz? Hareketin, örgütün, partinin kaderi hep bu 'eleştirilemez' yoldaşların iki dudağı arasında mı kalmalıdır? Yahu yoldaşlar, hep demokrasi demokrasi diye bağırıyoruz da, kendi içimizde demokrat olmanın gereğini ne kadar yerine getiriyoruz diye sormaz mı hiç kimse? Hep ötekiler mi yanılır? Öteki fraksiyon, öteki parti, öteki grup, hareket? Ve tek doğrunun tapusu sadece bizde mi acaba?

Hoş görün a dostlar, her soru yeni soruyu doğruyor, bende kendimi kaptırdım, gittim. Gene sadede geleyim. Sayın Uras 'geniş sol koalisyon' derken, 'tıpkı Latin Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi esnek koalisyon tipinde bir yan yana diziliş olabilir' diyor.

Eh yani, olabilir elbette. Olabilir olmasına da, bunun Türkiye’nin toplumsal, siyasî, kültürel ve iktisadî koşullarıyla örtüşüp örtüşmediği ayrı bir konu. Latin Amerika’daki veya Avrupa’daki – özünde ulusalcı olan – örneklerden mutlaka faydalanılabilir, faydalanılmalıdır da, ancak Türkiye’nin özgün koşullarının statik-modernist şablonlara uygun olmadığı gerçeği unutulmazsa. Avrupa ve Latin Amerika toplumları, modernliği benimsemiş olan toplumlardır. Türkiye toplumu ise, ilelebet sürmesi arzu edilen bir jakobenvarî diktatörlük tarafından yukarıdan aşağı dayatılan bir modernlikle karşı karşıyadır. Yani – yeni bir terimi kullanacak olursak – Türkiye toplumunun büyük bir kesimi ile modernizm 'kompatibl' değildir.

Hal böyle olunca, bugüne kadar 'solun' Türkiye’de neden başarısız olduğu, toplum nezdinde karşılık bulamadığı ve tabii ki modernist bir proje olan sol söylemin neden 'beyaz adam' söylemi gibi yadırgandığı doğal bir sonuç olur. 'Sınıfın' hali ortada. Burjuva devletinin hukuku ile cemaat hukuku yan yana var olabiliyor. Toplumdaki muhafazakârlığın derecesi de belli. E bu durumda salt seçime endeksli, koşulları kaale almayan, ülkenin en temel sorunu olan Kürt Sorunu’nda 'ne şiş yansın, ne kebap' misâli renksiz-tarafsız-samimiyetsiz bir 'esnek sol koalisyon' önerisi, olsa olsa en fazla 'sol' gösterip ulusalcı vurmaktır, ki bana kalırsa ÖDP’deki kanaat önderlerinin asıl sorunu da budur.

Radikal ve demokrat olunmadan, sosyalist olunabilir mi?

Hani derler ya 'herkes gider Mersin’e, bu gider tersine' diye; benim durumum da biraz ona benziyor. Yani anlayamadığım bir tuhaflık sarmış beni. Genellikle insan – en azından Avrupa’da böyle – gençliğinde radikaldir, anarşisttir, komünisttir, egemen düşünceye ve koşullara muhaliftir. Ama yaşlandıkca, yaşam ile barışılıp, tuzu kurutunca, bir o kadar sistemle uyumlu olunur, sosyal demokratikleşilir, tutuculaşılır, devrimcilik 'gençlik işte' diye küçümsenir. Marx boşuna tespit etmemiş ya, 'varoluş bilinci belirler' diye. Ben ise, tam tersi yaşlandıkça radikalleşiyorum. Laz olduğumdan olsa gerek, hep daha tersine, muhalifliğe meyil gösteriyorum.

Belki bu yüzden sayın Uras’ın '... krizin rejim krizine dönüşmesini ve Türkiye’nin felce uğramasını önleyerek, demokrasiyle çıkmak mümkün. Bunu da yaparsa bir tek sol yapabilir' sözü çok tuhafıma gitti. Yanılıyor olabilirim, ama yanlış anımsamıyorsam solun, hele hele sosyalistlerin 'rejim krizini önleme' diye bir görevleri yoktu. Hani bizim derdimiz başka bir dünya, yani sosyalizmdi? Hani devrim, kapitalizmi yani rejimi alaşağı ederek aşmak filan? Yoksa yanlış mı anımsıyorum?

Peki, uslanmaz bir sosyalist olarak, bir yoldaşımın – hem de üyesi olduğum Sol Parti’nin kardeş partisi olan ÖDP’nin genel başkanının – söylediği tuhafıma gidiyor da, muhafazakâr ve dindar birisinin, Ayhan Bilgen’in söylediklerini neden kendime bu kadar yakın buluyorum? Dedim ya, bir tuhaflık var bende. Ne diyor Ayhan Bilgen: 'Toplumun farklı ezilen, sömürülen yani farklı kesimini sisteme entegre edecek bir alternatife değil, tam tersi onların talepleri doğrultusunda sisteme dönüştürecek, sistemi değiştirecek alternatife ihtiyaç var.'

