Bilgi Yapıları-Richard Lee
A
vesta Yayınlarından çıkan Geçiş Çağı ;Dünya Sisteminin Yörüngesi (1945-2000) I.Wallerstein-Terence Hopkins kitabından alınmıştır.
Richard Lee
Modern dünya-sisteminin asli karakteristiklerinden biri, bilimin, bu dünya-sisteminin entellektüeİ disiplinlerinin hiyerarşisi içinde doruk noktası ve model haline gelmiş olmasıdır. Bu "bilgi yapısı", insan düşüncesinin baskın tarzı olarak dini, manevi ve aşkın inanç sistemleri üzerinde, ancak odokuzuncu yüzyılda, zamanın toplumsal ve politik mücadeleleri ve bunların kurumsal/düşünsel açığa çıkışlarıyla karmaşık biçimde eklemlenerek kesin üstünlük sağlamıştır. Eski inanç sistemleri yok olmamış, pozitif bilimler/beşeri bilimler arasında, içsel ama çatışmasız olmayan bir dönüşüm boyunca sürekli derinleşen ikili karşıtlık çerçevesi içinde yerlerini almışlardır.
1959'da C.P Snow güncel duruma ilişkin yaygın kanaati şöyle seslendiriyordu: "Bir kutupta edebiyatçılar, diğerinde bilim adamları ve bunların en önde gelen temsilcileri olarak fiziksel bilimlerle uğraşan bilim adamları" arasındaki kutuplaşmada "bir kutbun düşünceleri diğerinin karşı-düşünceleri haline gelmektedir" (1965, 4:11). Bununla birlikte başkaları da bu iki kutbun arasında bir "üçüncü kültür"ün ortaya çıktığını iddia ettiler: Beşeri ya da sosyal bilimler.1
Bu yapıyı yeniden üreten uzun-vadeli sürecin krizi, günümüzde içsel çelişkileri zaptetmekteki yetersizliğinde görülür hale getirmiştir. Burada ışık tutacağımız nokta, ekonomik ve politik yaşamla (yalnızca bağlantılı değil) sıkı sıkıya ilişkide olan, çatışan bilgi formasyonu tarzlarının sosyo-kültürel meşrulaştırılmasının açığa çıkartılmasıdır. Bu sayede, geçen yarım yüzyıl boyunca baskın olan iktidar ve birikim yapılarının görünürdeki "doğallığı"nı ya da kaçınılmazlığını temellendiren bulanık varsayımların bazılarını aydınlatmayı ümit ediyoruz. Böylece 1945-sonrası konjonktürün düşünsel düzlemini inceleyecek, sonrasında karşıt-yö-nelimlerin karmaşık biçimde eklemlenmesini ele alacak ve son olarak krizin güncel manzarasını ve fırsatları gözden geçireceğiz.
1945'ten 1967/73'e: Uzlaşmanın kuruluşu
1945-67/73 dönemi, ABD hegemonyası ve Kontradieff genişleme konjonktürü, nihai olarak yasalara göre işleyen (Newtoncu, mekanistik ve bu nedenle esas itibariyle tahmin edilebilir) bir dünyada gerçekleşecek olan sonsuz ilerlemeye dair Aydınlanma idealini ifade eden ampirik ve pozitivistik evrensel bilime giderek derinleşen bir ideolojik bağlılıkla aynı zamana denk düşüyor ve bu bağlılığın damgasını taşıyordu.
1945'te, "bombanın" gücü ABD hegemonyasını kesinleştiri-yordu. "Barış İçin Atom" (ya da daha açıkçası, "büyük bilimin" prototipi olan Manhattan Projesinin kendisi) kısa zamanda, rasyonel (Batıcı) bilim yoluyla maddi ilerleme metaforu haline geldi. Vannevar Bush, ABD Başkanına verdiği Science, The Endless Frontier (1945) raporunda, içerideki refah ve dışarıdaki jeopolitik üstünlüğü, akademide ve belli ölçülerde sanayide devlet-des-tekli temel araştırmalar yoluyla bilim/teknolojide sağlanan ilerleme ile ilişkilendiriyordu. ABD'nin temel bilimlere yönelik devlet harcamaları 1945-öncesi dönemden 1945'ten hemen sonraki döneme kadar yüz kat artmıştı (Greenberg, 1967). Birleşik Devletler o dönemden beri dünyadaki bilgi üretimine egemen olmuştur. Bu, bilime verilen Nobel ödüllerine bakarak -1940'larda %43, 1950'lerde %46, 1960'larda %49,1970'lerde %52,1980'lerde %56 (Broad, 1991); ya da "sosyal bilimlerdeki önemli ilerlemeler"le karşılaştırılarak -1900-29: Avrupa, 33, Kuzey Amerika (ABD), 12, Diğerleri, 4; 1930-65: Avrupa, 11, Kuzey Amerika (ABD), 41, Diğerleri, 0 (Deutsch, Markovits ve Platt, 1986:407) ölçülebilir. Merkezde ve giderek bütün dünya çapında siyasi liderler ve kurumsal politika danışmanları, bilim, teknolojik ilerleme ve askeri/ekonomik güvenlik arasında yakın bir korelasyon olduğunu varsayıyordu ve bu varsayım ileri gelen aydınların büyük bölümü tarafından destekleniyordu.
En azından ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, baskın bilim epistemolojisi giderek artan bir şekilde pozitivistik -hakikat, gözlemlenebilir olgular ve bunların ilişkilerini yöneten yasalarla ilişkilendirilir- olmuştur. Mantıkçı pozitivizm, analitik gelenek dahilinde ve ampirizmin mirasının varisi olarak, 1920'ler ve 1930'lar boyunca hakimiyet kazanmıştı.2 "Doğrulama ilkesi" -bir önermenin anlamı onun doğrulanma yöntemidir-, (matematik ve mantık gibi) totolojik ifadeleri ya da gözlemler yoluyla doğrulanabilir önermeleri dizinanlamlı olarak kabul eder. Diğerlerinin hepsi (metafizik ve ilahiyat gibi), doğrulanabilir olmamaları itibariyle, doğru ya da yanlış olarak değil, anlamsız olarak görülür. Bunların doğal sonuçları -geçerli tek bilginin bilimsel bilgi olduğu ve bilimin üniter olduğu- (düzenli/yasalara tabi olan, olgulara dayalı/açıklayıcı) pozitif bilimler ile (kaotik/anarşik, izlenimci/şiirsel) beşeri bilimler arasındaki uçurumu derinleştirmektedir; bunun yanı sıra bu ikisinin arasında kalan disiplinler topluluğu, sosyal bilimler, şiddetli bir tartışma konusudur.
Daha esnek epistemolojiler yararına ortadan kalktığı periyodik bir şekilde söylense de, mantıkçı pozitivizmin hayaleti oldukça faal bir hortlak olarak yeniden ortaya çıkmaktadır. Doğrulama ilkesinin statüsüne yönelik saldırılar, "olguların" farz edilen bağımsızlığı türünden ilkelere yönelik eleştirel bakış ve açıklamada bağlam ve modellerin öneminin farkına varılması, mantıksal pozitivizmin itibarını sarsmıştır. Yine de, bu felsefe nesli, sağladığı ideolojik altyapıya ek olarak, yirminci yüzyıl bilim ve teknolojisinin (determinizm ve öngörülebilirlikle bağlantılı olan) maddi dünyayı anlamak ve kontrol etmekteki hakiki başarılarıyla kurduğu bağlantıdan faydalanmaya devam etmektedir.
Pozitivizmle bağlantılı olarak, ABD sosyal bilim(ler)ine3 hakim olan kuramsal/yöntemsel bakış açısı, fonksiyonalizmdi. Fonksiyonalizm, "beşeri kolektifliklerin toplumsal ve kültürel hayatına toplum parçalarının yaptığı katkıyı", böyle bir katkının varolduğunu farz ederek inceliyordu, "Fonksiyonel analiz... toplumsal ve kültürel parçaları daha geniş bir bağlama yerleştirerek incelemekten ibaretti" (Cohen, 1985:322-3). Antropoloji, sosyoloji, psikoloji, mimari ve hatta zihin felsefesini şekillendiriyordu. Sosyolojide bu bakış açısı yapısal-fonksiyonalizm halini almış ve karşılaştırmalı yöntem ve sayısallaştırma üzerine kurulu anket analizleri ile ittifak yapmıştı; fiili olarak toplumsal değişim ve çatışma üzerindeki vurguyu kaldırmıştı. Modernleşme kuramı,4 Batı sosyal biliminin (Soğuk Savaş ve ulusal kurtuluşa yönelik siyasi girişimlerin ışığı altında) Batılı olmayan ve zengin olmayanların dahil olduğu bir dünyayı açıklama çabasını temsil ediyordu. Hem kalkınma yönünde hakiki bir ilgiyi ifade ediyor hem de Üçüncü Dünya'da komünizmin çekiciliğini kontrol altında tutmanın yollarını arayan bir politik bileşeni barındırıyordu. Modernleşme kuramının Sovyet uyarlaması da Batı'daki benzerini yansıtıyordu. Kuramcılar, çağdaş Batı/Sovyet toplumunu Üçüncü Dünya'nın "gelişme" seyrinin yöneldiği son nokta olarak koyuyorlardı. Böylece, hem aynı ekonomik başarıya (sanayileşme) hem de benzer bir siyasi örgütlenmeye (demokrasi/sosyalizm) ulaşacaklardı. Karşılaştırmalı bakış açısı, politik olarak sınırlanmış her devleti bir "toplum" olarak tanımlıyor ve analiz için ona bağımsız "vaka" rolü veriyordu.
İster mantıkçı pozitivizm, isterse yapısal-fonksiyonalizm ve modernleşme formunda olsun, Batı biliminin ve sosyal biliminin egemen düşünsel yönelimleri beşeri bilimleri aynı bataklığa götürüyordu. Eagleton'un US New Criticism'de yazdığı gibi "edebi metin, 'fonksiyonalist' olarak adlandırılabilecek terimlerle kavranıyordu: Tıpkı ABD fonksiyonalist sosyolojisi gibi, her bileşenin bir diğerine 'uyum sağladığı', 'çatışmasız' bir toplum modeli geliştirmişti" (1983:47). Politik sonuçları açık seçik meydandaydı.5 Tasvire, dışsal ilişkilerin gerçekliğine ve maddi nesnelerin bağımsızlığına (özne/nesne ayrımına) ölümüne bağlı olan Anglo-Ame-rikan ampirizmi burada yankı bulmuştu. J.A. Richards'ın 1920'lerdeki çalışmalarının davranışçı ilkeleri ve "bilimsel" psikolojisi, İngiliz "yakın okumasını" Amerikan Yeni Eleştirelliği ile ilişkilendiriyordu ve bu ilişki, metnin mutlak nesneleştirilmesiy-le sağlanıyordu. Metin, Yeni Eleştiri'de, gerçekte büyük ölçüde şiirle eşit tutulmaktaydı. Metnin kesafeti, içinde barındırdığı "gerilimler", "paradokslar", "ironi" ve "ikircüliğin" analiz edilmesi yoluyla, metni özetlemek, tarihin dışına yerleştirmek ve toplumsal bağlamın üstünde amaçsızca dolaştırmak için kullanılabilir. Metnin kendi içinde sınırlı kalması Cleanth Brooks'un 1949'daki klasiğinin başlığından belli olmaktadır: The Well Wrought Urn (Güzel işlenmiş Kupa). Bu nitelikler, Yeni Eleştiri'yi gizli muhafazakar eğilimler yelpazesiyle -yani Ransom'ın Eski Güney'inin estetiği ve T.S. Eliot'un politikalarıyla- uyumlu hale getirmiştir. Yeni Eleştiri görünürde kendisini egemen güçlere karşıt olarak takdim ederken, aslında orta vadede onu desteklemektedir.
1930'lardan 1950'lere kadar düzenli bir şekilde gelişen Yeni Eleştiri nihayetinde yapısalcılığın ve daha sonra da postyapısalcılığın şiddetli eleştirilerine boyun eğdi. Yine de, gerek ("bilimsel" düşünceyle uyumlu olarak, bilgi olarak tanınmasına katkıda bulunan) "nesnelliği", gerekse (büyük sayılarda üniversite öğrencisine öğretim verilmesini ciddi biçimde kolaylaştıran) formalist karakteristiği, eleştirinin akademik alandaki profesyonelleşmesinde onu anahtar unsur haline getirdi. Buna karşılık mantıkçı pozitivizme oldukça benzer bir şekilde, tavsiye edilmediği durumlarda bile yaygın biçimde uygulanan pratik bir formül olmayı sürdürdü. Son olarak, "Yeni Eleştiri"nin izlerini başka bir yol üzerinde bulmak mümkün[dü]: Çeşitli çağdaş kuramcılar tarafından tarihin tekrar tekrar ve oldukça kurnaz biçimde inkar edilmesi" (Lentricchia, 1980, xiii).
Bu düşünsel çerçeve, dönemin siyasi mücadelesinin eksenini oluşturuyordu. Merkezdeki düşünce homojenleştirilemediği zaman, görüş ayrılığının siyasal alanda ifade edilmesini denetim altına almaya yönelik bir çaba harcanıyordu.6 Bunun yanı sıra, Hollywood'dan yayılan kitle kültürü de merkezi önemde bir kampanya alanıydı. "Hollywood, geleneksel Amerika'yı temsil eden bir sanayi olmaktan çok, savaş sonrası dönemde ulusal kimliğe ve gelecek politikalarına karar verilmesine dair bir çekişmenin merkezinde yer alıyordu" (May, 1990, 358). Kısa sürede, film, televizyon programı ve bunlann taşıdığı kültürel değerlerin bütün dünyaya en büyük satıcısı konumuna geldi, Hollywood ürünleri, en az diğer mallar kadar dünya ekonomisinin yönelimlerine tabi olma durumundaydı.
