‘Çaresizce ölümü bekleyenler’den mektup var...



“Şimdi merak ediyorum yazımı okuyup bize sahip çıkacaklar mı? Yoksa bu leylek hikayesine gerçekten inanacağım. Acaba atılmış yavrular biz miyiz?” diye soran Demir’in yaşadığı Bingöl’ün Karlıova ilçesi, Taşlıçay Köyü’nde 300 kişi aynı hastalıktan ölümü bekliyor. Sigortasız çalıştırıldıkları için tedavi olacak, dava açacak paraları olmayan kot taşlama işçileri adına bir soru daha soruyor Demir: “Sigorta nedir duymuştuk ama ne için gerekli olduğunu anlatmamışlardı. Bizim gözümüzde sigorta 20 yıl aynı iş yerinde çalışanı emekli etmekti. Oysa sigorta hayatı garanti etmekmiş. Hadi bizler bilmiyorduk, peki devlet neredeydi?”

NTVMSNBC, bundan kısa bir süre önce kot taşlama işçilerinin dramlarını kamuoyu gündemine taşımıştı: “Köyden ‘iş’ için gurbete çıkıyor, birkaç yıl kot taşlıyor, askere gittiklerinde ‘çürük’ raporu verilince hastalıklarını öğreniyorlar ve köylerine ölmek için dönmek zorunda kalıyorlar” demiştik.

30 ASKERİN 20’Sİ ÇÜRÜK RAPORU ALIP GERİ GELİYOR
Bingöl Karlıova Taşlıçay Köyü’nden Abdülhalim Demir, köylerinde bir evde üç-beş hasta bulunduğunu açıklamıştı: “Gurbetçi olduğumuz için köyün hepsi İstanbul’da bu işi yapıyordu. Köyümüzden yılda 30 asker gönderiyoruz. Son üç yılda gönderdiğimiz 30 askerin 20’si çürük raporu alıp geri geliyor. Benim iki kardeşim de bu durumda. Kardeşlerimin biri 22, diğeri 20 yaşında. Onlar üçer yıl çalışmıştı İstanbul’daki atölyelerde. Ben de 1999-2003 yılları arasında Güngören’de çalışmıştım. 6 ay çalışmak hastalanmak için yeterli zaten.”

Demir’den bir mektup geldi bu sabah:
“KAMUOYUNA”

LEYLEĞİN ATILMIŞ YAVRULARI
Leyleklerin yuvada besleyebileceğinden çok yavrusu olunca, yetiştirebileceği kadar yavruyu yuvada bırakıp, fazla olanları yuvadan atar. Bizler Bingöl’ ün Karlıova ilçesi Taşlıçay köyünde doğduk. 1990’lı yıllara kadar hayvancılıkla olan geçimimiz iyi safhadaydı. Köyümüzün toplam 32 bin küçükbaş hayvanı vardı. Herkesin hayatı güllük gülistanlık iken köyümüze koruculuk getirildi. Köyümüz için pek de hayırlı olmayan günler de böylece başlamış oldu.

Köyden 86 insan korucu seçildi. 2 bin 100 nüfuslu bir köyde 86 kişinin, bu kişilerin ailelerini de 10 kişiden sayarsak, yalnızca 860 kişinin istihdamı sağlandı. Herkes yaylaya çıkamadığı için hayvanlarını satmak zorunda kaldı. Geri kalanların göç etmekten, gençlerin gurbete çıkıp çalışmaktan başka çareleri kalmadı.

Gurbete gelenlerden biri de bendim. Maddi imkansızlıklar yüzünden okulu bırakıp İstanbul’a geldim. Çocuk yaşta olduğum için iş bulmakta zorlandım epey. Önceleri bulduğum iş yerlerinde, yatma yeri vermedikleri için çalışamadım. Sonra İstanbul’a daha önce gelmiş arkadaşlarımızın çalıştığı kumlama atölyelerinde çalışmaya başladım.