Haydi kardeşim, gel de şaşırma. Bir sosyalist 'rejim krizini önlemekten' bahsederken, bir muhafazakâr 'sisteme talip A veya B partisine değil, topyekûn sisteme muhalif bir formül geliştirmekten', 'her türlü militarizme karşı Kürt Sorunu’nun demokratik barışçıl çözümünden yana bir yaklaşımı merkeze koymaktan', 'laikliği demokratikleştirmekten' ve 'Kürtler ile Türkleri, Aleviler ile Sünnîleri, bütün ezilenleri, haksızlığa uğrayanları, dışlanmışları birleştirmekten' bahsediyor. Hem radikal, hem demokrat, hem de muhafazakâr ve dindar. Sayın Uras ve sayın Taş ise sosyalist. Yok, olmuyor işte. Radikal, yani sorunların köküne inilmeden ve demokrat, lafta değil, ısrarlı, enerjik, kararlı ve hep en zayıfın perspektifinden hareket eden demokrat olunmayınca, sosyalist olunamıyor bence.

Sonuç yerine...

Ülkenin yangın yerine dönüştüğü, milliyetçi-şöven histerinin geniş kesimlerin beyinlerini esir aldığı, toplumsal bölünmelerin kanlı bir iç savaşa dönüşebilecek derecede derinleştiği, egemen güçler arasındaki çatışmaların fırtınaya dönüştüğü; Ortadoğu’nun emperyalist güçlerce kaos bölgesi ve kan gölüne çevrildiği, uluslararası sosyalist hareketin basiretsizliğinin ayyuka çıktığı bir dönemde ve bölgenin en gerici askerî gücünün ilmiği içindeki bir ülkede, devrim ve sosyalizm kavgası vermek elbette kolay bir iş değil. Ancak böylesine olağan dışı koşullar altında salt seçime endeksli ve politik olarak da son derece geri bir öneriyle kamu önüne çıkmak, bırakın solda birliği sağlamayı, çatıda cambazlık yapmaktan öteye gidemeyecektir.

'Sol' olunabilmesi için 'sol' olunduğunun söylenmesi yeterli değildir. Sol olabilmenin, sosyalist olabilmenin bence en temel koşulu, esaslı olan ile tali olanı, öz ile tesadüfî olanı ayırt edebilmektir. Uğursuz koşulların dayattığı hataları, daha 20. Yüzyıl’da sönüp, donmuş bir 'eritme potasından' ibaret olan ulusçu yaklaşımları, dar grup egoizmleri ile gündelik çıkar arayışlarını sol politika olarak yansıtmakla, en başta aşkı ile tutuşulan, uğruna nice bedeller ödenilen sosyalizm idealine olabilecek en büyük kötülüğün yapıldığı unutulmamalıdır.

Türkiye sosyalistlerinden mucize beklemiyorum tabii ki. Ama, bütün eleştirilerime, farklılıklarımıza rağmen sonuna kadar dayanışma içerisinde olacağım Türkiye sosyalist hareketinden 'beyaz' paradigmadan kendilerini kurtarmalarını, demokrat olmalarını, Kürtlere ve ezilen, haksızlığa uğratılan bütün kesimlere karşı empati geliştirmelerini ve Marx’ın kategorik emri olan 'insanın esirleştirilen, sömürülen, hor görülen ve aşağılanan bir varlık olmasına neden olan bütün koşulları alaşağı etme' görevinin gereğini yerine getirmelerini beklemek, en doğal hakkımdır diye düşünüyorum.

Bence Türkiye’de ülkenin demokratikleştirilmesi, sorunların çözülmesi ve barışçıl bir geleceğin kurulabilmesi için, en geniş kesimlerin içinde yer bulacağı, vesayet rejimine topyekûn muhalif, iktidarı hedefleyen, yurttaşlığı tek dil, tek etnisite ile sınırlamayan ve böylelikle sınıf mücadelesinin, sosyalizm kavgasının önünü açabilecek bir toplumsal hareketi örmek ve bunun siyasî aracını yaratmak, günümüzün en esaslı, en ivedi görevidir. 'Sınıf' adına hareket eden bir yönetici azınlığın değil, halkın eseri, her an ve her adımda halk kitlelerinin içinden çıkıp, onların doğrudan tesiri altında olan, saydam ve radikal demokrat bir hareketin oluşmasına katkıda bulunmak, bence en marksist, en devrimci, en solcu tavırdır. Ve bu anlamda gelecek her yerde bu basireti gösteren solun olacaktır.