Sosyalist Doğu'da düşünce ayrılıkları, Kruşçev'in de-Stalini-zasyon programının bir parçası olarak Soljenitsin'in Ivan Deniso-viç'in Hayatından Bir Gün kitabının basılması gibi faydalı görüldüğü durumlar haricinde, devlet sansürü ve bireysel baskı yoluyla idare ediliyordu (bunlara yeraltı örgütlenmesi ve "samizdat" edebiyatıyla karşılık veriliyordu). Protesto, Doğu'da ve Batı'da, bireysel sindirme ve işyerindeki baskıdan, dolaylı şiddet ve gizli operasyonlara, oradan da hapsetmeye kadar uzanan bir baskılar manzumesiyle karşı karşıya geliyordu.
İdeolojik savaş, "yüksek kültür" alanında da yürütülüyordu. Rus/Sovyet sanatının Batı'daki haklı ünü 1950'ler boyunca kötü-lendi (sosyalist realizm), en aza indirgendi (konstrüktivizm) ya da Berdyaev ve Dostoyevski'nin eserlerinin varoluşçuluğa asimi-le edilmesi gibi, daha geniş bir bağlama asimile edildi (bkz. örneğin, Friedman, 1991). ABD kültürel emperyalizmi, alenen United States Information Agency (USIA) eliyle, zımnen CIA eliyle ve bunlann yanı sıra, soyut ekspresyonizm7 ihraç eden Museum of Modern Art (MOMA) eliyle seferber edilmişti. Avrupa'nın yanı sıra Asya ve Latin Amerika özel hedef olarak saptanmıştı. "CIA kendilerinin özgür davrandığına inanan aykırı görüşlü aydınların uluslararası propaganda savaşında yararlı araçlar olabileceğinin farkındadır." Rockfeller ve MOMA'dakiler, "Soyut Ekspresyonizmi, yani 'siyasi özgürlüğün sembolünü', bilinçli bir şekilde siyasi amaçlarla kullanmıştır" (Cockcroft 1992: 83, 90).
ABD hegemonyasına karşı, Avrupa'nın kültürel alandaki karşı çıkışı (politik ve askeri arenalarda olduğu gibi) özellikle Fransa'dan geldi. De Gaulle, Avrupa'nın çıkarlarının akıl hocası rolündeki ABD'ye olan güvensizliğini ortaya koymuştu. 1963'te Fransız silahlı kuvvetlerini NATO komutasından geri çekti ve bağımsız bir force de frappe kurdu. Bir cevap da "kültürel diplomasi" idi. İktidarın, değerlerin ve uzlaşmanın açık seçik ifade edilmesi, Fransa'nın uzun zamandır egemen olduğu 1964 Venedik Bienali etrafında dönen olaylarla bir karar alma noktasına geldi. Bütün sergidekiler gibi finansal güçlük içinde olan ABD'li katılımcılar, sonuçta USIA'dan kaynak bulabildiler (ABD hükümeti modern sanatı "kurtaracaktı") ve Pop Art'ın önemli bir hareket olarak takdim edilebileceği bir ek binayı (geçmişte ve gelecekte bir daha görülemeyecek biçimde) akın akın istila ettiler. Avrupalı eleştirmenler buna Amerikan yayılmacılığı ismini takmıştı:
Amerikalı eleştirmenler Raucshenberg'in zaferini estetik üstünlükle açıkladılar... ABD sergisinin müdürü olan Alan Solomon ABD zaferinin hemen öncesinde yapılan bir kamuoyu açıklamasında duygularını şöyle özetledi: "Dünyanın sanat merkezinin Paris'ten New York'a taşındığının bütün dünya farkına vardı". Bununla birlikte Solomon şahsen şunu kabul etmekteydi: "(Her türlü liyakat tartışması bir tarafa), biz bunu her halükarda kazanacaktık, çünkü biz bunu gerçekten planlamıştık" (Monahan, 1990:369-70).
Merkezde, Büyük Britanya bir "yeni zenginlik" keşfetmişti; Federal Almanya bir "ekonomik mucize" yaşıyordu; "geleneksel Amerikan aileleri", (birçokları için gerçek olmasa da) "öte yakadaki" herşeyin gözardı edilebileceği, Lawrence Welk ve Norman Rockwell'in dalgalarına kapılmış, basit ve mutlu taşra Lewit-town'larda, kendilerinden başka hiçbir şey düşünmedikleri bir huzur ortamının tadını çıkarıyordu -ki bu korunması gereken bir statükoydu. Jeokültürel olarak hegemonik güç, ilerleme görüntüleri kisvesi altında kalkınma vaatleri ihraç ediyordu. Fakat "yeni" olan, her zaman "eski" formlarla (klasik müzik, bale, opera ile) karşı karşıya konuyordu, bu eski formlar, Venedik'teki Sovyet kültürel çıkışlarının8 ve Fransız modernist varlığının (Roger Bissiere) en büyük dayanaklarıydı. Rauschenberg'in "devrimi", soyut ressamların gelenekçiliği ve formalizmi karşısında "apolitik ve olumlu" olarak lanse ediliyordu (Monahan, 1990:387). Pop Art'ın yeni Kennedy yönetiminin ideallerini cisimleştirdiği söylenebilir; buna karşılık, soyut ekspresyonizmin (reklamı yapılmış, inşa edilmiş) özü, Eisenhower yıllarının muhafazakarlığı için biçilmiş kaftandı. Fakat, her zaman "yeni" idi. Şüphesiz 1964'lerde, Monathan'ın da söylediği gibi, "ekonomik güç ...savaşı zaten kazanmıştı. Amerika kıyılarında piyasaya çıkan "ye-ni"nin gücü, filmleri, resimli dergileri, kültürü yoluyla egemen olmayı çok önceden başarmış durumdaydı (1990:407).
Bunun sonucunda, 1945 sonrası dönem itibariyle kültürel hegemonya, pozitif bilimlerin türevi olan, evrenselleştiren ve nes-neleştiren bir bakış açısı ve bunun yanında, öngörülebilir sonuçlara ilişkin (ilgisiz, apolitik) bir ilerlemeye yol açan deneysel/karşılaştırmalı yöntemden oluşuyordu. Yalnızca bilimlere değil sosyal bilimlere de nüfuz eden ve beşeri bilimlerde de güçlü yankılar bulmuş olan bu perspektif, ABD siyasi hegemonyası ve ekonomik genişlemesiyle değişen fakat süreklilik arzeden bir ilişki içinde olmuştur. Kökleşmiş fikirler, bir disiplinin içerisinden ya da politik aktivizm yoluyla karşı çıkıldığında bile, sağduyusal niteliğini yitirmiyordu: Halkın bilincinde Pavlov'un köpeği hâlâ davranışçı kuyruğunu sallıyordu ve merkezdeki alt sınıflarla birlikte Üçüncü Dünya azgelişmişliğinin utancını omuzlarında taşıyordu.
Fakat bu süre içinde, bu egemen entellektûel güçlerin hiçbir karşı çıkışa maruz kalmadığı söylenemez. Aslında bu güçler, sis-tem-karşıtı olan ve anomali gösteren karşıtları ile ilişkisi çerçevesine yerleştirildiğinde daha çarpıcı hale gelmektedir. Analitik pozitif (sosyal) bilim geleneği, fenomenoloji, varoluşçuluk ve yapısalcılık sınırlarını geçemiyordu. Modernleşme kuramına, ona bağlı olanlar tarafından karşı çıkılıyordu. Beşeri bilimlerin ilkeleri ve kurumsal yapılarına, Braudelci Annales tarafından meydan okunuyordu. Yeni eleştiri, soyut ekspresyonizm ve Pop Art, yapısalcılık ve yeni roman'la yarışmak zorunda kalmıştı.
Karşı-yönelimler, direniş ve yüzleşme
Kıta Avrupasmda fenomenoloji, (analitik geleneğe açık bir alternatif olarak) pozitivizme karşı bir tepkiyi ve Birinci Dünya Savaşının arifesinde çözülmekte olan uygarlığın algısını belirtiyordu. Husserl, Kartezyen tasanm içinde çalışarak bir kesinlik felsefesi yapmaya çalışıyordu.9 Fakat onun, insan öznesini bilinebilir dünyanın merkezine yerleştirme çabasının sonuçları egemen anlayışa karşıt olmak zorunda değildi.
Özne bütün anlamın kökeni ve kaynağı olarak görülmelidir: O, gerçekte, dünyanın parçası değildir, çünkü bu dünyayı en yüksek dereceye getiren odur. Bu çerçevede fenomenoloji, klasik burjuva ideolojisinin, "insanın" bir biçimde tarihinden ve toplumsal koşullarından daha önemli olduğu inancı etrafında dönen eski hülyalarını yeniden ortaya çıkarmış ve cilalamıştır (Eagleton, 1983:58).
Varoluşçular (Heidegger, Sartre ve diğerleri), Husserl'in fikirlerini zaman zaman kendisinin de eleştirdiği yönlerde geliştirdiler. Heidegger, hocası olan Husserl'den koparak, anlamın radikal biçimde tarihsel olan boyutunu yeniden yakalamaya girişti. Varoluş hiçbir zaman tamamıyla nesnelleştirilemez ancak, problema-tik olarak kalır, bir oluşum halindedir ve bu nedenle tarih tarafından kurulur. Bilginin gözlem (pozitif bilimler) yerine katılım yoluyla doğrulanması, Dilthey'in beşeri bilimler çalışmalarıyla varoluşçuluğun dirsek temasına geçmesine neden oldu. Bunu takip eden tarihselcilik, bütün kuşatıcı düşünce sistemlerini ve ebedi doğruları reddeden bir rölativizmi zorunlu kılıyordu. Tekerrür, kader ve varlık vizyonuna trajik boyun eğiş temaları, herhangi bir kolaycı ilerleme doktrinine karşı bir reddedişi açık olarak ortaya koymak üzere yeni baştan "ortaya sürülmüştü." Yine de, metafiziğin, spekülatif anlam (aklın, gözlemlenebilir olanın ötesine geçen bir aşkın gerçekliğe genişletilmesi) yerine betimle-yici anlamda (insanın dünyadaki yeri) yeniden değerlendirmesi de varoluşçu perspektife atfedilebilir:
"İnsan sorununu tartışmak aynı zamanda dünya, zaman, tarih ve insanın bunlarla ilişkileri sorunlarını da tartışmaktır" (Macquairre, 1972:241).
En azından sembolistlerin devrinden beri, sanatçılar ve yazarlar egemen düşünsel modellere tam da bu terimler üzerinden bir direniş örgütlemişlerdi. Gerçeküstücülüğün zaman itibariyle en yakın fikir babası olan Dada, fiili olarak, her halükarda yolun sonuna gelmiş görünen savaş içindeki bir dünyaya karşı uluslararası bir direniş ve reddediş hareketi içinde olanların bir araya gelmesiydi. "İnsanın akla yatkın görünen aldatmacalarını yıkmayı, doğal ve mantıksız düzeni yeniden elde etmeyi hedefliyorlardı" (Arp-Ades, 1981:114'ten alıntılandığı şekliyle-). Anarşikti, herşeye karşıydı, (mantıken, bu dünyanın bir parçası olması itibariyle) kendi kendini yok etti; fakat burjuva-karşıtı, sanat-karşıtı tavırları, sürrealistlerin gerçekçiliğe karşı daha yapıcı kampanyaları içinde -"pozitivizmin esinlediği gerçekçi tavır, bence, bütün düşünsel ve manevi başarılara düşman bir havaya sahip" (Breton,1972:14)10- ve ("psişik otomatizmin" tezahürü olan) otomatik yazmanın temel bir teknik sağladığı bilinçdışı ve hayal gücünün (Freud) kudretinin farkına varılmasıyla varlığını sürdürdü.
Jackson Pollock'u, soyut dışavurumcuları ve Pop Art'ı derinden etkileyen New York'taki hareketin başını Duchamp ve Pica-bia çekiyordu. Clement Greenberg, "Amerikan tarzı ressam-lar'ının kendi ülkesindeki üstünlüğünün sulandırılmasını engellemek için, onların gelişiminde gerçeküstücülüğün rolünü ayıklamaya çalışıyordu. Egemen zihniyetin dayatmacı uzlaşması, bastırılan bir direnişi, isyankar alternatif ürünler veren bir direnişi içinde barındırıyordu. Biraz sakar olmakla birlikte Dali'nin yumuşak saatleri, zamanın doğasına ilişkin çözülmekte olan bir uzlaşmayı, Magritte'in çok daha fazla zihin karıştıran eserleri "bir insanın dünya ve resmedilmiş nesne ile gerçek nesne arasındaki ilişki hakkındaki varsayımlarını" (Ades, 1981:133) iyi karakterize ediyordu.