CAZİP OLAN YATACAK YERİN DE OLMASIYDI
Bu atölyelerde yatma yeri veriyorlardı. Normal diğer iş yerlerinde çalışan kişilerle maaşlarımız aynıydı. Bize cazip gelişi sadece yatacak yer verdiklerindendi. Kumlama, Türkiye’ye yeni geldiği için fazla gelişmemişti. Karanlık bir odada deniz kumuyla kot beyazlatılıyordu. Kum fazla harcanmasın diye de odalara ufak fan takılıyordu. Bu işlerde çalışanlar ya bizim gibi yatma yeri sıkıntısı çekenler ya da yabancı uyruklu işçilerdi. 1999 yılında rodeo (kumlama) çok aşırı parladı. Neredeyse piyasaya sürülen bütün kotlara beyazlatma yapılıyordu. Bir anda aldığımız maaşlar piyasanın iki üç katına çıktı. Herkes köydeki veya çevredeki eşine dostuna bu işi tavsiye etti. Burada başka işlerde çalışan arkadaşlar dahil işlerini bırakıp kumlama işine girdiler.

KELEPİR BİR BODRUM BİR DE İŞÇİ GEREKLİYDİ
İstanbul’da iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar kumlama atölyesi varken bu sayı yüzlere kadar çıktı. Hiç kumlama nedir bilmeyen sermayedarlar bir kumlama ustasına 3 kuruş fazla verip himayesinde rodeo kurdular. Rodeo açmak için bir kompresör, bir hava tankı, birkaç püskürtme tabancasından başka sermaye gerekmiyordu. Unutmadan, kelepir bir bodrum bir de çalışacak işçi gerekliydi. Bizler İstanbul’a gelip 1 sene 10 ay çalışıp, köyümüze 15 gün dinlenmeye giderdik.

SİGORTA NEDİR DUYMUŞTUK AMA...
Sigorta nedir duymuştuk ama ne için gerekli olduğunu anlatmamışlardı. Bizim gözümüzde sigorta 20 yıl aynı iş yerinde çalışanı emekli etmekti. Oysa sigorta hayatı garanti etmekmiş. Hadi bizler bilmiyorduk, peki devlet neredeydi; çalışan işyerleri vergiye tabiydi. Elektrik faturası ödüyorlardı, vergi ödüyorlardı. Peki merak etmiyorlar mıydı, bu iş yerinde ne üretiliyor, kimler çalışıyor. Sonuç itibariyle; senin belli iş yasaların ve bunun denetimi için kurumların var. Sen buraya elektrik, su verip vergi alıyorsan, merak edip denetleyeceksin; şartlara uygun, koyduğun yasaya uygunsa çalışma ruhsatı vereceksin.

Ve şu an hepimiz hastayız, hem de tedavisi olmayan bir hastalık. Sadece köyümüzde resmi olan hasta sayısı 187. Doktora gitmeyenlerle beraber 300 kişi hasta ve çaresiz ölümü bekliyoruz.

Türkiye’nin birçok bölgesinde bu işten hastalalnmış işçiler var. Bizim hikayemiz böyleydi; onlarınki kimbilir nasıl?

ATILMIŞ YAVRULAR BİZ MİYİZ?
Şimdiye kadar üç arkadaşımızı kaybettik ve yatağa mahkum dört arkadaşımız var; yaşamları oksijen tüpüne bağlı. Aslında hepimiz perişanız çünkü çalışamıyoruz, yürümekte bile zorluk çekiyoruz. Geçimi bize bağlı ailelerimiz var, onlara bakamıyoruz. Bu bize hastalıktan da çok koyuyor. Bizi bu hallere düşüren iş sahipleri kadar devlet de suçludur. Bize sahip çıkmalıdır; bizi iyileştiremezse bile en azından bundan sonraki yaşamımızı garanti altına almalıdır.

Şimdi merak ediyorum yazımı okuyup bize sahip çıkacaklar mı? Yoksa bu leylek hikayesine gerçekten inanacağım… Acaba atılmış yavrular biz miyiz?

Abdulhalim Demir

NTVMSNBC