1950'ler boyunca nouveau roman aynı meselelerle yüz yüze geliyordu: "Daha önceden varolan her tür düzenin sonunda reddedilmesi" (Robbe-Grillet, 1972c:81). Robbe-Grillet'nin "yeni gerçekçiliği" (1972f; 1972g:15) ya da Butor'un "daha üst düzeyde gelişmiş gerçekçiliği" (1972a: 11) hayal gücünün yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelinin savunulmasında başa geçmişlerdi. "Dünya ne anlamlı ne de saçmadır, o yalnızca odur" (Robbe-Grillet, 1972e:21). Her tür basite indirgeyici sadakat biçimi,kendi dilinizin güncel problemlerinin tam olarak bilincine varılması, bunların büyük önemine duyulan inanç, bunları içerden başlayarak çözme kararlılığı. Bu... bir sanatçının tek umududur, bu nedenle belirsiz ve uzaktır, bir gün bir şeyler için -hatta belki de devrim için- işe yarama umudu yararına reddedilmiştir.
Her ne kadar gerçeküstücü kamptan gelen eleştirilerin genel eğilimden farklı olmadığı düşünülse de, Butor, gerçeküstücülük, özellikle de hayal gücünün ("gerçeklik" üzerindeki) açıklayıcı ve dönüştürücü gücüne ilişkin (paylaştığı) postüla hakkındaki değerlendirmesinde genel olarak olumlu bir tavır almıştır (1972b: 182). (Birey anlayışının ulaştığı en yüksek nokta ile ilişkili olan) karakter inşasının ve (bir düzeni temsil ettiği için, ve "hafıza asla kronolojik değildir" gerekçesiyle) doğrusal öykülemenin reddedilmesi, yine de, insan eyleminin yokluğunu varsaymaz. Robbe-Grillet için, yazmak müdahale etmektir, "bilmekten çok fethetme meselesidir" (1972d:33); okuyucu yaratıma katılmaya ve bu sayede kendi yaşamını keşfetmeyi öğrenmeye davet edilmektedir (1972a:168-9).
Bu, varoluşçu bakış açısını hatırlatmaktadır, Sartre varoluşçuluğu, hümanizm, doğa yerine insandan başlayan bir "felsefe yapma tarzı" olarak göklere çıkarıyordu. Özgürlük, kararlılık, sorumluluk ve (gerçeğe ilişkin olasılıklar ortamı içerisindeki) duygular temalarını ve eylemi vurgulayan varoluşçu tartışma, her ne kadar bir bütünlük olarak, vücudu ve zihni bir bağlama, dünyada varolmak, ötekilerle birlikte varolmak bağlamına dahil etmiş olsa da, birey üzerinde odaklanmak eğilimindedir. Bu veçhe, 1968'de "anı yakalayan" gençlik kuşağı açısından son derece önemli olmak durumundaydı. Buna karşılık, bireysel bileşen, bir cemaat içinde varolmaya baskın çıkma noktasına gelebilmiştir. (İnsani özelliklerini yitirmek anlamında) kollektivizm-karşıtlığın-dan, cemaat-karşıtı bir eğilime kaymak kolaydır. İçinden geldiği gibi davranmak, radikal seçim yapmak ve dizginlerinden boşalmış halde kendini haklı çıkarmak, ahlaki düşüklüğün ve totalitarizmin11 mazeretleri ya da bir "ben kuşağı"nın özrü haline gelir.
Ancak, hümanizm de gerek sosyal gerekse beşeri bilimlerden gelen karşı çıkışlarla yüz yüze geldi. Althusser'in yapısal Mark-sizmi12 ekonomizm ve ampirizmi, Sartre'da (ve pratikte her yerde) gördüğü hümanizm ve tarihselciliği şiddetle eleştiriyordu. Burada politik konjonktür ile ilgili bir sorun vardı; 1960'ların başında yazdığı dönemde Althusser (1969), hümanizmi reddedişini "kişiye tapma"nın ve SBKP Yirminci Kongresi'nin ifşaatlarının hemen ardından ortaya koyuyordu. Robbe-Grillet, hümanizmi mahkum edişinde, insanı anlamın merkezine yerleştiren varoluşçu anlayışın iki amaçlı ve felç edici doğasına dikkat çekiyordu. Robbe-Grillet açısından problem, tam da, modern (dünya-siste-minde) düşüncenin temel ideolojik dayanağı olan "insan"ın egemenliği problemiydi. Onun, ("insan"ın her yerde olduğu) "alışılagelmiş" hümanizmi ve (insan ve şeyler arasındaki farklılığın süblimasyonu olarak) trajediyi mahkum edişi, varlığın (sıfat niteliğindeki metaforlar -örneğin majestik dağ- yoluyla) bir antro-pomorfik "doğa" kurarak dünyadan ayrıldığı biçimin derin bir kavrayışı üzerine kuruludur. Braudel (1958) hümanistik çerçeveyi sosyal bilimlerin birbirine "yaklaşması" nın önünde büyük bir engel olarak görüyordu.13
Yine de, dünyada varolmanın "dünyasının" varoluşçu kavranı-şının, özneyi önceleyen ve hepimizin de katkıda bulunduğumuz "dil" yoluyla inşası -nouveau romanının merkezinde yer alan bir kavrayış: "Dil bilincin içinde bulunmaz; onu içinde taşır" (Bous-quet'nin tabirini tekrarlayarak, Robbe-Grillet, 1972g:117)- yapısalcı programla isabetli bir şekilde uyum içindeydi. Yanm yüzyıl boyunca uykuda olan yapısalcılık, 1950'lerde Avrupalı aydın çevrelerinde yaygınlaştı. Edebi ve sosyal bilimler üzerinde son derece etkili olma zamanı gelmişti.
Hiçbir şey Jameson'un "düşünce tarihi, düşünce modellerinin tarihidir" (1972:v) vecizesini, yapısalcılıktan daha iyi karşılayamaz. Soy kütüğü oldukça eski olsa da (Hawkes (1977) onu Vi-co'ya kadar geri götürür!), İsviçreli bir dilbilimci olan Saussu-re'ün eserleri temel öneme sahiptir. Cours de Linguistique Gene-rale'inde (1916), dilin "yalnızca tekil parçaları bakımından değil, yalnızca diakronik olarak değil, aynı zamanda bu parçalar arasındaki ilişkiler bakımından ve senkronik olarak..." çalışılması gerektiğinde ısrar etmektedir, "(Bu) dilin tarihsel boyutlarının ya-nısıra, güncel yapısal özelliklerinin de anlaşılmasını içerir" (Hawkes, 1977:20). Dil bütünlüklü bir sistemdir, daima her zaman tamamdır. Her biricik ifade (parole) referans olarak rasgeledir ve ancak bir ilişkiler sistemi (langue) içinde anlam kazanır. Her bir ses, bir karşıtlıklar sistemine göre kendi sesi ve öteki sözcüklerin sesi arasındaki farklılıklara göre tekil bir düşünceyle ilişkilendirilir. Diller, anlam ifade eden işaretler sistemidir. Ancak işaretler -bu Saussure'ün kuramının anahtar kavramıdır- hem kavram ya da işaret edilen (signifie), hem de ses-imgesi ya da sözcük, işaret eden (signifiant) tarafından kurulan ayrılmaz bütünlerdir.
Bu model önce antropologlar tarafından kullanıldı ve yazılı tarihleri olmayan halklar/kültürler üzerindeki çalışmalarda dilsel-olmayan fenomenlere uygulandı. Levi-Strauss akrabalık, din ve mit üzerine çalışmalarında (1963; 1964; 1966), karşılaştırmalı bir perspektif dahilinde bakıldığında, ortaya çıktığı topluma bağlı olmaksızın, zihnin temel formları ya da özsel doğası hakkında sezgiler sağlayan ve dil yapısı ile benzerlikler gösteren karşıtlık içindeki ilişkileri incelemiştir. Miti, çelişkilerin alt edilmesi olarak karakterize etmiştir. Modern mühendis ve ilkel mahir evrensel bir etkinliği paylaşırlar: Şeyleri anlamlı hale getirmek. Onun, gerçeklik ya da doğa ile anlam inşalarının birebir tekabül ettiğine karşı çıkan yapısalcı, ampirizm-karşüı yaklaşımı, kendisinden önceki araştırma çizgisiyle mücadele içindedir. Bir sıfat olarak değil, varlık ve oluş belirten birşey olarak "toplumsal", Durkhe-im ve Mauss'dan; tarihsel belirlenmeye karşı, tarih dışı ve senkronik "yapısalcı nedensellik" ise linguistik modelden türetilmiştir. Bu yaklaşım (içsel düzenlemeler yaklaşımı) Althusser'de somut bir şekilde mevcuttur ve onun ideoloji çalışmalarına getirdiği yeni canlılığın temellerini kuşatmaktadır. Marksistleri özellikle cezbeden şey belirlenmiş koşullar üzerindeki vurgudur.
Dünyaya açılma, Barthes'in ilk programının hiç kuşkusuz merkezi önemdeki bir parçasıdır. Kendine güvenini yitirmeden anlamla, anlamın inşasıyla -kastedilen mana- ve işleviyle ilgilenmektedir. Sömürgeci-karşıtı mücadele dönemi boyunca (Ban-dung Konferansı, Süveyş krizi, Cezayir ve Vietnam) Barthes'in, 1957'nin büyük kuramsal tefsirlerinden birinde, "Myth Today" de, başlıca örneklerinden biri olarak (Paris-Match'in kapağındaki) "Fransız üniforması içindeki genç bir Zencinin ...esas duruşta selam vermesi"ni alması anlamlıdır.
Fransız üniforması içindeki genç bir Zencinin ...içinden gelerek ya da gelmeyerek, esas duruşta selam vermesinin, bana neyi ifade ettiğini çok iyi anlıyorum: Diyor ki, Fransa büyük bir imparatorluktur; diyor ki, bütün vatan evlatları hiçbir renk ayrımı olmaksızın, onun bayrağı altında hizmet ederler; ve diyor ki, sözde sömürgeciliğe muhalefet edenlere, bu Zencinin kendisine sözümona zulmedenlere hizmet etmekle gösterdiği bu coşkudan daha iyi bir cevap verilemez (1972:116).
1970'te Barthes, "1950'lerde açıkça ortada olan ideolojik eleştiri ihtiyacı Mayıs 1968'de de aynen mevcuttur" diye yazıyordu. "Küçük burjuva kültürünü bir evrensel doğaya dönüştüren şaşırtmacanın ayrıntılı biçimde hesabını sormak" üzere, dil mekanizmasının semiyolojik analizi yoluyla gerçekleştirilen bu eleştiriyi, bize söylediği üzere, Saussure okumasına borçludur (1972: 9). Tek başına dil, kavramı ya sözcüklere dökerek formüle eder ya da onu gizleyerek siler. Barthes, dili, "mit" olarak yenilikçi bir şekilde okuyarak her ikisinin de üstesinden gelmiştir.14 Bu, dilin, tarihi ideoloji üreterek doğaya dönüştürme biçimidir: Dil olguya dayalı bir ifade sistemi olarak okunmaktadır (Fransız hakimiyeti esas duruşta selam veren Zenci asker imgesinde doğallaştırılmak-tadır), bir semiyolojik değerler sistemi (imgenin içeriğinin -tarih, kan ve mücadele- bütün veçhelerinin içi boşaltılmış) olarak değil. Anlamın inşasına ve onun pratikle ilişkisine duyulan açık ilgi, yine de, baskın bir program olarak süre itibariyle sınırlı kalmıştır.
Yapısalcılık, beşeri bilimlere, -indirgemeci olmayan, pozitivist olmayan- yeni bir kesinlik ve bilimsel statü vaadinde bulunmaktadır. Bu, Levi-Strauss'da ve üretim tarzlarını dile benzer bir şekilde yapılanmış olarak düşünen Althusser'de açıkça görülmektedir (Althusser ve Balibar, 1970). Buna karşılık, bu olasılığın bizzat kendisi, yapısalcılığın kendi içine kapanmasına neden oldu: Metnin içsel ilişkilerine ayrıcalık tanıyan incelikli formel analizlerin gerçekleştirilmesi. Aşırıya varan senkronik eğilim15 -tarihsel değişimin nedeninin açıklanması sorunu- ve bunun ya-nısıra dil haricindeki alanlara az önem verilmesi ve yapısalcılığın kendisinin ortaya çıkışının tarihsel koşulları, yapısal analizin sü-regiden sorunları olmuştur. Ancak "insanın atfettiği anlamların 'inşa edilmiş olması' üzerindeki vurgu büyük bir gelişmeyi temsil ediyordu" (Eagleton, 1983: 107-8). Bu vurgu hem Avrupa hümanizminin, hem pozitivizmin, hem de hayati -maddi, beşeri ve şiirsel- özler romantizminin ölümünü belirtiyordu.
Varlıklar yerine ilişkilerin analizine öncelik verilmesi, modernleşme kuramının ihracına karşı pozitif direnişte de açık olarak görülür. Direnişte Üçüncü Dünyalı, özellikle Latin Amerikalı akademisyenler başı çekmektedir. Bu egemen zihniyet perspektifine dair çekinceler, 1950'lerin başında Prebisch ve BM Latin Amerika için Ekonomik Komisyonu (ECLA) tarafından öne çıkarılmıştı. "Çevre" ve "merkez" arasındaki ticaret hadlerinin an-ti-Ricardocu bir şekilde kötüye gittiğini gözlemlemişlerdi (bkz. Baer, 1962). Bu ilişkinin uzun dönemdeki kuruluşu, yani "azgelişmişliğin gelişmesi" (Frank, 1967; 1969) bağımlılık kuramcılarının ana konusu haline geldi (bkz., Cardoso, 1977; Palma, 1978). Anomaliler, merkez (metropol) ile artan ilişkinin, çevrenin (uydu) kalkınmasına engel olduğunu gösteriyordu; modernleşme mantığı tersine dönmüştü. Resmi bir doktrin olarak modernleşmenin gücü için de durum aynıydı ancak bu eleştiriler başlangıçta büyük ölçüde gözardı edilmişti.
Disiplinlerin, "evrenselleştirici, ampirist, ekonomi ve politikayı birbirinden, kültürü ise her ikisinden ayıran, son derece insan merkezci, küstah ve baskıcı mantığına -Gramsci'nin "hegemonik kültürünün dünya çapındaki hali" (Wallerstein, 1978:5) olarak adlandırdığı bu on dokuzuncu yüzyıl mantığına ve bu mantığın hayata geçirildiği kurumlar olan üniversitelere, Annales okulu ve Braudel tarafından meydan okunuyordu. (Yalnızca siyasi olan değil) ekonomik ve toplumsal olan üzerinde çalışmalar, ("vakaların" kronolojik anlatısı ya da bireysel biyografiler yerine) longue duree ve konjonktürler* üzerindeki vurgu, evrenselleştirici no-motetik düşünceye ve belki ondan da fazla Fransa'da egemen olan idiografik tarihe karşı doğrudan saldırılardı. Soğuk Savaş dönemi boyunca, Annales, Marksistler de dahil her inanç ve milliyetten muhalifi cezbeden, Anglo-Sakson ve Sovyetik olmayan bir kutup olarak faydalı oldu (Wallerstein, 1991b: 187-201). Bu itibarla, Fransızların bir başka yönünü, üçüncü-gücü, dünya politikasından güzel sanatlara kadar ortada olan milliyetçiliği temsil ediyordu.
Yavaş yavaş kaynayan dünya devrimi, 1968'in Mayısı'nda patlak verdi.16 "Eski sol", Soğuk Savaş dönemi McCarthyciliğinin dışsal baskısı ve Sovyet de-Stalinizasyonunun arifesindeki içsel endişeler karşısında pes etmişti. ABD'deki "Yeni Sol", (Soğuk Savaş sömürgelerin tasfiyesinin global boyutundan ayrı tutulmaması gereken) ırk ilişkileri, Vietnam savaşı karşıtı hareket ve üniversite reformu temalan etrafında birleşmişti. Büyük Britanya'da, "pozitif nötralizm", "sosyalist hümanizm" ve "nükleer silahsızlanma" 1950'lerin sonundaki protestonun filizlenişinin ana temalarıydı (Widgery, 1976). Ancak, 1968'in uzun süre devam eden etkisi, Annales'in temelini oluşturan temalardı:
1968'in gerçek etkisi... üniversitelerin düşünsel yaşantısı üzerine olan etkisiydi. Yalnızca 1945-67 döneminin yüzeysel uzlaşmasına karşı değil, aynı zamanda en azından on dokuzuncu yüzyılın ortalarından beri dünyadaki düşünsel yaşamı yöneten derin uzlaşmaya karşı... ancak kurumsal temellerini yıkmadan... bir karşı çıkışı temsil ediyordu (Wallerstein, 1991b:222).
Şüphesiz, hareketler her zaman aynı oranda altüst edici değildir ya da her zaman diliminde öyle görünmeyebilir. Örneğin varoluşçuluğun etkisi döneme bağlı olarak değişmektedir, sürrealistlerin homofobik ve fallosentrik eğilimleri Batı düşüncesinin uzun-vadeli yönelimlerine uygun düşer. Yeni kadın hareketi, radikal alternatifler olarak bu akımların tavsiyelerini onaylamada yalnız değildi. Postyapısalcı stratejiler, son derece radikal olarak takdim edildiler ve eleştirildiler ama gerçekte sadece yeni formalizmler ürettiler. Benzer biçimde, bütün çabalarını daha "bilimsel" bir tarihe yönelten Annales, -yalnızca çokdisiplinliliğin incir yaprağı misali örttüğü- disiplinleri aşmakta başansız olarak ve hem nomotetik hem de idiografik yönlerde ilerleyerek (emiette-ment** Parçalara ayrılarak (-ç.n.) ) keskinliğini kaybetti (Wallerstein, 1991b:224).
1967/73'ten 1990'a: Çelişkiler ve dönüşüm
Yakın geçmişteki 1968 sonrası döneme dönecek olursak, egemen zihniyetin meşru bilgi olarak kabul ettiği şeylere karşı açık karşı çıkışlar üç inanca karşı saldırılarda yoğunlaşmıştı: (1) kamusal bilgi olarak araçsal bilimin teknoloji yoluyla uygulamaya konduğu ve gerçek dünyaya uygulandığında ilerlemeyi sağladığı inancı (2) ebedi doğruları yansıtan evrensel önermeler olduğu inancı (3) akademik disiplinlerin bizzat kendi arasında bir bilgi hiyerarşisi oluşturan önemli farklılıklar bulunduğu inancı.
Her biri bir maddi krize tekabül ediyordu; hem evrenselleştirme hem de bölümlere ayırma süreçleri işin içinde yer alıyordu. İlki, doğrusal kronozofinin -sonsuz kapitalist birikim ve ilerleme arasında bulunduğu varsayılan (örtük) ilişkinin altını oyan, ağır-kriziyle ilişkiliydi (bkz. Pomian, 1979); ikincisi, tam da ilerleme fikrinin temelini oluşturan evrensel bilim tarafından egemenlik altına alınmış bilginin longue duree yapısının krizi ile ilişkiliydi; üçüncüsü, bir yüzyıldan beri tümel/tikel (pozitif bilimler/beşeri bilimler) karşıtlığını sürdüren akademik disiplinlerin on dokuzuncu yüzyılda konjonktürel bir şekilde bölümlere ayrılması ve yeniden yapılandırılmasının krizine işaret ediyordu.
İlerlemenin belirsizliği
İlerleme ve sınırsız büyüme sağlayan tarafsız değer olarak bilim üzerine kurulan "teknolojik toplum" ideolojisi, 1960'lann sonunda bir dönüm noktasına gelmişti. 1968 Nisanı'nda, Vietnam'daki Tet saldırısından yalnızca iki ay sonra, Roma Kulübü ilk kez toplandı. Roma Kulübü karşılıklı olarak birbiriyle ilişki içinde olan ana eğilimleri, uzun vadeli ve global bir şekilde sistem bakış açısından incelemeyi tavsiye ediyordu. Sipariş ettikleri çalışmada, büyümenin, her derde deva bir ilaç olmak bir tarafa, eğer başıboş bırakılırsa, nihayetinde "hem endüstriyel kapasitede hem de nüfusta ani ve denetlenemez bir çöküş" (Meadows et al., 1974: 29) ile sonuçlanacağı rapor edilmişti. Teorik bilimlerdeki keşifler üzerine kurulmuş olan yeni teknolojilerin gelişmesi ve bu gelişimin geniş-ölçekte yaygınlaşması için idari/örgütsel teknikler tarafından desteklenmesi, İkinci Dünya Savaşının muazzam yıkımına eşlik etmiş ve bir ölçüde de bu yıkımı mümkün hale getirmişti: Atom araştırmaları (Manhattan Projesi) ve elektronik (örneğin radar). Savaşın hemen sonrasındaki dönemde bu teknolojinin bir başkalaşım geçirerek "ölçmeye bile değmeyecek kadar ucuz" atomik güç haline geleceğine inanılıyordu. Ancak takip eden kırk yıl boyunca, kılıç üretimi saban üretiminden çok daha ağır bastı. (1968'in dünya devrimi boyunca doruk noktasına ulaşan savaş karşıtı hareketle birleşerek) sesini görece rahat bir şekilde duyurabilen bir nükleer silah karşıtı harekete rağmen yalnızca tali başarılar elde edildi; 1968 sonrası dönem içinde bu başarılar, 1980'lerin ortalarında limanlarını nükleer silah taşıyan gemilere kapatan Yeni Zelanda örneğinde olduğu gibi, nükleer silahların yerleştirilmesiyle ilgiliydi. Bu tür silahların yayılması devam etti ve bilimin dünyayı daha güvenli bir yer haline getirebileceğine, bu iddia güçlülerin politik retoriğinin ve askeri-endüstriyel kompleksin en üst düzey yasama makamlarının başlıca konusu olmasına rağmen, çok az insan inanıyordu.
Nükleer güç nükleer silahlar kadar ilerlemeye karşıt değildi, bu nedenle nükleer güç karşıtı hareket, daha yavaş bir çıkış yaptı ve ancak 1968 sonrası dönemde, kamuoyuna duyurulan her radyasyon yayılması ya da "çekirdek erimesi" (Three Mile Island 1979; Çernobil, 1986) faciası ve en son dönemde radyoaktif atıklar sorunuyla birlikte destek kazanarak gerçek bir güç haline geldi. İtirazlar teknik sorunlar -kazalar, atık depolama ve hasar telafisi- üzerine temellendiği için, fosil yakıtların dezavantajları (sera etkisi) ve elektrik talebinin büyümesi nükleer karşıtı uzlaşmayı tamamen tersyüz edebiliyordu. Yine de egemen zihniyet, 1980'lerden itibaren, yeni ve daha temiz teknolojilerin geliştirilmesine yönelmedi, problemi bir halkla ilişkiler problemi olarak algıladı (Nükleer Enerji Ajansı, 1989: 9,10). Kamuoyu protestolarına rağmen, merkezde resmi halkla ilişkiler kampanyalarıyla desteklenen nükleer güce uzun vadede güçlü bir bağlılık vardı ve bu bağlılık çevrede de artıyordu. Ne olursa olsun, nükleer güçle temsil edilen teknoloji yoluyla ilerleme gerçekleşmeyecek bir hayal gibi görünüyordu.17
"Yeşil devrim"in yeni yüksek verimli tahıl türleri için gerekli olan haşere ilaçları ve gübreleri üreten geniş ölçekli kimyasal endüstriler de savaş sonrası dönemin karakteristiklerindendi. Rachel Carson, 1962'de yayımlanan Silent Spring'de haşere ilacı kirliliğini teşhir ediyordu. Bu eser, uzun zamandır kabul gören (ve egemen zihniyet olan) reformist korumacı hareketten farklı olarak, ekolojiye yönelik çağdaş ilginin başlangıç salvosuna işaret ediyordu ve onu merkezde popüler bir mücadele olarak etkin bir şekilde başlatmıştı.18 Sierra Club ve National Audubon Society gibi, görece muhafazakar, genel kabul görmüş korumacı örgütler bile, her ne kadar en ufak bir radikalizm imasından uzak dursa-lar da, daha aktivist hale geldiler (örneğin Mitchell ile Stallings, 1970). Hareket, farklı felsefeleri, yöntemleri ve amaçlan içine alacak şekilde patlama yaptı: Radikal, yüzleşmeci doğrudan eylem -Greenpeace ve Earth First!-; doğaya karşı herhangi bir in-san-merkezli tavrın devrimci biçimde reddedilmesi -Derin Ekoloji hareketi (Devall ve Sessions, 1985; Wexler, 1990)-; büyüme ekonomisine ciddi yaklaşımlar (Brown, 1978; Meadows et al., 1974; Schumacher, 1973); ve seçim politikaları (Ryle, 1988; Gorz, 1980).19
Avrupa ve Kuzey Amerika'nın merkez bölgelerinde sermaye ve çevre arasında bazı dengelemeler için görüşmeler yapılıyordu. Bununla birlikte, Doğu Avrupa'nın eski Comecon ülkelerinde halihazırda hızlı sanayileşme yoluyla dizginlenmemiş kalkınmanın etkisi toprak, su ve havanın felaket getiren bir şekilde kirlenmesinde bugün kolayca gözlemlenmektedir. 1970'lerin başından itibaren, modernleşmenin -ve Batı biliminin- standart göstergelerinden biri olan Yeşil devrimin beklenmeyen sonuçlan çevrede acı bir şekilde açığa çıkıyordu.20 Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, aynı kaygılann birçoğu biosferin yaşam-destek kapasitelerinin uzun vadeli bozulması (Sahel, tropik yağmur ormanları, ozon tabakası) ve yakın geçmişteki felaket (Bhopal, 1984)- kendi aktivitelerinin daha sınırlı etki alanı dahilinde, nükleer güç karşıtı hareket tarafından da paylaşılıyordu.
Aslında, sosyal değişim için destek yaygındı fakat saklı kaldı. Dellinger'e göre, "nükleer karşıtı hareket gizli bir gündeme sahipti: Yani, nükleer endüstri ve enerji tekellerine bağlılık yerine eşitlik ve demokrasi üzerine kurulmuş bir toplum için savaşmak" (1982:233). Ama gerçekten öyle miydi? Eğer öyleyse ne ölçüde? Milbrath, merkez ülkeleri (Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Federal Almanya Cumhuriyeti) üzerine odaklanan bir çalışmasında, insanlann, sürekli ilerlemenin sınırsız dünyasında, diğer yaratıklardan ayrı ve kendi kaderinin efendisi olarak yaşadığını varsayan "baskın toplumsal paradigma" ile bağdaşmayan "yeni gelişen çevre eksenli ahlak" m çabalarını ve göreli başarısını (inanç ve davranış bakımından) niceliksel olarak belgeliyordu (1984: 7-8). Bu eğilimleri çevredeki, (örneğin, fundamentalizm21 gibi) farklı ilgilere sahip hareketlerle birleştiren şey, Aydınlanma projesini ifade eden eski formlara olan inançlarını yitirmeleriydi (bkz. Borgmann, 1992).
Gerek çevrede gerekse merkezde az sayıda çağdaş ses, kadın hareketinin bileşenleri kadar keskin bir şekilde, modern toplumun ilerlemeci doğasını, bilimsel/teknolojik temellerini alenen suçlayarak sorgulamıştır. Gerçekte, kadınlar nükleer karşıtı hareketin öncü kuvveti konumunda olmuşlar, zehirli atık ve kirlilik düzenlemeleri isteğini dile getirmekte hayli boy göstermişlerdi (Milbrath, 1984: 75). Kadın vücudunun bizzat kendisi, bilim alanında karşı karşıya gelişin mekanı olarak seçilmişti (Gallagher and Laqueur, 1987). "Eşi benzeri olmayan kültürel otoriteye ve onun doğrularını garanti altına alan yoğun maddi yatırımlara" rağmen, "kadın vücudu üzerine odaklanan bilimsel söylemin" sır olmaktan çıkarılma süreci hızla ilerliyordu. 1960'ların sonunda, doğum kontrolü, kürtaj ve çocuk bakımı gibi üreme ile ilgili meselelerde kökleri olan feminist düşünce, liberal toplumun daha önceleri sorgulanmayan dayanak noktalanna ve bunun yanısıra bilimsel ilkeler kisvesi altında haklı çıkarıldığının farkına vardıkları "ataerkil ayncalıklar"a meydan okuyan, "doğrusallığı, teknolojik toplumun mekanistik düşünme biçimini reddederek, yerine organik bütünlük, yuvarlaklık ve birbiriyle birleşiklik kavrayışını koyan" yeni bir çehreye bürünüyordu (Rothman, 1989: 252-3).
İlerleme, Avrupa-merkezli sistemimiz için 1500'den beri, büyüme anlamına geliyor. Ancak yirminci yüzyılın sonunda bu hareket, kendisine toprak (kaynak) ve insan (işgücü) dahil etmenin küresel sınırlarına dayanmış görünüyor. İlerleme fikrinin daha önceki "şüpheci bir şekilde yeniden ele alınıp değerlendirilmesi", esasen Kondratieff-B evrelerinin başlangıcında merkezde görülen fenomenlerdi, ancak büyümenin yapısal olarak tersine dönmesi ve mevcut konjonktürün jeopolitik değişimi "ilerleme hakkındaki şüpheleri... bugün geçmişe göre daha güçlü" kılıyor (Wallers-tein, 1991a: 232). Dünya ölçeğinde ölçüldüğünde, yaşama standartlarının uzun vadeli kutuplaşmalar sergilediğinin anlaşılması, (Wallerstein, 1983: 98-105) (sınırsız kapitalist birikim ve uzay-zamansal evrenselcilik ile birlikte) evrensel bilim ve teknoloji yoluyla daha iyi bir dünya kurulması ideolojisi hakkında şüphe tohumları ekiyor.
Tartışılabilir bir bilim
Klasik bilimin dayanak noktaları günümüzün birçok bilim adamının saldırılarına maruz kaldı. Klasik bilimin önerdiği birlik sınırlarına ulaştı, bizzat bilimin içsel gelişimi tarafından temelleri çürütüldü. Klasik bilim, göksel mekanik modeli üzerine kurulmuş olması itibariyle, matematikçilerin sürekli ama türevlene-mez fonksiyonları ve sonlu ötesi aritmetiği araştırmaya başladığı, üç cisim probleminin çözülemez olduğunun kanıtlandığı on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği boyunca çatlamalar göstermeye başladı (bkz. Lee, 1992). 1960'ların sonundan beri, dinamik sistemler araştırmaları dünyanın belirli ama tahmin edilemez bir karmaşıklık dünyası olarak yeniden kavramsallaştırılmasına yol açtı: Kaos içinde düzen (garip çekerler); kaostan çıkan düzen (dağılıcı sistemler); patolojik fonksiyonların görsel temsilleri ve tamsayı olmayan boyutlara sahip doğal formlar (fraktal geometri). Yayın verilerinin incelenmesi, bu konuya ilişkin literatürde tam bir patlama yaşandığını göstermektedir.22
Davies (1989) çağdaş bilimsel araştırmayı üç kategoriye ayırarak karakterize ediyordu: Çok büyüğün, çok küçüğün ve çok karmaşığın sınırlarında. Karmaşıklığın değerinin yeni anlaşılması (Aida et al., 1985; Atlan et al., 1985) Weaver (1948) tarafından öngörülmüştü.23 Nicolis ve Prigogine (1989) günlük deneyimlerin bir parçası olarak görülen doğal karmaşıklık üzerine yoğunlaşmıştı; gerçek sistemlerin kendi kendini düzenleyebilmesi ve tahmin edilebilirliğindeki sınırlılıklar, birbirinden ayrılamaz zaman ve geri-çevrilemezlik nosyonlarıyla yakından ilişkili bir şekilde sunulmuştu. Peliti ve Vulpiani (1988), farklı sistemlerin kendine has özelliklerine bakmaksızın, karmaşık sistemlerin evrensel özellikleriyle uğraşan bir karmaşıklık biliminin doğuşunun tanınması yönündeki eğilime dikkat çekiyor.
Bu yeniden düşünüş -indirgemeci yaklaşıma karşıt olan bu sentetik yaklaşım, güçlü çapraz-disiplinlilik ve "cevap bulunması güç" problemlerin dahil edilmesi (Pagels, 1988; Stein, 1989)-Newtoncu dünya görüşünden uzaklaşan bir geçişe işaret ediyor. Farmer ve Packard (Farmer et al., 1986: viii), en az iki zaman ölçeği içeren sistemler üzerindeki araştırmaların simülasyon üzerine kurulduğu ve disiplin sınırlarının ötesine geçtiği, bu "yeni dalga bilim" içerisinde, "indirgemeden çok senteze gereksinim duyan" sorunlardan bahsediyor.
Belirli dinamik sistemlerin kaotik görünen evriminin altında yatan düzene ilişkin bulgular, Lorenz'in (1963a; 1963b; 1964) 1960'ların ortalarındaki hava durumu modelleriyle başlayan bir süreçte, bu sistemlere ilişkin "garip çeker"lerin keşfedilmesiyle birlikte açık hale geldi. Feigenbaum'un (1983) nonlineer sistemlerin basamaklı çatallanmalarındaki evrensel davranışını keşfiyle, insan tarafından algılanabilen orta-ölçekli fenomenler evrensel sabitini kazanmış oldu.24 Shaw, kaotik davranışın "fiziksel dünyada, bütünüyle her yerde hazır ve nazır olduğunu" iddia ediyordu (1981: 107). Enformasyon teorisinden ödünç alarak, türbülansın başlangıcını, bir enformasyon batağından bir enformasyon kaynağına geçiş olarak karakterize ediyordu. Garip çekerler per-türbasyonları mikroölçekten makroölçeğe iletiyordu. Shaw'a göre, bunun sonucu, on dokuzuncu yüzyılın dünyayı bir makine olarak kavramasının yalnızca küçük ölçekte değil büyük ölçekte de yanlış olmasıydı: "Makroölçeklere sürekli yeni bilgi enjekte edilmesi, tahmin etme kabiliyetimize ciddi sınırlar getirmekte, ancak bunun yanında deneyimimizin sürekli zenginliği ve çeşitliliğini garanti etmektedir" (1981: 108).
Markus, Miller ve Nicolis (1988) nonlineerliğin ortaya çıkışını, kendi kendini düzenleyen çeşitli açık sistemlerdeki evrenselliklerin, kimyacılara, biyologlara, ekolojistlere, fizikçilere, matematikçilere ve hekimlere ortak bir dil önerdiği birleştirici bir ilke olarak sunuyor. Prigogine ve Stengers (1984) açık olarak, nonli-neerlik (kararsızlık, dalgalanma, kaostan doğan düzen) üzerine odaklanan çağdaş termodinamik çalışmaları doğrultusunda Newtoncu mekaniğe karşı çıkan, bilimdeki kavramsal dönüşümle uğraşıyordu. Kendi kendini düzenleyen süreçler ve dağılıcı yapılar tarafından karakterize edilen, denge konumundan uzakta bulunaıj sistemlerin evriminin geri döndürülemezliği bir zaman oku saptar. Bu yazarlar rastlantı ve zorunluluğun birbirine bağlılığını, varlık ve oluşun uzlaştınlmasım tartışıyorlar. Kaos, düzenin karşıtı olarak değil onun kaynağı ve müttefiki olarak sunuluyor. Prigogine, bilim ve insanlığı bir geçiş çağı içinde bulmaktadır. Evrenin, karmaşıklığı da kapsayan bir tarihinin olması, insan ve insan arasında, insan ve doğa arasında yeni bir diyalogu varsaymaktadır. Doğa pasif olarak değil, aktif olarak ele alınmak durumundadır; bilim "genellikle 'ekolojik' bakış açısı örneğinde olduğu gibi, global problemlere yönelirken, saf muhafazakar yaklaşımın ötesine" geçmelidir (1986:506).
Newton ve Descartes'ın düzenli matematiksel dünyasıyla karşılaştırıldığında, Cantor'un kümeleri ve Peano'nun uzay-kaplayan eğrileri gerçekten de esrarengiz görünüyor. Buna karşılık Mandelbrot, Cantor ve Peanon'un ve diğer on dokuzuncu yüzyıl sonu matematikçilerinin kavramsallaştırdığı yapıların, nasıl da etrafımızdaki gündelik dünyanın her yerinde varolduğunu gösteriyordu. Öklidyen nokta, doğru, düzlem ve cisim kategorilerine kolayca uyum göstermeyen -ama aralarda bir yerde olan- şekillerin Mandelbrot fraktal geometrisi, kıyı şeritleri ve kar taneleri gibi doğal olarak oluşan fenomenleri; ağaçlar, damar ve akciğer sistemleri gibi dallanan sistemleri; ve kalp fibrilasyonu ve uyku döngüleri gibi salınan sistemleri tasvir etmektedir.
Bütün bu çalışmalar, zaman içinde geri döndürülebilir olan klasik bilimin aksine, zamanın kendisinin yeniden kavramsallaştırılmasına ihtiyaç duyar. Ya geri dönüşsüzlük olarak zaman bir yanılsamadır ya da varoluşu önceler (Geheniau ve Prigogine, 1986; Prigogine ve Geheniau, 1986). Gould tarihsel bilimlerdeki olumsallık temasına dair ilginç bir açıklamasında (1989) ilerlemenin düzenli yürüyüşü ya da artan bir çeşitlilik konisi olarak evrim fikrine şiddetle karşı çıkarak, bunun yerine bir çeşitlenme ve yok oluş, tekerrür etmeyen, dolayısıyla öngörülemeyen bir tarih imgesi koymaktadır. Gould, bunun yanısıra zaman okunun başka bir yeniden kavramsallaştırmasını önermektedir: "Belirsiz, sınanamayan ve kültüre bağlı olan 'ilerleme'" (Gould; Gilinsky; ve German, 1987:1437) nosyonlarının yerine koymak üzere, cla-des gruplarının (filogenetik parçaların) istatistiksel bir özelliği olan, tabana yoğunlaşan asimetri üzerine temellenen, hayat oku.
Bohm'un (1980) gerçeklik ve bilinç arasındaki ilişkiye olan ilgisi, onu, isimler yerine fiillere vurgu yapan, yeni bir parçalanmamış dünya görüşü geliştirmeye yöneltti. Bilimdeki gelişmelerin, bağımsız, bölünmüş ve bağlantısız şeylerin analizine ulaşamadığını iddia ediyor, hafızanın beynin her yerine dağıldığını söyleyen ve her şeyin her şeyle iç içe olduğu bir ilişki halinde olma ya da iç içe geçmişlik düzeni kavramını öneren bir holografik bilgi depolama kuramı geliştiriyordu. Bu, daha önceleri baskın olan, her bir şeyin diğer şeylerin alanlarının dışında yer aldığı, ayrıntılı olarak açıklanan ya da iyice bilinen düzene ters düşmektedir. Kriz içindeki bir dünya Capra (1982) tarafından resmedilmektedir: Descartes ve Newton'un mekanistik evren kavrayışına, maddi dünyanın ayrık nesnelerden değil ilişkilerden meydana geldiği şeklindeki tasvirler üzerinde yoğunlaşan yirminci yüzyıl fiziğindeki gelişmeler yoluyla karşı çıkılmasına paralel olan bir kriz. Capira, mekanistik dünya görüşüyle bağlantılı olan değerler sisteminin lâreysel ve toplumsal sağlığı ciddi bir şekilde etkilediğini ve bir bütün olarak gezegenin bir "dönüm noktası"na -yani, ekolojik ve nolistik bir perspektif üzerine kurulan bir dönüşüme-ulaşmış olduğunu iddia ediyor. Laszlo (1987), insan evrimine ilişkin olarak, bunun artık genetik değil sosyokültürel olduğunu ve çağımızın yalnızca bir geçiş çağı olmayıp aynı zamanda bir fırsatlar çağı olduğunu söylüyor. "Gerçekliğe disiplinler ötesi bakış, hayatta kalma ve uyum sağlama yerine yaratıcılığa, determinizm yerine açıklığa ve kendini koruma yerine kendini aşmaya vurgu yapıyor." (Jantsch, 1981:v). Bu iddiaların yankıları ya da benzerleri bütün disiplinlerde bulunabilir. Şimdi dönüp bunlara bakacağız.
Yıkılan disiplin sınırları
Fen bilimlerindeki yeni gelişmeler, beşeri bilimlerdeki bazı gelişmeler için aktif modeller oluşturmaktadır. Bu durum beşeri bilimlerde,25 bilgi alanları arasındaki bir hiyerarşiyi yansıttığı düşünülen başka bir hiyerarşiye, akademik disiplinler arasındaki hiyerarşiye karşı giderek büyüyen güçlü ve dolaysız bir muhalefetin sürdürülmesini sağlamaktadır. 1960'larda, -"yeni gazetecilik" (Wolfe, 1973); form olarak kurgu, içerik olarak olgusal olan yaratıcı kurgu dışı; (Capote'nin deyimiyle) "kurgu dışı roman"; Mailer'in "'bir roman formundaki' tarihi" (Hollowell, 1977:x)- gibi çeşitli yeni formlar, olguyu kurgudan ayırdetmenin mümkün olup olmadığını sorguluyordu. Tom Wolfe, Gay Talese ve Jimmy Breslin gibi gazeteciler
deneyimin dolayımsızlığını nakletmek, ona anlam ve tutarlılık vermek isterken romancıya başvuruyorlar... Romancılar... olguları, kendi başına bir amaç olarak değil, sanatları için bir hammadde olarak toplamaya koyulurlar. İnsanlar ve olaylar hakkında yalnızca olgu toplamakla uğraşan yazarların adı gazetecidir. (Ağar, 1990:76).
Disiplinlerin surlarındaki gediklerin tek işareti bunlar değildi. 1968'de Danto, anlatı ve beşeri bilimler arasındaki bir ilişkiye sahip çıkıyordu:
anlatılar ... değişimleri, ve özellikle de, tekil insan ömürleriyle kıyaslandığında bazen çok geniş zaman aralıklarında gerçekleşen büyük ölçekli değişimleri açıklamak için yeniden kullanılmaktadır. Bu değişimleri bize göstermek, geçmişi za-mansal bütünlükler halinde düzenlemek, bir taraftan ne olduğunu anlatırken aynı zamanda bu değişiklikleri açıklamak tarihin işidir (1968:255).
Şimdilerde, Rouse bir toplumsal pratik olarak bilimsel araştırma ile benzer bir anlatı fikri arasında bir bağlantı kuruyor:
Anlatının epistemik önemine dair daha önceki değerlendirmelerin aksine ... anlatı doğal bilimsel bilgi için önemlidir ... Anlatıyı, bilginin yazıya geçirildiği bir edebi form olarak değil, pratik faaliyetlerin anlaşılmasının zamansal düzenlenmesi olarak anlamalıyız. (1990:179).
Bu bilim ve anlatı ilişkisi, Hayden White'ın yakın dönemdeki çalışmalarında (1973; 1978; 1987) dile getirilen fen bilimler/beşeri bilimler karşıtlığı ile bağdaşmıyormuş gibi görünebilir, ancak onun mecazları daha çok tarihsel disiplinler ile gözlemcisinden etkilenmeyen saf pozitif bilimlerin yan yana gelişine benzemektedir.26 Bu bağlamda,
metatarih bir bilimdir ve tarih bir metindir. Metatarih tarihin kararlılığını garanti eden bir bilimdir. Tarihsel nesnenin kararlı hale getirilebileceği ve nihayetinde anlaşılabileceği bir bakış açısıdır (Anderson, 1983:268).
Ancak, "bir bilimsel olguyu rasgele bir olay olarak" yeniden tanımlamakla "gözlemciyi gözlemlediği şeyden yalıtan bilim-edebiyat hiyerarşisi ortadan kaldırılabilir" (Anderson, 1983:276-7). White'ın tarih kavrayışı, Ranke'nin "wie es eigenlicht gewe-sen icht" anlayışından uzak değildir, mimesis'ten çok poesistir, dünyayı değiştirebilecek bir tarihtir (Ermarth, 1975: 962-3); "tarih disiplininin disiplinsizleşmesi sonucunu yaratacak yeni bir anlatı formudur ... bizim anladığımız kadarıyla tarihin sınırları dışına çıkılması ve politikanın süblime edilmesidir" (De Bolla, 1986:50). Tarih, bilim gibi, içeriden dönüştürülmektedir (Gear-hart, 1987; Veeser, 1989 ile karşılaştırın).
Ve çağdaş bilimin mesajı şudur ki, soğuk ve değişmez biçimde deterministik olanların yeraldığı bir uç ile içine girilemez ve eri-şilemez olanın yer aldığı diğer uç arasında, kaosun düzenlendiği bir dünya uzanmaktadır. Gelecek, geçmişteki malzemeler kullanılarak bugünün temsilcileri tarafından belirlenmektedir, ancak geleceğin yapısı öngörülemez olarak kalır. Dünya-sistemleri bakış açısı, tarihi, dünya ölçeğindeki toplumsal değişim çalışmalarına yeniden kazandırmış, ancak "bütün tarih"i yeniden icat etmemiştir. Radikaldir, çünkü bilim insanlarının orta bölgeyi kullanıma açmasından dolayı dünya-sistemi analizi on dokuzuncu yüzyıl sosyal bilimlerinin varsayımlarını reddetmiştir. Konjonktürlerin değişimi, longue durie yapıları (yönelimleri olan çevrimler) içine yerleştirilmiştir. Eksenli bir işbölümü ile tanımlanan biricik, zaman olarak sınırlanmış, uzaysal olarak sınırlan belirlenmiş (ama genişleyen) bir toplumsal sistemi tutarlı analiz birimi olarak kabul etmekle, hem idiografik tekilciliği hem de nomotetik evrenselciliği ve on dokuzuncu yüzyıl yapısal krizinin bölümlere ayıran çözümünü kabullenmeyi reddeder. Parola süreçtir; varlık her zaman oluşum halindedir.
"Ara disiplinler"in geleceğine ilişkin olarak, Rosenau, eğer bir postmodern sosyal bilim olacaksa bunun "öngörüde bulunan ve politika-yönelimli değil geniş kapsamlı ve tasviri olacağını" ve aktif bir okuyucuyu "yorum yapmaya teşvik edeceği"ni iddia etmektedir (1991:169-170). Kendilerinin postmodernist olduğunu düşünenler "hemen hemen her insani faaliyet alanında... kesin ... sınırlar ... olmasının mümkün olup olmadığını" sorgulayabilir (Rosenau, 1991:6). Çifte-kodlama (Jencks, 1989), (tarihdışı) bölümleme ve şüphecilik (Lyotard, 1984), özgür iradeye yol açan merkezsizleştirme, işaret edilenin sapması, "differance" (Derrida, 1976; 1978; 1982), bilgi/iktidarm "arkeolojisi" ve "soykütüğü" (Foucault, 1970; 1972; 1980) gibi postmodern kavramlar, hiç şüphesiz, insanı sonsuz bir yapıbozucu gerilemeye ve öznel, irrasyonel ve kendi içinde çelişkili bir boşluğa götürebilir. Gerçekten de, yalnızca işaret üzerine yoğunlaşmaya başladıklarında yapısalcıların başına gelen de buydu. Sonuç, politik olarak aktif herhangi bir anlamdan arındırılmış olarak "en zarif, yapmacık türün formel yapıbozumu" oldu. "[K]ültürel krizin çözülmesine katkıları artık mevcut değildi" (Hail, 1990:22). Bu durumun postmodernistlerin kendilerinin de başına gelmesi zorunlu değildi. Ancak, 1980'lerin sonunda, postyapısalcı/yapıbozumcu görüşler, muhafazakar aydınların feryatları arasında, akademik ana akımlar arasına girdi (hatta bazı alanlarda bu ana akımları kurdu) ve ardından beklenen ölçülerde bir güçsüzleşme geldi.
Postmodern yalnızca modern ile ilişkisi içinde anlamlıdır -yani, sinirsiz sermaye birikiminin önceliğini garanti altına alan süreçler ve ilerleme, kronolojik tarihsel zaman ve (modern dünya sisteminin tarihinin en başında, on beşinci yüzyılda perspektifin icat edilmesiyle bir dönüm noktasına ulaşılan) temsili gerçekçilik kavramları biçimindeki modernist bilinç ile ilişkisi içinde... Foucault ve Derrida'mn yapmaya çalıştığı şey "tarafsız, tutkulardan arındırılmış ve yalnızca doğruluğa adanmış" olan tarihsel bilincin varolmadığını göstermekti... [Daha çok]...başı çeken söylem-merkezli dürtüler, kurallar ve karşı çıkışları ... meydana çıkarmak [ile uğraşıyorlardı]" (Lentricchia, 1980:208). Bu, postmodern anlatıya, zamanı ritmik zaman olarak, yani
konumun bir fonksiyonu olarak, tekil olayların bir boyutu olarak... yeniden tanımlama olanağı verecektir.
Postmodern zaman bir sekile, "bizi kuşatan öteki dünyanın her zaman için ya da hiçbir zaman için bir tür hac yolculuğunun sonu olmadığı" bir sekile, bir düzenlemeye aittir.
Bu, donuk bir özcûlük yerine yaratıcı bir hayal gücüne sahip (ama açıklayıcı) inşalar gerektiren bir kavram olan Braudel'in toplumsal zamanların çeşitliliği kavramına çok yakın bir mesafededir.
"(P)ostmodern bakış açısı... göreli mutlakiyetçiliği ya da parçalanmış bûtûnselciliği ...bilimsel büyümenin gelişen ve sıçrama yapan doğasını ve bütün doğruluk önermelerinin zamana ve bağlama hassas olduğu olgusunu ... destekleyecektir" (Jencks, 1989: 59). Aynı şekilde, dil de (tıpkı zaman gibi) konu dışına çıkan, ritmik, semiyotik karakterinin yeniden kurulmasıyla, sembolik, sentaktik, temsili boyutunu kaybetmek zorunda değildir. Post-modernizm, bu ikisinin; anlam ve oyunun birleşmesini dışlamaz, yani, "doğrusal tezleri sürdürme, enformasyon aktarma, sonuçlar hakkında görüş alışverişinde bulunma gücü" olarak anlamın ve "kuşkuyla bakılan... [ama] oran, karmaşıklık, esneklik, haz ve en genişletilmiş anlamıyla alındığında erotizm gibi niteliksel değerlerin alanına [ait olan]" oyunun yeniden birleşmesini dışlamaz (Ermarth, 1992: 146,143).27 Böylece, her ne kadar postmodern, ondokuzuncu yüzyıla ait herhangi bir "toplumsal" fikri problemli hale getirmiş olsa da, bu suretle sorumlulukların ve toplumsal gündemlerin sonuna gelmiş değiliz.
Geçiş içerisinde bir dünya
Özetle, içinde bulunduğumuz konjonktürün ideolojik krizinin bulguları açıkça ortadadır. Artık, bilimi eleştiride bulunmadan ve utanıp sıkılmadan ilerleme ile birleştirmek mümkün değildir. Beşeri bilimler analitik inşalara daha/açık hale geldikçe, bilimin içsel gelişiminin bizzat kendisi, bilimn\ otorite konumunun altını oyacaktır. Fen bilimlerinin ayrıcalıklı kutupta yeraldı-ğı, bir bilgi hiyerarşisini yansıtan disiplin sınırları etkin bir biçimde belirsizleşmiştir, gerçekten de yönelim giderek artan "muğlaklık" yönünde bir yönelimdir.
Böylece, bizim iddialarımız, dinamik düzeyde, ideoloji tartışmalarının birçoğuna bir adım mesafededir. Evet, modern dünya-sistemi üç büyük politik ideoloji üretmiştir: Muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizm.28 Ve hiç kuşkusuz, hem muhafazakarlık hem de sosyalizm egemen gruplara karşı mücadeleyi meşrulaştıran önemli işlevlere sahiptiler. Ancak, zaman içerisinde, bu üçü arasındaki farklılıklar belirsizleşti ve liberalizm modern dünya-sisteminin hakim ideolojisi haline geldi. Sosyalizm ve muhafazakarlık, sol ve sağ liberalizme yakınlaştı. (Wallerstein, 1992a; 1992b). Bunun neden böyle olduğu anlaşılabilir, çünkü liberalizm, kardeşlerinin aksine, bir konjonktür politikasını meşrulaştırmaktadır. Reformist değişimin, sınırsız (uzun vadeli), doğrusal bir ilerleme ile sonuçlanan orta vadeli adımları, ne bir gelecek dönüşüme (sosyalizm) ne de eski güzel günlere (muhafazakarlık) dair bir imada bulunmadan, geleceği tahmin edilebilen, altın bir "şimdi" önermektedir.
Newtoncu dinamiğe benzerlik açıktır ve kendi kendini doğrulamaktadır. Bizzat sistemin başarısı, süreci sınırlarına taşımıştır. Bilimin kendisi, ampirik ve epistemolojik olarak bağımsız birimlerin ontolojik gerçekliği üzerine kurulmuş olan doğrusal-geliş-me modelini önermiştir. Bugün ise bize fiziksel gerçekliğin alternatif modellerini sağlıyor: ilişkisel olarak kurulmuş kendi kendini düzenleyen sistemler ve fraktal geometri; değişim modelleri ve karmaşıklık kuramı; geçiş modelleri, kaos kuramı- bunların hepsi de klasik bilimin, klasik mantığın ve mevcut sağduyunun (ya da "kar-zarar" düşüncesinin) temellerinde yer alan üçüncü halin imkansızlığı yasasına karşı çıkmaktadır.
Doğal dünyadaki fenomenler artık, eksiksiz ve karşılıklı olarak birbirlerini dışlayan kategorilere ayrılarak kavranamaz. Benzer bir şekilde, bütün bilgilerin toplumsal olduğunun ve birbirleriyle temelden ilişkili olduklarının farkına varılmasıyla birlikte, disiplinleri ayıran tarihsel sınırlar, bilimle uğraşanların yaptıkları araştırmalar sonucunda giderek artan oranda belirsiz hale gelmeye başlamıştır.Üniversiteler, bölümler, mesleki örgütler ve bireysel profesörler, kendi alanlarını korumakta kurumsal çıkarlara sahip oldukları için, sözümona disiplinlerarası araştırma programları ve (bir bilgisayar ağı modeli olarak önemli olan) "elektronik üniversite" fenomeninin ötesine geçen, henüz sınırlı sayıda gözlemlenebilir hareket mevcuttur. Çokkültürcülük bir gelişmeye işaret ediyor olabilir, ancak 1970'lerin "Marksizm'inin bölümler ve mesleki örgütler tarafından kolayca asimile edilmiş olması kurumsal alanda cesaret kırıcıdır. "Kültür araştırmalan"nın, "beşeri bilimler ve sosyal bilimler arasında köprü kurmayı" açık olarak hedeflediği programlar yoluyla kurumsallaştırılması, bu kaderin önüne geçilmesinde başarılı da olabilir, olmayabilir de.
Çalışma konularının yeniden düzenlenmesi ve yeni kurumsal stratejiler, yerleşik örgüt ve kurumların dışında da sınanmaktadır. "Think tank" modeli, özellikle politika belirlenmesi alanında yaygın hale gelmiştir. Örneğin, (1984'te kurulan) Santa Fe Enstitüsü, karmaşık sistemler çalışmalarına hasredilmiştir ve kısmen örtüşen, çok-disiplinli (disiplinlerdışı) gruplardan oluşan ağlar yoluyla hem deneysel hem de kuramsal çalışmalar yapmaktadır (Pines, 1988).
Bilim, tıpkı beşeri bilimlerin hümanizme saldırdığı gibi, bağımsız, katı cisimli birimler dünyasının ötesinde bir dünyayı, açık sistemlerin ve ilişkilerin dünyasını şekillendirmektedir. Liberalizmin yontulmamış, başına buyruk, çıkarcı ama sorumlu bireyi, "özne", bu toplumsal inşa, ideolojik desteklerini yitirmiştir ve şimdi kayıtsız sadakatini ilan etmektedir. Biricik nesne -ve bireysel yaratıcı, modemizmin kahramanı- da tepe taklak olmuştur (bkz. örneğin, Barthes, 1972:109-59; 1977:142-8; Krauss, 1981). Üçüncü halin imkansızlığı yasasının erozyonu, bazı yerlerde çeşitli grupların özerklik taleplerini daha büyük yapıların bütünlüğünü kaybetmeden karşılamak için meşru ara zeminler bulmak üzere, sınırlı ve kısmen örtüşen egemenlik alanlarının yeniden kurumsallaştırılması çabalarında semptomatik olarak gözlemlenebilir. Uluslararası Af Örgütü gibi, kendisini sınırların ötesine geçen operasyonlarla tanımlayan sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri, geleceğin bir anlık görüntüsünü sunmaktadır.
Tam da, müfredat araştırmaları29 gibi alanlarda bilim ve ideoloji arasındaki ilişki ortaya çıkarılırken, bizzat bilim adamları Poulantzas'ın deyişiyle "bilimin maksadını gizleyen güçlü olma maskesi"ni yırtmaktaydılar. Bu bilimin kültürel vekili, moderni-te, giderek artan ölçüde, özgürleştirmeden çok bir boyun eğdirme, ezme ve baskı altında tutma kaynağı gibi görülüyor (Rose-nau, 1991:6). O halde "kriz", evet, ama nabzı, başarı ve yokoluş tarafından sunulan bir fırsatta atan bir kriz: Geçiş, mahirin mühendisle buluşması.
1 Pozitif bilimler ve edebiyat arasında, bu "üçüncü kültür"ün, sosyal bilimlerin (özellikle sosyolojinin) inşa edilmesi için bkz. Lepenies,1988; "kültür" kavramının kendisi için bkz. Williams, 1983:87-93.
2 Bkz. Hanfling, 1981; Ayer, 1959; Weitz, 1966.
3 Hempel, 1942'de, "tarih yazımında hukukun yadsınmasına karşı çıkarak" idiogra-fik/nomotetik çatışmasını yeniden alevlendirdi (Weitz, 1966:254). Sosyal bilimlerin, birleştirilmiş tek bilime asimile edilmesinde davranışçılık (bkz. Watson, 1925; Skinner, 1971) mantıkçı pozitivistlerin idddialarıın ayrılmaz parçası olmuştu:
(S)osyoloji, "doğa bilimleri" olarak adlandırılan diğer bazı bilimlerle temel bir karşıtlık içinde bulunan bir "ahlaki bilim" ya da "insanın manevi yaşantısının incelenmesi" (Sombarı'ın Geistesvvissenschaft'ı) değildir, hayır, sosyal davranışçılık olarak sosyoloji birleştirilmiş bilimin bir parçasıdır... Sosyal davranışçılığın verimliliği yeni korelasyonlar kurulmasıyla ve bu korelasyonlar temelinde yapılan başarılı tahminlerle kanıtlanmıştır (Neurath, 1959:296, 317).
Davranışçılık, esas itibariyle, fiili tepkiler -yani bağımsız vakaların gözlemlenmesi üzerine kurulu deneysel bir yöntem- üzerine (genellikle hayvan psikolojisindeki) ampirik çalışmalarla ilişkilendirilmekte ve bu sayede "nesnellik" iddiasında bulunabilmektedir. Davranışçılığın 1950'lerde psikolojide yıldızı bir şekilde sönmeye başladığında, siyasal bilimlerde yaygın biçimde etkili olmaya başladı. Yaygın eğilim, ampirik niceliksel tekniklerin ve hipotez sınamanın desteklenmesi yönündeydi, (bkz. Dahi, 1963; Meehan, 1971). Bir sosyologun tabiriyle "bir bilim olarak sosyoloji, araştırma yoluyla açıklama ve öngörülebilirliğe ulaşan eksiksiz bilim olma amacıyla bilgi sağlamayı kendisine gaye edinmiştir" (Hauser, 1981:63). "Farklı kanaatlere sahip" sosyologlar "sosyolojinin National Science Foundation"ı (Ulusal Bilim Vakfı) tesis eden ilk kanuna dahil edilmesine yönelik (başarısız) bir girişimde bulunmak üzere el ele vermişlerdi (Volkart, 1981.65-6). Kayda değer bir gelişme olarak, 1968'de sosyal bilimler, vakfın desteklenmesi emrettiği alanlar listesine eklendi; 1991'de sosyal bilimler için ayrı bir yönetim kurulu oluşturuldu.
4 Bkz. Rostow, 1960; Eisenstadt, 1966;1973; ve Huntington, 1968. Rostow'a eleştirel yaklaşımlar için, bu eserin önemini, spesifik olarak, düşünsel içeriğinden çok bir Soğuk Savaş belgesi olarak taşıdığı değere atfeden, Baran ve Hobsbawm (1961:242); ve Huntington için, Leys (1982).
5 [Bu bir] siyasi eylemsizlik ve böylece siyasi statükoya itaat reçetesiydi... Yeni Eleştirinin sınırları esas itibariyle liberal demokrasinin sınırlarıydı: Şiir, diye yazıyor John Crovve Ransom, "tabiri caizse, bir devletin amaçlarını, vatandaşlarının kişisel şahsiyetlerini feda etmeden gerçekleştiren demokratik bir devlet gibidir." Güneyli kölelerin bu iddiaya ne anlam vereceğini görmek oldukça ilginç olurdu" (Eagleton, 1983:50).
6 ABD'deki literatür için, bkz. lsserman, 1987: 221 n.2; 222. n.l. 230
7 (1951 MOMA sergisiyle resmen takdis edilen) Soyut Ekspresyonizm -"İnsan ve Edimleriyle, özellikle de sanatçının içsel kendiliği, sanatçı olarak faaliyetleriyle yüzleşmesinin dehşeti, trajedisi ve nihai uyumunun en açık ifadesi" (Reise, 1992: 262)- açık bir biçimde "yüzeysel" ve "devlet kontrolündeki" Sovyet sosyalist gerçekçiliğinin karşısına konuyordu. Sovyet sosyalist gerçekçiliği, Greenberg'in tabiriyle "bu resmi bayağılık, bu tescilli bayağılık" (Greenberg, 1948: 579), Nazi ve Faşist "totaliter" sanatla birleştirilebilir (1948: 578; ek olarak bkz. Golomstock, 1990). Ancak, Batı (ABD) kültürünün üstünlüğünün tesis edilmesi, göz kamaştıran soubresauts (sıçramalar) gerektiriyordu. Sovyet sanat cemaati içindeki tartışmaların -sosyalist gerçekçiliğe "karşı" konstrüktivizm- tarihinin Greenberg tarafından yeniden yazılması, sonuçta konstrüktivizmin neo-avant-garde panteona katılmasının reddedilmesi açısından gerekliydi (Buchloh, 1990)
8 Yalnızca Sovyetler'in ne ihraç ettiği -klasik formlar- değil, bunu ne zaman yaptığı meselesi. 1950lerden 1960'lann başlarına kadar New York Bolşoy'u seyretti, evet ama bununla birlikte İngiliz Kraliyet Balesi'ni ve Fransız Madeleine Renaud ve Je-an-Louis Barrault Topluluklarını da. Sonraları, Çin Halk Cumhuriyeti'nin dışa açılması, ulusal sanat topluluklarını benzer kültürel meşruluk gayretiyle ABD'ye taşıdı. Avant-garde'ı ilk kavrayan ABD idi, nihayetinde ABD bale toplulukları Avrupa, Uzakdoğu, hatta SSCB turnelerine çıktı. Wallerstein'in kaydettiği gibi, "özgürlük kültürünü teşvik etmek ancak ona zor uygulamak, ... siyasi ve ekonomik avantajları, hakim genel menfaatler için, fırtına biçmeden toplamak" hegemonyanın alametidir. (1982: 119)
9 Husserl yeni bir başlangıç noktasından hareketle, felsefi araştırmanın can damarının tasvir olduğunu, bunun da, (bağımsız olarak varolan nesnelerin) her tür "doğal tavrını", ancak bilincin muhtevası lehine kaldırıp atan derin bir iç gözlemle başlaması gerektiğini iddia ediyordu. Hedef, felsefeyi somuta, ama içsel ve görü yoluyla ulaşılan bir somuta geri döndürmekti. Schütz, yaygın olan pozitivizme ve davranışçılığa tepki olarak, Husserl'in yöntemini Weberci bir bağlam dahilinde toplumsal dünyaya (bir "yorumlanmış dünyaya") genişletti. Çalışmalarıyla, nihayetinde a priori birey aleyhine iddialar öne sürerek, tasvir ve sağduyusal bilgiye olan bağlılığı sürdürdü (bkz. Wagner, 1983). Fenomonoloji, etnometodolojiye ve etnometodolojinin günlük faaliyetlere ilişkin çalışmalarının felsefi temelini oluşturuyordu (Garfinkel, 1967; Sharrock ve Anderson, 1986) ve edebiyat eleştirisini de etkilemişti (Lentricchia, 1983: bölüm 3)
10 Balzac Marx'ın en beğendiği yazarlardan biriydi ve "gerçekçilik" 1848'in savaş çığlığıydı. Devrimin arifesinde, Jules Michelet "edebiyat, fantezinin gölgesinden ortaya çıkarak canlı ve gerçek, bir eylem biçimi haline gelecektir; artık birkaç birey ya da tembelin eğlencesi olmayacak, insandan insana giden ses olacaktır" iddiasınday-dı (De Micheli, 1978:ll'de referans verilmiştir). Devrim "başarısız" olduysa da, devrimin barikatlarında bulunan sanatçılar De Sanctis'in ruhuyla (sanat gerçekliğin nesnel temsilinden, onun bozulmamış ifadesinden başka birşey olamaz) ya da sanatın "varolan şeylerin en bütünlüklü ifadesinin nasıl keşfedileceğini bilmekten (De Micheli, 1978:14-15,17'de referans verilmiştir) ibaret olduğuna inanan Cour-bet'nin ruhuyla hareketi daha ilerilere taşıdılar. Ancak gerçekçilik kısa sûrede egemen burjuva liberal zihniyeti haline geldi ve nihayetinde, 1871'de Paris Komününün düşmesiyle birlikte özgûrleştirici cazibesini tüketti. Ondokuzuncu yüzyılın son döneminin ve yirminci yüzyılın avangart hareketleri de muhaliftiler, ama yeni bir biçimde: Gerçekçiliğin dayanaklanyla, dışsal değil içsel bir dünya tasarlayarak mücadele ediyorlardı, pozitivizm-karşıtıydılar ve Batılı-olmayan kültürel ifadelerden derinden etkilenmişlerdi.
11 Heidegger'in durumu ümitsiz değilse bile ibret vericidir.
12 Yapısalcı tavır, E. P. Thompson tarafından, İngiliz Marksizmi içerisinde, 1950'le-re kadar uzanan, tarih/teori ve kültür/ideoloji tartışmaları bağlamında şiddetle eleştiriliyordu (bkz. Thompson, 1965; Anderson, 1964; 1966). Determinizm ve fail olma sorunları merkezi önemdeydi. Thompson ve diğer "kültürcûler", Althusser'in tarihselciliğin yamsıra saldırdığı (1969; aynı zamanda Althusser ve Balibar, 1970) sosyalist bir hümanizmi (bkz. Soper, 1990) savunuyorlardı. Buna karşılık, kültürcûlerin tavırları her zaman içsel bir tutarlılığa sahip değildi (bkz., Thompson, 1961). Thompson "teorTyle dalga geçiyordu ve aşın uçta, yapısalcılar "tarih"i reddedebiliyordu (bkz., Hindess ve Hirst, 1975); buna rağmen hem yapısalcılar hem de kültürcüler her tür mekanik ekonomizmi reddediyordu.
13 Ahhusser, "üretim ilişkileri, politik ve ideolojik toplumsal ilişkilerin, tarihselleşti-rilmiş insan ilişkilerine, yani insanlar arası, özneler arası ilişkilere indirgenmesine" yol açan bir kaymaya dikkat çekiyor. "Bu, tarihseki hümanizmin en çok sevdiği alandır" (Althusser ve Balibar, 1970:139-40).
Robbe-Grillet, Saussurecü dilbilimin bile içinde varlığım sürdüren natûralistik yanlışlığa doğrudan saldırır (bkz. Lentricchia, 1980:119). Olumsal-olmayan, geçici-ol-mayanı doğayı felç edici olarak görür, ancak insanı inkar etmek istemez.
Doğaya olan inanç... kelimenin geleneksel anlamıyla, her tür hümanizmin kaynağı olarak görülebilir... "doğa" dediğimiz şeyi ve bu miti süreklileştiren kelime hazinesini reddetmek, nesneleri tamamen dışsal ve yüzeysel olarak düşünmek [ancak dışlanmış olarak değil], -söylendiği gibi- insanı yadsımak değil, "panantrofizm" dü-şüncesini reddetmektir... Son tahlilde, özgürlüğün peşinden koşmayı mantıksal sonucuna taşıma çabasından başka birşey değildir.(Robbe-Grillet, 1972c:63-4) Braudel, kolektif araştırmanın yönlendirilmesi ve itibar ettiği sosyal bilimler arasında, insan bilimlerinin ilerlemesi sayesinde bir gereklilik haline gelen ...artık onlara uygun bir çerçeve öneremeyen yozlaşmış ve sinsi hümanizmle bağdaşmayan ...bir "yakınsama" için matematikselleştirme, uzaya indirgeme, uzun süre temalarını önermektedir (Braudel, 1958:753, 725).
14 Barthes, Saussure'ün birinci-mertebe sistemini bir adım öteye götürerek, lateral bir kayma yoluyla, linguistik işareti, "kastedilen anlamı" üreten ikinci-mertebe bir sistem, yani "mit" içinde işaret eden olarak, genişletilmiş bir anlamda kullanılıyordu. Süreç içinde, orijinal işaret ya da işaretler toplamının içeriği boşaltılır, saf formuna indirgenir, yeni sistemde işaret eden olarak kullanılmak üzere nedensiz seçilmiş hale getirilir. Bu yenilik, dilden mite doğru hareket içerisinde anlamın inşasının kendine has niteliklerini içermektedir. Mit düzeyinde, zenci asker imgesi Fransız hakimiyetini aynı zamanda onu kurarken selamlamaktadır; ancak biraz bilgi kaybıyla; çünkü imge, linguistik işaret düzeyinde sahip olduğu tarihten arındırılmıştır. Kendi sözleriyle;
Mit hiçbir şeyi saklamaz: Onun işlevi yok etmek değil, çarpıtmaktır... İşaret edenin mit içinde her taşın altından çıkması aübi'nin fiziğini aynen yeniden üretir... Mit bir değerdir, doğruluk onun için bir güvence değildir; hiçbir şey onu ölümsüz bir alibi olmasının önüne geçemez: İşaret edeninin, elinin altında her zaman bir "başka yer" oluğundan dolayı iki tarafa sahip olması yeterlidir (Barthes, 1972:121, 123).15 Her ne kadar Levi-Staruss senkronik ve diakronik eğilimlerin hakkını vermek için elinden geleni yapmışsa da, Braudel antropologların zaman kavrayışını "çok uzun" ve "fazla uzun" ve aslında ebedi olarak karakterize eder; eğer varolsaydı, diyor Braudel, "bilgelerin zamanı" olabilirdi (1958: 748).* Bu terimler Braudel'e aittir. Braudel, başlıca üç farklı toplumsal zaman kategorisi ayırdetmektedir: Kısa dönemli, orta dönemli ve uzun dönemli. Conjoncture terimi çevrimsel bir sürecin iki evresinden birisine (yükselen ya da alçalan evre) tekabül eden orta dönemli zamandır. Bu çevrimler ise boyunca bizim kollektif davranışlarımızı -uygarlık kalıplarımızı ve üretim tarzlarımızı- belirleyen kalıcı (öncelikle ekonomik toplumsal) yapıların ömürleriyle ölçülen longue durie (uzun dönemli zaman) içine yerleştirilebilir (-ç.n.).
16 1968 üzerine, uluslararası boyutları kapsayan bir çalışma için bkz. Caute, 1988; ve Fraser, 1988. Dünya-sistemi içinde bir devrim olarak, bkz. Arrighi, Hopkins ve Wallerstein, 1989; Wallerstein, 1991a:65-83. Eski ve Yeni Sol'a ilişkin olarak, bkz. Isserman, 1987; ve Widgery, 1976. 1960'lar boyunca ABD her cepheden yükselen karşı çıkışlar karşısında hegemonyasını elinde tutma savaşı veriyordu. 1961'de Kennedy yönetimi Banş Heyeti'ni ve İlerleme için tttifak'ı kurdu. 1962'de Demokratik Toplum İçin Öğrenciler, hâlâ görece ılımlı olan ve "parti"nin yeniden düzenlenmesini" destekleyen Port Hutton Bildirgesini yayımladı (Isserman, 1987: 202-19). Asilere karşı savaş ve "insanların kalplerinin ve kafalarının" kazanılması Vietnam'daki topyekun savaşın hezimete uğramasını hızlandırmıştı, savaşa gitmeyen sivillerin başkaldırısı 1969'da "Weathermen" ile sonuçlandı. Öğrenci ayaklanmaları her yerde önem arzediyordu, ancak hiçbir yerde hem Vietnam Savaşının hem de kendisini çok daha derinden sarsan Cezayir savaşının içinde yaşayan Fransa'da olduğu kadar önem arzetmiyordu.
17 (Her ne kadar İsveç'te nükleer güç "sera gazlan" emisyonu üzerindeki yasal limitler nedeniyle destekleniyorduysa da) Avrupa ve ABD'de yeni inşaatlar neredeyse durma noktasına gelmişti (Price, 1990). Ancak şu an için, Doğu Avrupa'daki modası geçmiş reaktörlerin ürettiği enerjinin yerini alabilecek birşey varmış gibi görünmüyor. Sorunlara yol açan tehlikeli girişimler yalnızca yeni reaktörler değil. Çok büyük ölçekli hidroelektrik projeler de (örneğin Brezilya, Kanada, Tuna) yemden gözden geçirilme durumuyla karşı karşıya kaldılar.
18 Carson'un çalışması, 1971'de ABD'de DDT tescilinin iptaliyle sonuçlandı. ABD'de, 1970'teki ilk "Dünya Günü" ile başlayan popüler iyimserlik, Reagan yönetimi süresince resmi düzeydeki kayıtsızlığa boyun eğdi. Ancak, tehlike sinyalleri dünyanın her yerinde artıyordu ve 1992'deki "Dünya Zirvesi"nde (bkz. Johnson, 1993), ABD'nin tavrı azınlıkta kalan bir tavırdı. Çevreden görülen manzara merkezdekin-den esaslı biçimde farklıydı (Pearce, 1992; Ramphal, 1990; Durning, 1990).
19 Daha önemli örgütlerin bazıları 1967/73 dönüm noktası civarında kuruldu: Friends of Earth (Dünya Dostları), 1969, lobi faaliyeti yürüten bir grup olarak; The National Resources Defence Çouncil (Ulusal Kaynaklan Koruma Konseyi), eğitim programlanm üstlenmek ve yasa tasanlan hazırlamak üzere; 1971'de Greenpeace (Yeşil Banş), şiddet içermeyen doğrudan eylem için. Hem Doğu hem de Batı Avrupa'da çok sayıda "Yeşil" parti bulunuyordu ancak devlet iktidarına ilişkin olarak, geçmişteki hareketlerin de yaşadığı aynı yapısal ikilemle karşı karşıya.kaldılar.
20 Gleaser (1987) Yeşil devrimin, küçük toprak sahiplerini çevredeki zenginler yaranna kuşatan negatif sarmalının profilini çiziyordu. Lappe ve Collins'in dünyadaki yiyecek kıtlığı tartışmalan, Yeşil devrimin meselelerini kapsamanın ötesine geçerek bunlan aşıyordu ve bir özgürlük olarak "servet-üreten mülkleri sınırsız biriktirme hakkının, birinin bu mülkleri kendi uygun gördüğü şekilde kullanma hakkının... dünyada yiyecek kıtlığını sona erdirmekle temelden çeliştiğine karar veriyordu" (1986:131).
21 ABD'de güçlü olan, merkez dışı bölgelerin dinsel fundamentalizmine pek benzemeyen, meşruluk peşinde koşan Hıristiyan fundamentalizmi, kendisini ("yaratılış") bilim üslubu içinde gizliyordu.
22 Bilimsel Atıf Endeksi'nin Permuterm endeksindeki kayıtların toplam sayısı 1960'lardan itibaren düz ve doğrusal bir ilerleme gösterirken, özel "kaos" başlığı altındaki ve bu kökendeki kayıtlar üstel olarak katlanmaktadır.
23 Weaver değişken sayılarına göre ûç bilim alanı ayırdetmişti: Klasik fiziğin az değişkenli basit problemleri, istatistiksel yöntemlerle tasvir edilmeye uygun çok fazla değişkenli düzensiz karmaşıklık; ve problem çözümünün, sistemlerin organik bütünler olarak analizine ihtiyaç duymak zorunda olduğu düzenli karmaşıklık orta bölgesi. Yirminci yüzyılın son dönemlerinde bu son aktivitenin -bilgisayarlar ve di-siplinlerarası "karma takım" araştırması üzerine kurularak- bilimin üçüncü büyük gelişmesini oluşturacağını öngörmüştü.
24 Feigenbaum'un "6"sı karmaşık davranışın başlangıç hızının bir limit olarak yakınsadığı sabit değerdir.
25 Başlangıçta bir kimyacı olarak yetiştirilen Hayles (1990), fen bilimlerdeki çağdaş gelişmeler ile edebiyat ve eleştiri kuramları arasında analojiler bulmakta ve paralellikler görmektedir. Her ikisinin köklerinin de ortak bir kültürel matriste yer al-dığını iddia etmektedir: Yerel ve global olan arasındaki ilişkiye dair bir ilgiyi paylaşıyorlar, düzenin ve düzensizliğin iç içe geçmesinin farkındalar ve kompleks sistemlerin belirli olabileceğini bununla birlikte öngörülemez (gelişmeleri esnasında başlangıç koşullarına son derece hassas) olduğunu kabul ediyorlar. Sobchack benzer bir şekilde, "Birçok kültürel eleştirinin postmodern temsilin karakteristikleri olarak gördüğü ve kaos kuramının modelleri için de aynı şekilde tam olarak geçerli olan birincil temalar ve estetik özelliklerin" bazılarını sınıflamaktadır (1990:153).
26 Onun Annales okulu tartışmasına bakın: "Öykü"yü "tarih"ten atmak ... tarih çalışmalarının bir bilime dönüşümünün ilk adımlarıydı" (White, 1987: 169).
27 Bize, maddi olarak buna benzeyen birşeyi anımsatıyor: "Üst metin", klasik belgeyi (genel olarak, en fazla dört kadar daha önceden tasarlanmış katmanda- metnin, notlar, resimler, bibliyografik temel üzerine) yeniden tanımlayan bir enformasyon teknolojisi. Üst metin sayesinde, okuyucu kendi metnini (sınırsızca merkeze alıp/merkezden çıkarabilerek), okuma sürecine elektronik arama -ve- bulup getirme mekanizmalan yoluyla monte etmekte, hiyerarşileri altüst etmekte ve okuyucu/sahip/yazar ilişkilerini aşmaktadır, (bkz. I_andow, 1992).
28 Bkz. Eagleton, 1991; Gray, 1986; MacLellan, 1986; Nisbet, 1986.
29 Michael Apple, "tarafsız" bilim/teknoloji süreçlerinin, "Amerikan toplumundaki güç dağılımını verili olarak kabul eden mevcut teknik, kültürel ve ekonomik kontrol sistemlerini" haklılaştıran ve okulların "soyut bireyleri, önceden belirlenmiş toplumsal, iktisadi ve eğitimsel düzene sokmak üzere anonimleştimıek ve hizaya sokmak için kullandığı mekanizmalar" olarak işlev gören klinik, psikolojik ve tedaviye ilişkin perspektif ve değerlendirmeleri meşru bilgi olarak kabul ettiğini iddia ediyor (1990:126, 129).
